Kliniğin odası o sabah neredeyse rahatsız edecek kadar aydınlıktı; güneş, büyük pencerelerden içeri dolup her yüzeye usulca yayılan altın bir parlaklık bırakıyordu. Beyaz duvarlar ışığı geri yansıtıyor, odanın her köşesine steril ama aynı zamanda beklenmedik bir sıcaklık taşıyordu. Duvara asılı olan klima, odadaki sessizliği nefes alır gibi hafifçe titretiyordu. Masanın başında oturan Taehyung, bilgisayar ekranındaki grafiklere dikkatle bakarken, ince yüz hatları ekrandan yansıyan mavi ışıkla daha da belirginleşmişti. Parmakları klavyenin üzerinde gezinirken, arkasındaki sandalyede yayılmış şekilde oturan genç adamın sesi, odanın sakinliğini sürekli delip geçen bir akış hâline gelmişti.Jimin konuşmayı durdurmayı bilmeyen insanlardandı; hatta konuşmak onun için nefes almak kadar doğal, düşünmek kadar hızlı gelişen bir refleks gibiydi. Kliniğe her geldiğinde önce elini saçlarına atar, sonra kahvesinin siparişini verip kim bilir nereden aklına gelen bir anıyı anlatmaya girişirdi. Sabah metroda gördüğü tartışmadan, dün gece uyuyamadığı için izlediği berbat bir reality show’a, geçen hafta arkadaşının yaptığı saçma dövmeden, yolda gördüğü bir kediye kadar aklından ne geçiyorsa sıralar giderdi. Ama Taehyung hiçbir zaman bu taşkın enerjiye kızmazdı. Aksine, Jimin’in o bitmeyen canlılığı, hastanenin boğuk ve renksiz havasında solup gitmiş her şeyin arasında, nadir bulunan bir renk patlaması gibiydi. Onu dinlerken Taehyung’un yüzündeki o soğuk, mesafeli ifade bile yumuşar, dudaklarının kenarında fark edilmesi zor bir gülümseme belirirdi.Bugün de Jimin’in enerjisi tüm odayı ele geçirmişti. Sanki klinik değil de, güneşli bir kafenin ortasıymış gibi neşeli, hızlı ve durmaksızın konuşuyordu. Taehyung ise ekranındaki sonuçlara odaklanmaya çalışsa da Jimin’in sesi, odanın havasını olduğu gibi kendi zihnini de dolduruyordu, ama rahatsız eden, sıkıştıran bir tınıyla değil; insanı yaşama döndüren, duyulmayı talep eden sıcak bir ezgi gibi. Bugün her şey yine aynı görünüyordu, en azından Taehyung öyle sanıyordu.“Yani düşün Taehyung,” diye söze atıldı Jimin, elleriyle havada rastgele şekiller çizerek, yüzünde her zamanki o fazla enerjik, fazla dürüst ifadesiyle. “Adam bana resmen, ‘Senin boyun mu kısa yoksa ben mi uzunum?’ dedi! Sanki yıllardır boyuma ihanet ediyor gibi... Ben de dayanamadım tabii, ‘Hayır canım, senin egon uzamış,’ dedim. Suratı bir anda düştü, arkasına bile bakmadan çekip gitti!” Jimin burada dramatik bir omuz silkme ekledi. “Neyse boşver, sonra pizza söyledim ama, Taehyung, bak bu kısmı çok önemli, pizzacı çocuk aşırı yakışıklıydı. Hani o küt saçlı olan vardı ya, bir önceki geldiğimde anlatmıştım! İşte o çocuk!”Taehyung, bilgisayar ekranından başını kaldırdığında gözleri önce Jimin’in hareketli ellerine, sonra yüzüne kaydı. Gülümsemesi, hem sabırlı hem de hafifçe pes etmiş bir ifadeyle doluydu. “Jimin,” dedi, sesinde uyarı ile şefkatin ince bir karışımı vardı. “Farkındasın değil mi? Sırtında hâlâ incinmeye açık bir bölge var. Dokuların tam iyileşmedi, hâlâ riskli durumdasın. Ve sen hâlâ o pizzacı çocuğun motoruna binmekten bahsediyorsun.” Kaşlarını hafifçe kaldırıp başını iki yana salladı. “Gerçekten bir gün senin haberini televizyonda göreceğim diye korkuyorum.”Jimin, sanki az önce ölüm tehlikesi olan bir şeyden değil de komik bir dedikodudan bahsediyorlarmış gibi kıkırdadı. Gözleri, tamamen içten gelen o gülüşle birlikte ince birer hilale döndü. “Ne yani,” dedi, sanki cevabı zaten tahmin ediliyormuş gibi rahat bir tonda. “Yaşamanın da bir sınırı mı var doktor bey? Biraz tehlike olmazsa hayatın tadı nerede?”Sözleri havada asılı kalırken, odanın güneşle dolu sıcaklığının içinde, ikisinin arasındaki o tuhaf dengede hem hafiflik hem de görünmeyen bir endişenin gölgesi vardı."Hem ayrıca," diyerek elini masaya vurdu Jimin dikkat çekmek için. "Bu hastaneye gelmene sevindim, diğeri çok uzaktı!"Taehyung hafifçe gülümsedi ama bu gülümsemenin ardında beliren o ince, gölge gibi bir düşünce hâlâ gözlerinin derinliklerinde duruyordu. Jimin’in enerjisi, odanın içindeki havayı her ne kadar hafifletse de Taehyung’un zihni başka bir noktaya takılı kalmıştı. Kısa bir an sessizliğe teslim oldu; parmakları klavyede alışıldık bir ritimle gezinirken, gözleri ekrana yansımış tıbbi raporları tarıyordu. Veriler neredeyse kusursuzdu, iyileşme düzgün ilerliyor, riskler azalıyordu. Yine de dikkat gerektiren o küçük bölge yüzünden Jimin’in kontrolleri hâlâ önemini koruyordu.Taehyung’un omuzları hafifçe gevşedi, ama zihni hâlâ o düşüncenin etrafında dolaşıyordu. Odayı dolduran klimanın yumuşak uğultusu bile bu düşünceleri bastıramıyordu. Sonunda, ekranıyla arasında kurduğu o sessiz bağı koparıp başını kaldırdı. Sesi her zamanki netliğini taşımıyordu; içinde hafif bir dalgınlık, belki biraz da karışık bir duygu vardı.“Bugün,” dedi yavaşça. “Hastanede birinden kaçındım yine. Anlamadım ama bana ters davranıyor. Sanki varlığım onu rahatsız ediyor gibi.”Jimin, bacaklarını sandalyeden aşağı sarkıttı ve merakla ileri doğru eğildi. “Belki seni kıskanıyordur,” diye şaka yapar gibi başlayacak sandı Taehyung ama Jimin’in yüzündeki ifade ciddiydi. Birden aklına bir şey gelmiş gibi durdu. “Bu arada, abim de bu hastanede çalışıyor. Umarım karşılaşmışsındır. Belki ondan bahsediyorsundur.”Taehyung kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Aa, öyle mi? Adı neydi?”Jimin, sanki dünyanın en normal bilgisini paylaşıyormuş gibi rahat bir şekilde yanıtladı: “Jeon Jungkook.”Ve o an zaman sanki bir çizgide durdu. Taehyung’un nefesi fark edilmeyecek kadar belli belirsiz bir anlık boşluk bıraktı. Yüzündeki ifade silinip yerine, donuk bir şaşkınlık yerleşti. Az önceki dalgınlık, şimdi daha keskin, daha tetikleyici bir hale büründü. Jimin’in adı söylerkenki rahatlığı ile Taehyung’un duyduğu şey arasında bir uçurum vardı sanki. İçinde bir şey, yavaş ama kesin bir hareketle yerinden kaydı.Duraksadı.Nefesi, cümlelere sığdıramadığı bir düşüncenin ağırlığıyla göğsünde sıkıştı. Jeon Jungkook. Demek o Jimin’in abisiydi.Jimin, Taehyung’un sözlerini ilk başta hafif bir şaka sanmıştı. Hatta sırtını sandalyeye yaslayıp elini iki yana açar gibi yaparak, her zamanki abartılı tonuyla konuşmaya başladı.“Ay, kimmiş sana ters davranan o doktor? Söyle hemen! Abime derim, iki dakikada çeki düzen verir kendine. Böyle havalı bakışlar, böyle soğuk davranışlar, yok öyle benim arkadaşıma!”Taehyung başını kaldırmadan, adını sanki ağzından düşürmekten çekinir gibi yavaşça mırıldandı, “Jeon, Jeon Jungkook.”Jimin kahkaha atmak üzereydi; hatta tam bir cümleye başlamıştı, “Bebişim, abimin adını sormadım ki. Doktorun adını sor-” Ama kelimenin devamı boğazında takıldı. Gözleri kocaman açıldı, başı hafifçe öne doğru eğildi. “Oooov, bir dakika.”Taehyung gözlerini hafifçe kaldırdı. “Sanırım, beni hiç sevmedi.”O anda oda sessizleşti. Klimanın sesi bile aralarındaki gerilimin yanında sönük kalıyordu. Jimin birkaç saniye boyunca göz kırpmadan Taehyung’a baktı; sanki beyninin dişlileri yeni yeni çalışmaya başlıyormuş gibi bir hâli vardı. Sonunda, şaşkınlığını bastıramadığı bir ses tonuyla “Ne dedin sen az önce? Jeon Jungkook mu?” diye fısıldadı.Bir saniyelik duraksama daha. Jimin’in dudakları aralandı, nefesi hızlandı. “Yani, benim abim Jungkook mu?”Taehyung, sanki sorunun ağırlığını yeni fark ediyormuş gibi başını kaldırıp gözlerini kırpıştırdı. “Evet, sanırım o.”Jimin sandalyesinde doğruldu, elleriyle havayı kavrar gibi yaptı. “Abim! Jungkook! Hani şu bir şeyler cerrahı, neyse işte o.” Kısacık bir kahkaha attı ama bu kahkaha kendi şaşkınlığına çarpıp hemen söndü. Yüzündeki ifade tekrar ciddileşti, hatta merakla biraz daha yakınlaştı. “Sen, onunla mı sorun yaşıyorsun? Cidden? Oha yani! Bu çok garip.”Taehyung omuzlarını düşürdü, parmaklarıyla dizinin kenarını usulca sıvazladı. Doğrudan bakmak istemiyordu. Göğsünde tanımlayamadığı bir ağırlık vardı; Jungkook’un onu neden bu kadar rahatsız ettiğiyle ilgili düşünceler, odayı olduğundan daha daraltıyordu sanki. “Gerçekten, kardeşin mi?” diye sordu kısık bir sesle, hâlâ emin olamıyormuş gibi.Jimin başını hızla salladı; saçları alnına düşüp tekrar kalktı. “Evet! Yani bayağı kardeşim. Kan grubuna kadar ezbere bilirim. Evde sürekli karşıma çıkar, ‘Jimin sen neden böyle yaşıyorsun’ diye söylenir durur. Annemiz falan aynı zaten. Ama” Jimin kaşlarını hafifçe çatıp Taehyung’u süzdü. “Senin bu kadar soğuk olduğunu hiç fark etmemiştim.”Taehyung’un omuzları daha da düştü, gözleri yere kaydı. Dudaklarının kenarı hafifçe titredi; saklamaya çalıştığı bir huzursuzluk, yüzüne sessizce vurdu. “Ben normalde böyle değilim,” dedi, kendi sesi bile ona yabancı geliyormuş gibi. “Ama onun yanında bir şeyler farklı. Fazla yabancı, fazla keskin... Sanki beni görür görmez içinden bir şey kopuyor. Göz göze gelmek bile zor gibi, ilk geldiğimde de ben onu selamlamak istedim ama o beni görmemezlikten geldi. Hâlâ anlamıyorum.”Bir süre duraksadı, nefesini derin bir şekilde içeri çekti. “Bugün yemekhanede karşısına oturdum.” Taehyung gözlerini kapattı, sahneyi zihninde yeniden yaşadı. “Ve konuşmadı bile. Hiçbir şey. Sanki varlığım bile fazlalıktı. Bana bakarken bile bakmıyordu. Sanki ben yanlış bir şey yapmışım gibi.”Cümle havada asılı kaldı ve Jimin, ilk kez Taehyung’un kelimelerinin arkasındaki ağırlığı fark etmişti:Bir yabancının yüzünde tanıdık bir hayaletin izi. Birinin, hiç bilmediği bir hikâyede istemeden bir tetikleyici olması.Odayı bir sessizlik sardı, bu kez eğlenceli değil, derin ve karışıktı.Jimin başını hafifçe yana eğdiğinde, yüzüne yerleşen gülümseme diğer zamanlardaki gibi abartılı ya da geniş değildi; bu kez daha yavaş açıldı, daha yumuşak bir tonla yayıldı. Sanki Taehyung’un içindeki gerilimi fark etmiş ve ona dokunmadan, sadece varlığıyla hafifletmek istemiş gibiydi. “Abim kolay insan değildir,” dedi alçak bir sesle, dudaklarının kenarında hafif alaycı ama içten bir kıpırtı. “Her şeyde ciddiyet arar, herkesi mesafede tutar... Ama sana neden böyle davrandığını gerçekten bilmiyorum. Aslında, senin yüzüne bakan birinin senden hoşlanmaması mümkün değil. Yani, bakışın bile insanı iyi hissettiriyor. O yüzden belli ki başka bir şey var.”Taehyung derin bir nefes aldı, iç çekişi göğsünden yavaşça yükselip yüzünün ifadesine ince bir gölge düşürdü. Gözlerini pencereye çevirdi; dışarıdaki ışığın tonları günün son huzmelerini taşırken, onun bakışları kendi içine kapanmış gibiydi. “Her neyse,” diye mırıldandı. “İlginç bir tesadüf oldu. Senin abinmiş.”Jimin o anda başını dikti, sanki bir sırrı açıklamak üzereymiş gibi kendinden emin bir sırıtış yayıldı yüzüne. “Ben uzun zamandır hayatın tesadüf diye bir şey sunmadığını düşünüyorum,” dedi, parmağıyla havayı hafifçe işaret ederek. “Yani düşün: Seninle tanışmam, sonra abimin de aynı hastanede çalışıyor olması, hatta onunla karşılaşman... Bunlar normal birer tesadüf gibi duruyor olabilir ama bana kalırsa biraz fazla anlamlı değil mi? Bir şeylerin yolu özellikle kesişmiş gibi.”Taehyung hafifçe gülümsedi; bu gülümseme önce tereddütlüydü, sonra Jimin’in parlak enerjisinin etkisiyle yumuşadı. Sanki o an ikisinin arasında görünmez bir hat, karmaşanın içinde bir nefes alanı oluşmuştu. Jimin’in varlığı, Taehyung’un taşıdığı ağırlıkları hafifçe itiyor, onu gündüzden beri taşıdığı düşüncelerin karanlığından geri çekiyordu. İçinden geçen şey basit ama derindi: Geçmiş üzerime sinmiş bir gölge olabilir, ama bu çocuk, ışık gibi. Belki de bu yüzden yanında olmak kolay.Gün çoktan akşamı geçmişti. Kliniğin büyük penceresinden gelen sıcak gün batımı ışığı, yavaş yavaş kendini daha sakin, altın tonlarında bir loşluğa bırakıyordu. Odanın duvarları, lambaların yumuşak sarısı ve dışarıdan sızan son hafif parlaklıkla huzurlu bir renge bürünmüştü. Klima bile sanki daha sessiz çalışıyor, odadaki dinginliği bozmamaya özen gösteriyor gibiydi.Jimin, her zamanki gibi hareketsiz oturamamıştı; koltuğu tersten çevirmiş, dizlerini iki yana sarkıtıp çenesini kol dayama yerine yaslamıştı. Tavana bakarken yüzündeki ifade, şaşırtıcı bir şekilde sakindi, ki bu, onu tanıyan herkes için nadir bir manzaraydı. Gözlerinde hafif bir merak, alttan alta da bir koruma içgüdüsü vardı; sanki abisiyle Taehyung arasında olan şeyin, farkında olmadan daha büyük bir hikâyeye dönüşeceğini hissediyormuş gibiydi. O anda odada sadece sessizlik değil, yaklaşmakta olan bir fırtınanın ince titreşimi de vardı; henüz kimsenin adını koyamadığı bir şey yavaş yavaş şekilleniyordu.Üzerindeki krem rengi tişört, gün boyunca oradan oraya koşturmasının izlerini taşır gibi hafifçe buruşmuştu; saçları ise sanki parmaklarını düşüncesizce aralarından birkaç kez geçirmiş gibi dağınıktı. Yine de Jimin’in enerjisi hiç eksilmemişti; yüzündeki canlı ifade, gözlerindeki kıpırtı, odanın tüm yorgun ışığına rağmen hâlâ dimdik ayakta duruyordu. Taehyung ise çoktan bilgisayarını kapatmış, sandalyesine yaslanmıştı; omuzlarındaki gerginlik sanki günün sonunda biraz çözülmüş, nefesleri daha ritmik bir hale bürünmüştü. Masanın üzerinde duran iki kahve bardağı, aralarındaki sohbetin durakladığı anlarda bile varlıklarını hatırlatan bir sıcaklık yayıyor, sessizliği yumuşatıp odanın içine hafif bir kahve kokusu ekliyordu.Taehyung, Jimin’in hiç durmadan akan neşeli sesini dinlerken, odadaki aydınlık giderek loşlaşmış, dışarıdaki sokak lambalarının sarı ışığı pencereden içeri süzülerek duvarlara ağır bir akşam gölgesi bırakmıştı. Bu loşluk, ikisinin de konuşmalarını daha içten ve daha savunmasız kılıyordu. Tam Jimin’in sesi aralıksız akmaya devam ederken birden durdu; o duraksamada odanın içi sessizlikle doluverdi. İşte o anda, Taehyung’un uzun süredir zihninin bir köşesinde sessizce duran, ama her fırsatta kalbinin içini tırmalayan o soru istemsizce dilinin ucuna geldi. Sanki içinde bir yer, bu soruyu artık saklayamayacak kadar dolmuştu.“Jimin,” dedi Taehyung, sesi yumuşak ama derinden yükselen bir tondaydı. Sözlerinin titreşiminde birikmiş bir yorgunluk, belirsiz bir incinmişlik ve açıklanamayan bir merak hissi vardı. “Abin Jungkook bana neden böyle davranıyor, bir fikrin var mı?”Bu cümle, sanki kalbinin karanlıkta saklanan bir köşesinden çıkıp masanın üzerine düşmüş gibi ağırdı. Şikâyet etmek için değil, gerçekten anlamak için sormuştu; bu yüzden gözleri, Jimin’in gözlerinde samimi bir karşılık arıyordu.Jimin, tavanda dolaşan bakışlarını hemen Taehyung’a çevirdi. O şakacı enerji yerini anında daha ciddi bir ifadeye bıraktı. Kaşlarının arasındaki hafif kıvrım, Taehyung’un sorusunun onu gerçekten düşündürdüğünü gösteriyordu. Bu, sıradan bir merak cümlesi değil; içi boşlukla dolmuş, bir cevapla aydınlanmayı bekleyen bir ruhun fısıltısıydı.Taehyung, gözlerini kaçırmadan devam etti. “Gerçekten anlamıyorum,” dedi. “İlk günden beri buz gibi. Göz göze gelmekten bile kaçıyor. Ne zaman iletişim kurmaya çalışsam sanki aramızda görünmez bir duvar örüyor. Ben onu rahatsız edecek hiçbir şey yapmadım. Tek yaptığım buraya çalışmaya gelmekti. Hatta odada onun yaka kartını buldum, odanın ona ait olduğunu düşündüm ama öyle değilmiş. Yine de bana bakışı...” Derin bir nefes aldı ve başını çevirip camın ardından geceye karışan silik ışıklara baktı. “Sanki yıllardır beklediği bir düşmanmışım gibi.”Jimin bir anda gözlerini açtı, sesi şaşkınlıkla yükseldi. “Sen, hangi odayı aldın? Abimin çaprazındaki odayı mı?”Taehyung başını hafifçe eğip onayladığında, Jimin uzun ve ağır bir iç çekti. Az önceki enerjisi sanki bir anda çökmüş, yerini düşünceli bir dinginliğe bırakmıştı. Sandalyeye daha düzgün bir şekilde oturup kahve bardağını eline aldı, fakat içmek için bile kıpırdamadı; gözleri hâlâ Taehyung’un yüzünden ayrılmıyordu.“Bu aslında sana özel değil Taehyung,” dedi yavaşça. Kelimeleri dikkatle seçiyor gibiydi. “Yani, seninle kişisel bir problemi olduğunu sanmıyorum. Abim sadece çok fazla şey yaşadı. Ve bazı insanlar, geçmişi kapatıp devam edebilmek için zaman harcar. Ama abim için o ‘zaman’ biraz daha farklı işliyor.”Jimin, cümlelerinin arasına istemsiz bir duraklama bıraktı; sanki bir anda dili çözülmüşken, kalbinin duvarları tekrar yükselmişti. Gözlerinde garip bir karışım vardı, hem kardeşini korumaya çalışan bir abilik içgüdüsü, hem de içinde hâlâ iz bırakan, onu bile zaman zaman acıtan bir hatıranın burukluğu. Başını hafifçe yana eğdi ve yutkunarak konuştu; sesinin rengi bu kez daha derin, daha ağırdı.“Belki de,” dedi usulca, “bazı yaralar vardır; kimsenin çıplak gözle göremediği, ama yine de insanın içine işleyen... Ve o yaralar tetiklendiğinde, karşısındaki kişiyi değil, aslında kendi acısını hedef alır. Yani sana karşı değildir Taehyung, sadece kendine dönük bir sızıyla savaşırken seni de o fırtınanın ortasında bırakıyordur.”Bu sözler odanın içine yavaşça yayılan bir duman gibi dolaştı, her köşeyi doldurdu, her sessizliği örttü. İçlerinde adı konmamış bir gerçek saklıydı; Taehyung bunu hissetti ama içindeki sorular yine de yerli yerinde duruyordu.Taehyung, Jimin’in söylediklerine karşılık hiçbir şey söylemedi. Çünkü kelimeler, o an hissettiklerini karşılamaya yetmezdi. Dudakları hafifçe aralandı ama bir ses çıkmadı; konuşmak anlamsız gelmişti. Onun yerine, gözleri yavaşça Jimin’den uzaklaşıp odanın derinliğine kaydı. Sanki duvarlara sinmiş steril beyazın ardında, Jimin’in bahsettiği o görünmez yarayı görmeye çalışıyordu.Odanın içindeki sessizlik büyüdü, ağırlaştı, neredeyse somut bir varlığa dönüştü. Dışarıdaki akşam ışığı pencerenin kenarına vuruyor, içeri usul usul dökülen kızıllık Taehyung’un yüzüne yumuşak bir gölge bırakıyordu.Bu sessizlik, iki insanın arasında kurulmuş kırılgan bir köprüydü adeta. Ne tamamen uçurum, ne tamamen yakınlık, ama düşmekle tutunmak arasında ince bir denge. Taehyung’un göğsünde hafif bir sızı dolaştı, Jungkook’un tavrının ardında gerçekten ne olduğunu bilmeden durmanın yarattığı huzursuz bir merak.O anda, söylemeden de anlaşılan bir şey vardı: Bazı insanlar birine yumruk savurmazdı, ama hikâyeleri öyle keskin olurdu ki bakışları bile bir darbe gibi hissedilirdi.Ve Taehyung, Jimin’in sözlerinden sonra fark etti ki Jungkook’un her bakışı belki de tam da böyle bir darbeydi, hedefi kendisi değil, çok daha eskiden kırılmış bir yer.Taehyung, başını tam çevirmeden, yalnızca göz ucuyla Jimin’e baktı. Bakışının içinde hem kırılgan bir beklenti hem de açıklanamayan bir huzursuzluk vardı; sanki Jimin’in söyleyeceği her kelime, içindeki bir düğümü çözüp başka bir düğümü bağlayabilirdi. O anda, Jimin’in yüzündeki ifade de değişmişti. Şakacı tonundan eser yoktu artık; dudakları daha ciddi bir çizgide duruyor, kaşlarının arasında hafif bir düşünce kırışığı beliriyordu. Kelimelerini dikkatle tartmaya başlamıştı, sanki yanlış bir cümle, anlatmak istemediği bir gerçeği açığa çıkarabilirmiş gibi.“Bundan birkaç yıl önce,” dedi Jimin, sesi hem yumuşak hem de taşıdığı yükle biraz ağırlaşmıştı. “Abim hayatının en büyük, en derin kırılmasını yaşadı.” Gözleri kısa bir an uzaklara kaydı, sanki o anıyı kendi içinde bir kez daha izliyormuş gibi. “Tüm ayrıntıları anlatmam doğru olmaz çünkü bu onun hikâyesi. Ama sana söyleyebilecek olduğum tek şey, bu seninle alakalı değil. Abim ne hissettiyse, seni ilk tanıdığımda ben de hissettim onu.”Bu cümle, odanın içine adeta birer birer düşen yağmur damlaları gibi nüfuz etti; ağır, yavaş ve yıkayıcı.“Onun içinde,” diye devam etti Jimin, “tamamlanmamış, kapanmamış bir boşluk var. Sanki bir yerlerde yarım bırakılmış bir kapı, ne tam kapalı ne de tamamen açık. Ve bazen, senin gibi yeni birisi onun alanına girdiğinde, geçmişteki izler yeniden kabarıyor, yeniden kanıyor olabilir.”Taehyung, Jimin’in sözleri bitince bir süre konuşmadı. Çünkü bu cümlelerin görünürde yalın bir açıklama taşısa da altında saklanan başka katmanlar vardı. Jimin, abisini korumak için ayrıntıları bilinçli şekilde gölgeliyordu; sanki Jungkook’un yaşadığı acı, anlatıldığında bile solmayacak kadar taze bir yaraydı. Taehyung bunu hissedebiliyordu, sözlerin derinliğiyle yüzeydeki temkin arasındaki o ince çizgiyi.
“Yani,” dedi Taehyung, boğazını temizleyerek, sesinin titremesini bastırmaya çalışarak, “Benim yüzümde ya da ismimde, ona o geçmişi hatırlatan bir şey mi var?” Bu soru, yalnızca meraktan doğmamıştı. Bir yanıyla incinmiş bir ruhun kendini konumlandırma çabasıydı; yanlış bir yerde durup durmadığını anlamak istiyordu. Jimin dudaklarını birbirine bastırdı, omzunu çok hafif bir hareketle kaldırıp indirdi. Kararsızlığın gölgesi yüzünden bir an geçti. “Olabilir,” dedi sonunda, ama kelime bu kadar hafif çıkarken bile içinde yoğun bir anlam taşıyordu. “Belki. Ama sana söylediğim şeye tekrar dönelim, bu aslında seninle ilgili değil.” Derin bir nefes aldı. “Bazen bazı izler, dokunmadan da can yakar.” Taehyung başını eğdi, düşünceleri birbiri ardına içinden geçerken çenesinin çizgisi biraz daha sertleşti. Aralarındaki sessizlik geri geldi ama bu defa soğuk değildi; daha çok bir anlayış molasıydı. Taehyung, bir şeylerin çözülmeye başladığını hissediyordu fakat hâlâ eksik parçalar vardı. Jungkook’un gözlerindeki o keskin, o soğuk gölge, işte o gölge hâlâ en büyük bilinmezdi. Jimin, elindeki kahvenin son yudumunu içip bardağı masaya bıraktıktan sonra ayağa kalktı. Gerinirken omuz kemikleri hafifçe belirginleşti, parmaklarını saçlarının arasından geçirip hafifçe karıştırdı. Kıyafetindeki buruşukluk bile onu daha insani, daha kırılabilir gösteriyordu. Kapıya doğru yürürken dönüp Taehyung’a baktı. “Taehyung,” dedi sakin ama derin bir tonla, “bazen anlamak için her şeyi öğrenmen gerekmez.” Gözlerinde hem kendi abisini hem de karşısındaki adamı korumaya çalışan bir ışık vardı. “Sadece sabırlı ol. Abim kötü biri değil. Aslında, eskiden fazla iyi biriydi.” Kapının kapanmasıyla birlikte oda yeniden sessizliğe gömüldü. Ve Taehyung, Jimin’in son sözlerinin ağırlığını uzun süre üzerinde taşıdı. Çünkü bazen insanlar kötüleşmezdi; sadece içlerinde bir zamanlar ışık taşıyan o iyi parçaların kırıklarını toplamaktan yorulur, o ağırlığın altında değişirlerdi. İşte Jungkook’un gözlerindeki gölge belki de o kırıkların yankısıydı. Gece, şehrin üzerine ağır bir yük gibi çökmüştü; gökyüzü ışıklarını çoktan kaybetmiş, karanlığın kalın dokusu binaların arasına sessizce yayılmıştı. Odanın penceresinden içeri süzülen sokak lambasının solgun, sarımtırak ışığı duvarlara vurarak kırık dökük bir aydınlık yaratıyor, her şeyin üzerinde donuk bir gölge bırakıyordu. Perdeler yarıya kadar çekiliydi; dışarıdaki sokağın buğulu görüntüsü içeri ulaşıyor ama içerideki dağınıklığın ağırlığını gizleyemiyordu. Sanki karanlık bile bu dağılmış hâlin yanında güçsüz kalıyor, odanın içindeki yorgunluğa yenik düşüyordu. Sehpanın üzerinde hâlâ yarısı içilmiş bir viski şişesi duruyordu; camın üzerinde parmak izleri belli belirsiz seçiliyor, yanında duran bardaklarda eriye eriye küçülmüş buz parçaları içkiyi çoktan sulandırmış halde yüzüyordu. Üç, belki dört bardak, sanki her biri Jungkook’un içinde biriken farklı bir acının kabıymış gibi. Odanın içi öylesine sessizdi ki, sessizlik bile ağırlaşıp bir varlık kazanmıştı. Saat bile tik tak etmiyordu; ya durdurulmuştu ya da acının gürültüsünden sessizliğe sığınmıştı. Her şey sanki matem tutar gibiydi. Jungkook koltuğa gömülmüş halde oturuyordu. Üzerinde sade, gri bir tişört vardı ama o tişört, günün bütün yorgunluğunu ve gecenin bütün çökkünlüğünü taşıyor gibiydi. Saçları karışmış, sanki elleri defalarca içinde gezmiş gibi darmadağınıktı. Göz altlarındaki koyu halkalar, uzun süredir dinlenmemiş bir adamın itiraflarıydı. Omuzları düşmüş, sırtı hafifçe bükülmüş, nefesi bile yavaş ve zor çıkıyordu. Gözlerinde biriken kızıllık, uykusuzluktan çok, iyi saklanan bir kırgınlığın tortusuydu. Elinde telefonu vardı; parmakları ekranın üzerinde tedirgin bir dikkatle, titrek bir ihtiyatla kayıyordu. Sanki dokunduğu her görüntü bir anıyı değil, kalbine saplanan bir cam kırığını hareket ettiriyormuş gibi. Galeri açılmıştı. Fotoğraflar sıralı, düzenli ama Jungkook’un içi tam tersine karmakarışıktı. Ekrandaki küçük karelerde sadece yüzler vardı ama Jungkook için onlar birer fotoğraf değildi. Onu arıyordu. Jaehyun’u. Silmediği, silemediği onlarca fotoğraf, belki yüzlercesi. Gülümseyen yüzler, sokak lambası altında çekilmiş bulanık kareler, salonun ortasında dans eder gibi dönen kısa videolar. Birbirlerine yaslanmış anlar, alaycı bakışlar, paylaşılan saçma şakalar... Jaehyun’un sesi bile videonun içinde hâlâ canlı, hâlâ sıcak duruyordu. Dijital bellekte saklı kalmış bu anılar, Jungkook’un kalbinin kıvrımlarına çoktan kazınmıştı zaten, teknoloji sadece yedeklemişti. Fotoğraflara her dokunuşunda Jungkook’un nefesi biraz daha ağırlaşıyor, gözleri biraz daha buğulanıyordu. Çünkü o karelerde yalnızca sevdiği bir insanın yüzü değil aynı zamanda kaybettiği bir geleceğin hayaleti vardı. Bu gece, şehir suskunken, sokak lambaları solukluktan başka bir şey sunmazken, Jungkook kendi geçmişinin karanlığında kaybolmuş bir adam gibi, o hayaletle yeniden baş başaydı. Jungkook parmağıyla bir videonun üzerine bastı. Ekran karardı, sonra bir anda ışıkla doldu ve telefonun hoparlöründen yükselen Jaehyun’un kahkahası, gecenin ağır sessizliğini acımasız bir şekilde yardı. O kahkaha, geçmişten gelen bir hayalet gibi odanın içinde yankılandı; duvarlara çarpıp geri dönen sıcak bir neşe, artık sadece bir hatıranın içinden taşan ince bir acıydı. Video güneşli bir sabaha aitti, belli oluyordu. Mutfak masasına yansıyan ışık, sarı bir huzme gibi saçılmış, tezgâhın üzerindeki kupalara bile hayat vermişti. Jaehyun saçları dağınık, yarı uykulu bir hâlde dişlerini fırçalarken bir yandan da kameraya yan yan gülümsüyordu. Jungkook’un kamera arkasından gelen hafif, kısık, ama içi gülümsemeyle dolu “Biraz da bana bak,” deyişi, videoya çocukça bir samimiyet katıyordu. Ve Jaehyun o isteğe tam o an karşılık verip gözlerini kameraya çevirdiğinde, o bakış canlıydı. Sıcaktı. Gerçekti. Bir zamanlar bir ömrü büyütebilecek kadar güçlü olan o an, şimdi sadece ince bir ekranın arkasına sığmış, dokunulamayan bir hatıraya dönüşmüştü. Jungkook videoyu durdurdu. Geri sardı. Tekrar oynattı. Sonra yine, ardından bir kez daha. Her tekrarda Jaehyun’un kahkahası yeniden doğuyor, aynı sıcaklık aynı mutfakta, aynı sabahın kokusuyla yeniden canlanıyordu. Jungkook ise o sıcaklığın içinden geçemiyor, sadece kenarında bekleyen bir adam gibi izliyordu. Sanki bu kahkahayı ne kadar çok duyarsa, o eski sabahlara geri dönebileceğini sanıyor, Jaehyun’un mutfak ışığının altında hâlâ canlı olduğu bir evrene yeniden adım atabilirmiş gibi davranıyordu. Ama her tekrar, kalbinin içine saplanan daha keskin bir acıydı. Her kahkaha, bıçak gibi bir çentiği daha açıyordu. Gözlerini kırpmadan izliyordu çünkü gözlerini kırpması demek, anın bir anlığına bile kaybolması demekti. Videonun bile kaybolmasından korkuyordu. Nefesi giderek ağırlaştı; göğsünden çıkmaya çalışan bir hıçkırığın boğazında düğümlendiğini belli eden bir ağırlık vardı. Sonunda elini sehpanın üzerindeki bardağa uzattı. Bardağın soğuk camı, parmaklarının titrek sıcaklığıyla çelişiyordu. Koltuğa geriye doğru yaslandı, başını arkaya bıraktı ve viskiyi tek bir hamlede boğazından aşağı gönderdi. İçkinin keskin yanışı boğazında bir anlık ateş gibi parladı, ardından buz küplerinin soğukluğu dudaklarına çarptı ama Jungkook bunu bile hissetmez hale gelmişti. O sırada dudaklarının arasından, neredeyse hiç çıkmamış gibi, sadece nefese karışmış ince bir fısıltı sızdı: “Neden?” O kelime havaya karıştı ama cevap gelmedi. Çünkü bazı sorular gecenin karanlığında bile yankı bulamayacak kadar ağırdı. “Neden hiçbir şey söylemeden gittin?” diye fısıldadı Jungkook, sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse kendisi bile duyamıyordu. Ama odadaki sessizlik, bu kısık soruyu sanki bir yankı gibi büyüttü; duvarlar, sehpa, dağınık bardaklar ve viski şişesi, hepsi bir anda kulak kesilmiş, soruyu içten içe tekrarlıyordu. Her bir nesne, Jungkook’un iç dünyasındaki boşluğu ve kırılmışlığı sessiz bir tanık gibi yansıtıyordu. Soru, yalnızca bir cümle olmanın ötesine geçmişti; kaybolan bir varlığın ardından bırakılan boşluğun adeta yankısıydı. Parmağı tekrar galeride kaydı, ekranda yeni bir fotoğraf belirdi. Jaehyun, başını Jungkook’un omzuna yaslamış, gözleri kapalı, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Arka planda uzanan denizin mavi tonları, gökyüzünün solgun pembesi ve saçlarına dolanan hafif rüzgâr, fotoğrafın içine sanki gerçek bir nefes almış gibi dokunmuştu. O kare, geçmişin bir zaman kapsülüydü ve Jungkook onu fark etmeden içine çekti. Gözleri doldu, ama bu sefer kendini engellemeye çalışmadı. Göz kapakları ağırlaştı; her kırışık ve damar, birer hatırlatma gibi acıyı yüzüne taşıdı. Gözyaşları yavaşça süzüldü, yanaklarından aktı ama Jungkook yüzünü silmeye cesaret edemedi. Çünkü bu an, geçmişin gölgesiyle yüzleşme anıydı; iyileşmeye çalışmak için değil, hatırlamak ve hatırlarken hissetmek içindi. O an, odadaki tüm sessizlik bir ritim gibi Jungkook’un kalp atışlarına eşlik etti. Her damla gözyaşı, Jaehyun’un kaybolmuş varlığının bir yankısı, her nefes, boşlukta asılı kalan anıların yoğunluğunu taşıyordu. İçinde bir sızı vardı, ama aynı zamanda bir tür rahatlama da; çünkü hatırlamak, acıyı yaşamın içine gömmek değil, ona yer açmak demekti. Jungkook, fotoğrafı uzun uzun inceledi, gözleri ekrandan kaymadı; sanki orada Jaehyun hâlâ duruyor, sessizce onu izliyor ve kendi sessizliğini onunla paylaşıyordu. Jungkook, elindeki viski bardağını bir yudum daha aldı. Ardından bir tane daha... Şişenin yarısı çoktan geçmiş, ama içindeki boşluk hâlâ dolmamıştı. İçki dudaklarına çarpıyor, ama acıyı bastırmaktan çok, hafızasını daha da keskinleştiriyordu. Gözleri bulanıklaştıkça, zihninde görüntüler daha da netleşiyordu: Jaehyun’un parmaklarını tutuşu, sabahları birbirlerini öptükleri o sessiz anlar, birlikte izledikleri saçma dizilerde yaptıkları yorumlar, tartışmaların ardından gelen barışmalar... Her an, sanki bir film şeridi gibi beyninde dönüp duruyordu. Ama rulo ne kadar ilerlerse ilerlesin, final hep aynı sahnede bitiyordu: Nikâh salonunun soğuk sessizliği, elinde kalan yüzük, ve ardında kalan boşluk. Telefonunu göğsüne bastırdı, ekranın soğuk ışığı cildine değiyordu. Gözlerini kapadı ve birkaç saniyeliğine zaman durmuş gibi hissetti. O an, odadaki sessizlik sadece etrafı değil, ruhunu da sarmıştı; nefes almak bile ağır geliyordu. Zihninde tekrar eden anılarla birlikte kalbi sıkışıyor, her hatırlama bir sızı olarak göğsüne iniyordu. Sonra, kendiliğinden dudaklarından boğuk ve karanlık bir ses çıktı: “Keşke gidişin bir vedayla olsaydı...” Sözcükler odada asılı kaldı, duvarlar bile bu sessiz çığlığı duyuyor gibiydi. İçindeki boşluk, kelimelerin titreşimiyle bir nebze olsun şekil buluyor, ama yerini doldurmuyordu. O an, yalnızca hatırlamak vardı, acıyı iliklerine kadar hissetmek vardı, çünkü geçmişin yükü hâlâ Jungkook’un üzerinde ağır bir battaniye gibi duruyordu. O odada zamanın kendisi sanki içine bir çukur kazmıştı ve Jungkook o çukurun dibinde kalakalmıştı. Ne ileri adım atabiliyor, ne de geriye dönebiliyordu; her iki yön de onun için kapanmış gibiydi. İçinde hâlâ yaşayan bir hayalet vardı: Jaehyun. Gözleri hâlâ gülüyor, dudak kenarındaki o alaycı ama sıcak kıvrım hâlâ beliriyordu. Hâlâ yanındaymış gibi davranıyor, hâlâ bir varlık hissi bırakıyordu. Ama gerçekler sessiz ve acımasızdı; Jaehyun gitmiş, ama o gidişi hiçbir zaman sözcüklerle dile getirmemişti. Sadece hatırlatıyor, Jungkook’un kalbine dokunuyor, sonra sessizce kenara çekiliyordu; varlığı hem teselli hem de işkence gibiydi. Jungkook, bu sessiz çelişkilerle her gece biraz daha eksiliyordu. Kendi odasında, telefon ekranındaki bir gülümsemenin, hafızasındaki bir kahkahanın ya da eline sıkışmış bir fotoğrafın ağırlığı altında eziliyordu. Zaman, çukurun kenarlarında ağır ağır dönüyor, her saniye biraz daha derinleştiriyordu Jungkook’un içine kazılmış boşluğu. O çukurda kalan Jungkook, bir yandan geçmişi yeniden yaşarken, bir yandan da geleceğin olasılıklarına dair hiçbir adım atamıyordu. Sanki dünya onun etrafında akıyor, ama o bir noktada donup kalmış, kendi iç sessizliğinin gölgesine teslim olmuştu. Her gece, Jaehyun’un gitmeyen varlığı, Jungkook’un zihninde yankılanıyor; adeta onu parçalara ayırıyor ama aynı zamanda varlığını hatırlatıyordu. Eksilen parçalar, yerine konulamayan boşluklar... İşte bu boşluk, o odada zamanın kazdığı çukurun derinliğiydi; ve Jungkook, her nefes alışında, bu derinlikte biraz daha kayboluyordu.