İçeriğe geç

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 2 · 21 dk okuma

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 2

Geçmişin Hayaleti

Üç yıl geçmişti.Takvim yaprakları birbiri ardına kopmuş, mevsimler kendi döngüsünde defalarca değişmiş, sokaklara yeni binalar yükselmiş, hastane koridorları her gün başka başka hayatlarla dolup taşmıştı. Şehir büyümüş, insanlar değişmiş, zaman aceleyle akıp gitmişti. Ama insanın içindeki bazı boşluklar, işte onlar zamanla dolmuyordu. Üzerine ne kadar yeni anılar birikse de o boşluk, içte sessizce duran bir gölge gibi hep yerini koruyordu. İnsan sadece, o gölgenin etrafından yürümeyi öğreniyordu; kimi gün adımlarını hızlandırarak, kimi gün nefesi kesilerek. Jeon Jungkook'da tam olarak böyle yaşamayı öğrenmişti. Eksilerek ama ayakta kalarak.Sabahları gün ışığı daha yeni perdelerin arasından süzülürken beyaz önlüğünü usulca üzerine geçiriyor, stethoscope’un soğuk metalini boynuna takıyor, ameliyathane kapısının ağır kokusuna alışmış adımlarla saatine tam vaktinde giriyordu. Ameliyat sırasında elleri her zamanki gibi sakindi; kimsenin bilmediği o içsel fırtınalara rağmen dışarıdan bakıldığında dikkatli, titiz, profesyonel bir cerrah görünüyordu. Öğle aralarında herkes gürültülü sohbetler ederken o, bir kenarda dosyalarının arasında kayboluyor, hastalarının notlarını karıştırıyor, bazen masanın kenarına yaslanıp kısa bir nefes alıyordu.Akşam olduğunda ise hastanenin steril kokusundan uzaklaşıp sessiz, loş ışıklı evine dönüyordu. İçeri adım attığında onu karşılayan sürekli aynı şeydi: Kimsenin dokunmadığı düzen, yalnızlığın yankısı ve bazen mutfak tezgâhında unutulmuş bir kahve bardağı.Üç yıl Jungkook’u değiştirmişti. Yüz hatlarında olgunluk vardı artık; eskiden daha sık gülen dudakları şimdi biraz daha çekingen, biraz daha temkinli kıvrılıyordu. Gülümsemesi hâlâ güzeldi, ama o gülümsemede derin bir şey vardı, sanki neşeyle değil, kabullenişle açılıyordu. Gözleri hâlâ ışık alıyordu, hâlâ insanlara umut verecek kadar sıcak bakabiliyordu, fakat o ışığın ardında bir gölge saklıydı. O gölge, kimsenin göremediği ama onunla yaşayan bir sessizlikti.Çünkü bazı acılar dışarıya taşmazdı.Bazı yaralar görünmezdi, sadece insanın iç sesinde yaşardı. Ve Jungkook’un içindeki o eski acı, üç yıl boyunca hiç konuşmadan, hiç kaybolmadan, sessizce onunla birlikte nefes almaya devam etmişti.Kim Jaehyun’un gidişi hâlâ hiçbir anlam taşımıyordu. Arkasında bırakılmış tek bir ses bile yoktu; bir açıklama, bir not, hatta kimsenin fark edemeyeceği küçücük bir iz bile... Bu yaşanan, basit bir terk ediliş kategorisine bile girmiyordu. Terk edilmek, bir kararın, bir duygunun, bir nedenin sonucuydu. Ama bu, ondan çok daha derindi. Bu düpedüz bir kayboluştu. Sanki biri Jaehyun’u Jungkook’un hayatından bir anda silmiş, üzerinden defalarca geçmiş ve varlığını tamamen yok etmişti. Düğün sabahı... Evet, tam o sabah. İlk başta her şey sıradan başlamış, hava bile olağanüstü bir sakinlikle güne eşlik etmişti. Kimse bir felaketin yaklaştığını hissetmemişti. Fakat o gün, beklenmedik bir sessizlikle kapanmıştı. Öyle ağır, öyle açıklanamayan bir sessizlik ki Jungkook yıllar geçse de o anın gürültüsüz çığlığını kulaklarından silemiyordu.Jungkook için bu olay, hayatının tam ortasında açılan karanlık bir delik gibiydi. Öyle bir boşluk ki dokunduğu her şeyi içine çekmişti. Onun neşesini, insanlara duyduğu inancı, geleceğe dair kurduğu umutları, hatta sevmeyi bile... Bütün güzellikleri yutuyor, geride sadece ağır bir gölge bırakıyordu. O günden beri Jaehyun’dan tek bir haber bile alınamamıştı. Ne bir görgü tanığı, ne bir iz sürebilecek bir işaret, ne de yakın arkadaşlardan duyulmuş ufak bir fısıltı... Hiçbir şey. Sanki Jaehyun bu dünyaya sadece kısa bir misafirlik için uğramış, sonra da sessizce çekip gitmişti. Var olduğu zaman bile gerçek değilmiş gibi... Yine de Jungkook’un hafızası ona ihanet etmiyordu. Geceleri yatağın boş kalan tarafına dönüp baktığında, gölgesini hâlâ orada hissediyordu. Sabah aynı kahveden içtiğinde dudaklarının kenarında beliren o acı tebessüm, ona Jaehyun’un kahkaha atarken pencereye yaslanışını hatırlatıyordu. Ameliyathanede, Jaehyun’un yıllar önce sık sık kullandığı cerrahi aletlerin üzerinden gözleri kaydığında, sanki parmak izleri hâlâ soğuk metalin üzerinde duruyormuş gibi ürpertici bir yankı kalıyordu içinde.Çünkü Jaehyun sadece hayatının adamı değildi; onunla aynı hastanede, aynı duvarlar arasında nefes almışlardı. Uzun koridorlarda yan yana yürüdükleri günler vardı. Aynı katta odaları bulunuyordu; nöbet değişimlerinde birbirlerine kısa ama sıcak bakışlarla devretmişlikleri çoktu. Aynı acil çağrı sesiyle gecenin bir yarısı odalarından fırlayıp koşmuşlukları vardı; panik ve adrenalin içinde bile göz göze gelip anlaştıkları o sessiz ortaklık, aralarında benzersiz bir bağ kurmuştu. Ameliyat masasında saatler süren yorgunluğun ardından bir hastanın yeniden nefes aldığını gördüklerinde yaşadıkları o küçük, yorgun gülümseme... “Yaşıyor,” deyişlerinin altında gizli bir gurur ve paylaşılan bir kader vardı. Jaehyun, Jungkook’un hayatının her anına işlemişti. Hem mesleğinde hem kalbinde hem de geleceğinde bir yer kaplıyordu.Şimdi o yer, yıllardır bomboş duruyordu.Üç yıl boyunca kalbinde biriken o derin, karanlık boşluk ne zaman hafifler sandıysa, hayat Jungkook’un karşısına yeniden bir gölge çıkarıyordu sanki. Çünkü Jaehyun onun için yalnızca sevdiği bir adam değildi; birlikte büyüdükleri, aynı hastanenin aynı koridorlarında nefes aldıkları, acil çağrıların telaşında omuz omuza koştukları bir hayat ortağıydı. Jungkook, yanında duran o insanın varlığına alışmıştı. Birlikte geçirilen nöbetlerin, paylaşılan uykusuz gecelerin, ameliyat sonrası birbirlerine attıkları o küçük, yorgun gülümsemelerin içinde kök salmış bir bağdı bu. Jaehyun’un yokluğu sadece kalbinde değil, hastanenin duvarlarında bile hissediliyordu sanki; boşluğunun sesi hâlâ orada çınlıyordu. Üstelik iptal olan düğün sonrası herkesin gözünde yaşadığı mahcubiyet, içten içe onu daha da yaralamıştı. Başlarda kimse “Neden?” diye sormamıştı ama herkesin meraklı bakışları Jungkook’un üzerinde gezinmişti. İnsanlar fısıldaşmış, sorgulamış, suçlayıcı gözlerle bakmışlardı. Fakat zaman geçip de Jungkook’un sessizce taşıdığı acıyı gördüklerinde, herkes susmayı öğrenmişti. Çünkü bazı acıların üzerine konuşulmazdı.İşte o sabah, görünürde sıradan bir mesai sabahıydı. Mutfağa dolan gün ışığı ince perdeyi aşıp tezgâhın üzerine sessizce düşerken, Jungkook elindeki kahve fincanını dudaklarına götürdü. Sıcaklığı avuçlarını ısıtıyordu ama içindeki üşümeyi geçirmiyordu. Pencereden dışarı baktığında göğsünde bronz bir ağırlık hissetti; nedeni belirsiz ama tanıdık bir sıkışma. Sanki yaklaşmakta olan bir şey vardı, görünmeyen bir el kulak ardı edilemeyecek kadar hafifçe omzuna dokunmuş gibi. O sabahın içinde bir tuhaflık vardı, Jungkook bunu anlamlandıramasa da bedeninin farkında olduğu bir şeyler...Tam o sırada telefonu titredi. Başhekimin kısa ve resmi mesajı, onu toplantıya çağırıyordu. Yeni bir doktorun göreve başlayacağı belirtiliyordu. Jungkook bu tür duyurulara yıllar boyunca alışmıştı. Her ay birkaç yeni yüz gelir, birkaç tanesi giderdi. Artık hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. İnsanlara kapılarını kapatmıştı; yeni bir doktorun gelişi sadece iş akışında küçük bir değişiklikti, fazlası değil. En azından öyle sanıyordu.Bu düşüncelerle kahvesinden son bir yudum aldığında gün çoktan başlamıştı bile.Jungkook, odasında oturmuş son raporları gözden geçirirken bir mesaj daha gelmişti telefonuna. Günün ikinci mesajı, gelen yeni isim listesiyle Jungkook sadece bir saniye durdu yerinde. Listede gördüğü ve takıldığı tek bir isim vardı.“Uzman Doktor (Genel Cerrahi Uzmanı) Kim Taehyung.”O an, zaman Jungkook’un etrafında birkaç saniyeliğine durdu. Odanın uğultusu silindi, kaleminin ucunun kâğıda değdiği yerdeki hafif tıkırtı bile duyulmaz oldu. Elleri istemsizce durdu, kalemi avuçlarının arasında hareketsiz kaldı. O isim sıradan bir şey söyler gibi yazılmıştı listeye ama Jungkook’un içinden bir şey kopmuş gibiydi. O isim zihninin içinde çınladı, dönüp dolaşıp Jaehyun’un adının bıraktığı boşlukla çarpıştı. Jaehyun... Taehyung... Hecelerin benzerliği bile Jungkook’un göğsüne keskin bir sancı gibi saplandı. Sanki kader, eski bir yarayı kabuğundan kaldırıp tekrar kanatmaya yemin etmişti.Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi, başhekimin gönderdiği dosyanın üzerinde duran kimlik fotoğrafına gözleri istemsizce kaydığında...Yıllar sonra ilk kez nefesi yarım kaldı.Çünkü o yüz, tuhaf bir şekilde tanıdıktı. Çok tanıdıktı.Asansörün metalik gövdesi hafifçe titreşirken Jungkook, elindeki hasta dosyalarının arasında kaybolmuş gibiydi. Sayfaların üzerindeki yazılar, ameliyat notları ve ilaç çizelgeleri gözlerinin önünden akıp gidiyor ama zihninde hiçbir yere tutunmuyordu. Hastanenin o yoğun, steril kokusu üniformasına sinmişti. Asansör ağır bir hızla yukarı çıkarken kat numaraları tek tek yanıyor, her ışık Jungkook’un yüzüne kısa bir anlığına yansıyordu. Nihayet 7 rakamı yanıp söndüğünde asansör hafif bir tınlamayla durdu. Kapılar bir tıslamayla aralandı ve içeri aniden yabancı bir koku doldu, temiz, tanıdık olmayan ama bir anda tüm havasını değiştiren bir koku. Sanki birinin sessizce içeri girip odanın enerjisini tamamen çekip başka bir şeyle doldurması gibiydi.Jungkook, elindeki dosyayı kapatmadan önce tereddüt etti; birden kalbinde beliren hafif sıkışmayı anlamlandıramadı. Sonra başını kaldırdı. Gözleri yavaşça kapının önünde duran bedene kaydı ve o an nefesi neredeyse tamamen kesildi. Karşısındaki yüz... Bir anlığına zaman sanki geriye sarıldı. Gözleri yanılmak ister gibi kırpındı. Kalbi, üç yıl önce durduğu yerden yeniden acıyı tanıdı.Jaehyun?O an, beyninin ilk tepkisi buydu. İmkânsız bir ihtimali gerçek gibi algılayan bir anlık yanılsama. Çünkü karşısında duran adamın yüz hatları, Jungkook’un yıllardır zihninden söküp atamadığı o yüze tehlikeli derecede yakındı. Elindeki dosya parmaklarının arasından kayacak gibi oldu. Yutkundu. Bakışları, doğrulamak ister gibi adamın yaka kartına indi, gerçeği görmeye, o korkunç yanılgıyı sökmeye mecburmuş gibi.Kim Taehyung.Sadece iki kelime. Ama Jungkook’un içindeki fırtınayı daha da büyüten, kesin ama bir o kadar da karmaşık iki kelime. O anda göğsünde öyle sert bir çarpıntı hissetti ki, sanki kalbi kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacak gibiydi. İçeri adım atan adam yabancıydı, bunu aklı seviyordu, mantık sesini duyurmak istiyordu. Ama kalbi, kalp asla bu kadar kolay ikna olmazdı. Kalp, benzerlikleri milimetrik farklarla ölçmezdi; bir hissi tanıyınca sarılırdı ona, bırakmazdı.Taehyung’un yüzüne bakarken zamanın içinden silik bir anı yükseldi: Jaehyun’un sabah nöbetlerinde kapıdan içeri her girişinde yüzüne düşen o ışık, birtakım kelimeler söylemeden önce dudaklarında oluşan küçük kıvrım, gözlerinin çevresindeki hafif gerginlik... İşte şimdi bunların hepsi yeniden karşısındaydı, sadece birkaç gölge farkla değişmiş hâlde. Taehyung’un gözleri Jaehyun’un gözlerinden daha koyu bir renge sahipti; derin, geceyi andıran, sessiz bir karanlık taşıyordu. Teni biraz daha sıcak bir tona bürünmüş, güneşi daha çok görmüş gibi bronzlaşmıştı. Ve sesi... Adam “Pardon, geçebilir miyim?” dediğinde çıkan düşük, tok tını Jaehyun’dan daha sertti belki. Ama Jungkook’un kalbi tüm bu farkları yok saydı. Çünkü kalp, mantığın reddettiği benzerlikleri bile bir felaket kadar güçlü hissederdi.Ve işte o anda, Jungkook’un zihninde tek bir cümle yankılandı, yıllardır üzerine toprak atmaya çalıştığı bir mezarın içinden yükselen bir yankı gibi: Üç yıl önce kaybettiğini sandığın o yüz, hiç beklemediğin bir anda karşına geri dönebilir.Jungkook ortada durmayı bırakarak kenara kaydı, Taehyung, içeri adım attığı anda başını hafifçe eğerek herkesi nazik bir ciddiyetle selamladı. Bu selam, kibar ama uzak, profesyonel ama yine de insanın içine sızan bir ton taşıyordu. Jungkook ise o anda gözlerini hızla başka yöne çevirdi; bakışlarını yere, duvara, elindeki dosyaya, hatta ayakkabılarının ucuna bile kaçırdı. Yeter ki Taehyung’un gözleriyle kesişmesin bakışları, çünkü o bakışlar bir saniyeliğine bile gözlerine değerse, yıllardır göğsüne gömüp susturduğu bir acı yeniden uyanabilirdi. Asansörün içinde geçen o kısa an bile kalbini fazlasıyla zorlamıştı. Şimdi ise aynı havayı soluyor olmak bile ona ağır geliyordu.Asansör katlara uğrarken Jungkook’un zihni durmuyordu. Her duruşunda bir an önce inmeyi, kaçmayı, uzaklaşmayı diliyordu. Nefesi sıklaşmış, parmakları dosyanın kenarında titremeye başlamıştı. Asansör sonunda durduğunda neredeyse dışarı fırladı, adımlarını hızlandırdı. Fakat bu çaba hiçbir şeye yaramadı; arkasından gelen ayak sesleri, acele etmeyen ama emin adımlarla ilerleyen bir ritim, Jungkook’un ensesinde yankılanıyordu. Taehyung'da aynı yöne gidiyordu. Aynı koridora. Aynı odaya.Odaya girdiklerinde yabancı yüzlerin oluşturduğu bir karmaşa havayı doldurmuştu. Yeni başlayan stajyerler, hazırlanan dosyalar, hastane protokollerini anlatan konuşmalar... Herkes birbirine bakıyor, herkes tanışıyor, herkes gülümsüyordu. Jungkook kalabalığın arasında tek bir kişiye bakmamaya özellikle çabalıyordu. Gözleri bir kişiye değmesin diye herkesle göz göze geliyordu neredeyse. Kalabalık onu rahatsız etmiyordu; onu rahatsız eden, o kalabalığın içinde duran bir kişiydi.Taehyung’un varlığı, üzerine bastığı eski bir yarayı yeniden sızlatıyordu. Jungkook’un yıllardır iyileştirmeye çalıştığı, üstüne sessizlik eklediği, zamanla kabuk bağlamasını umduğu o yara, şimdi yeniden açılıyor gibiydi. Taehyung’un yüzü, hatları, sesinin tonu, duruşunun kendine has ağırlığı, hepsi Jungkook’a çok tanıdık bir acıyı hatırlatıyordu. Jaehyun’un kayboluşunu. O cevapsız sabahın sessizliğini.Kaçmak elbette mümkün değildi. Sonunda kader onları aynı noktada buluşturdu. Bir noktada kalabalık kendi iç açılış konuşmalarına dalmışken Taehyung, Jungkook’un karşısında durdu. Gözlerinde nazik ama tanımlanamaz bir merak vardı. Elini uzattı, kurallara uygun, sade bir tanışma adımıyla.Jungkook o an nefesini tuttu. Kalbi taş gibi ağırlaştı. Elini kaldırmadı. Görmediğini söyleyemezdi; sadece görmezden geldi. Çenesini hafifçe sıktı, bakışlarını başka yöne çevirdi, dudakları birbirine baskıyla kapandı. Çünkü konuşursa, en küçük bir kelime bile dudaklarının arasından kayıp düşerse, Jaehyun’un adı gibi çıkacağından korkuyordu. O ismin yeniden havaya karışmasına izin veremezdi.Taehyung’un elinin havada bir anlığına öylece kalması, Jungkook için acı vericiydi ama gerekliydi. Çünkü o dokunuşu hissederse, belki de üç yıl önce toprağa gömülmüş bir acı dirilecekti. Ve Jungkook, o acıyla yeniden yüzleşmeye hazır değildi.Toplantı biter bitmez Jungkook’un yaptığı ilk şey, kendini kalabalığın içinden hızla çekip çıkarmak oldu. Adımları neredeyse kontrolsüzdü; sanki bulunduğu odanın havası ciğerlerine dolmak yerine onu boğuyordu ve o an için tek ihtiyacı olan şey, insanların bakışlarından uzak, sessiz bir koridordu. Kapı kapandığı an, sanki tüm hastanenin uğultusu bir perde gibi arkasında kaldı ve Jungkook, nihayet duvarlara yaslanabilecek kadar yalnız bir alan buldu.Koridor boştu; beyaz ışıklar tavanda titrek bir huzme yayıyor, temizlik deterjanının kokusu havaya karışıyor, uzaklardan metal bir tekerleğin zemine sürtünme sesi yankılanıyordu. Ama bunların hiçbiri ona ulaşmıyordu. Jungkook, sırtını soğuk duvara yasladı ve derin bir nefes almaya çalıştı fakat nefesi göğsünün tam ortasında takılıp kaldı. Elini titrek bir hareketle göğsüne koydu; kalbinin deli gibi çarpışı avucuna vuruyor, içindeki o eski, tanıdık sızı yeniden hareketleniyordu.Sanki üç yıl boyunca sessizce taşınmış, yılların ağırlığıyla iyice yerleşmiş bir acı bir anda harekete geçmişti. Bir yabancının yüzü, sadece bir yüz. Hiçbir bağ yok, hiçbir hikâyesi yok, hiçbir sözü yok, ama yine de geçmişin kapılarını acımasızca açmayı başarmıştı. Jungkook’un göz kapakları titredi, boğazı düğümlendi. “Bu kadar kolay olmamalıydı,” diye geçirdi içinden. “Bir yüz, sadece bir yüz, beni bu hâle getirmemeliydi.”Ama olmuştu işte. Taehyung’un yüzü, onun için yalnızca bir insanın yüzü değildi. Bir yankıydı. Bir hayalet gibiydi. Kaybolan bir adamın gölgesini taşıyan bir yabancıydı. Ve Jungkook’un yıllardır kapattığını sandığı kapılar, tek bakışta yeniden aralanmıştı.Koridorun sessizliği, Jungkook’un göğsündeki çırpınışı daha da belirgin kılıyordu. Gözleri boşluğa bakarken parmakları istemsizce göğsünde kıpırdadı; kalbini sakinleştirmeye çalışıyordu, ama kalp bedenin en şeffaf organıydı. Kimi özlemlere, kimi acılara, kimi yarım kalmış cümlelere itiraz edemezdi.O an Jungkook çok iyi anladı ki: Bazı acılar biter sanılır ama sadece derine gömülür. Bir yüz, bir isim, bir ses ve her şey yeniden canlanır.Öğle arası hastanenin gri ve yorgun ışığına karışırken, Yoongi her zamanki gibi Jungkook’u bir köşede bulmayı beklemiyordu. Ama koridorun ilerisine doğru yürüdüğünde, cam kenarında tek başına oturan o tanıdık silueti gördü. Jungkook, omuzlarını hafifçe düşürmüş, parmaklarını birbirine kenetlemiş, dışarıdaki kalabalığa boş bir bakışla dalmıştı. Onu bu kadar sessiz, bu kadar içine kapanmış görünce Yoongi’nin içi ufacık bir an için durdu; bu bakışı en son üç yıl önce, Jungkook’un hayatı altüst olduğunda görmüştü.Yoongi yavaşça yanına yaklaştı, hastane uğultusunun içinde neredeyse fısıltıya karışan bir sesle, “Ne oldu?” diye sordu. Sanki yanlış bir hareket, yanlış bir kelime Jungkook’un elinde zorla tuttuğu bütün duyguları dağıtacakmış gibi tedirgin, dikkatliydi. Jungkook başını kaldırmadı, gözleri hâlâ dışarıdaki gri gökyüzünde takılıydı, ama dudaklarından dökülen birkaç kelime Yoongi’nin kalbini anında sıkıştırdı.“Yüzü,” dedi Jungkook, nefesi göğsünün ortasında takılıyormuş gibi boğuk çıkıyordu sesi. “Adı... Her şeyi fazla benziyor, Yoongi.”Bu sözlerde öyle bir ağırlık vardı ki, Yoongi bir an nefesini tutmak zorunda kaldı. O birkaç kelimenin arkasında, üç yıl boyunca konuşulmayan onlarca cümle vardı. Yoongi, Jungkook’un bu şekilde konuştuğunu duyunca aklından istemsizce tek bir ihtimal geçti: Jaehyun. Belki bir haber gelmişti. Belki bir iz bulunmuştu. Belki nihayet cevap gelmişti. Ama Jungkook’un sesinin tonu, çok daha acı bir şey söylüyordu.Yoongi hemen karşılık veremedi; sadece yanında durdu, kalın paltosunun cebinden çıkardığı elini Jungkook’un omzuna yavaşça koydu. Çünkü bazen bir dokunuş, bin kelimeden fazlasını taşırdı. Bazen insan, bir arkadaşının omzunda sakladığı çökmüşlüğü böyle hissederdi.“Kimden söz ediyorsun?” diye sordu Yoongi, hafifçe eğilerek, Jungkook’un yüzüne bakmak ister gibi. Ama Jungkook, bakışlarını Yoongi’ye çevirmedi. Gözleri hâlâ camın ardındaki uzak bir noktaya takılıydı. Sanki dışarıdaki kalabalığın içinde geçmişten bir hayal arıyormuş gibi. Yine de dudaklarında hafif, acıyla yırtılmış bir gülümseme belirdi.“Kim Taehyung,” dedi, fısıltıya yakın bir sesle. “Jaehyun’a o kadar benziyor ki... Yıllar sonra onu gördüm sandım. Gerçekten, bir anlığına bulduğumu düşündüm.”İçindeki cümleler, yıllardır gömülü duran acının üzerindeki tozu silip tekrar görünür hale getirmişti. Yoongi o anda Jungkook’un içinde yeniden açılan o eski yarayı çok net gördü, yıllar geçmişti, ama o yaraya dokunan tek bir benzerlik bile bütün acıyı yeniden uyandırmıştı. Çünkü bazı kırıklar zamanla kaynamazdı; sadece üzeri sessizlikle kaplanırdı. Ve Jungkook’un sessizliği, şimdi yeniden kanıyordu.Yoongi, Jungkook’un omzuna dokunup yanında sessizce durduğunda, hastanenin koridorundan geçen ayak sesleri bile aralarındaki ağır havanın içine karışamıyordu. Dışarıdan gelen soluk gün ışığı, cam kenarında oturan Jungkook’un yüzünün yalnızca bir yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını ise neredeyse gölgeye gömüyordu. Bu hâl, içindeki parçalanmışlığın dışa vurmuş bir resmi gibiydi. Yoongi, onun böyle çökmüş bir şekilde oturmasına alışık değildi; Jungkook her zaman içindeki fırtınayı saklayan, dışarıya göstermekten nefret eden biriydi. Ama şimdi, sanki bir rüzgâr bile ona dokunsa dağılacakmış gibi kırılgandı.

“Bak,” dedi Yoongi yumuşak bir sesle, yanında çömelerek, Jungkook’un yüzünü daha iyi görebilmek istercesine. “Taehyung’u gördün diye bu kadar mahvolmuş olman yıkıcı bir şey, bu senin suçun değil. Birinin ona bu kadar benzemesini kimse öngöremezdi.” Jungkook, nefesini titreyerek verdi. Elindeki plastik kahve bardağına baktı; bardağı tutan parmakları beyazlayacak kadar sıkıyordu. “Ben, unuttum sanıyordum Yoongi,” dedi sesi çatlayarak. “Gerçekten unuttum. Hatta bazen kendime onun yüzünü bile hatırlayamadığımı söylüyordum. Ama Taehyung’u görünce, o kadar hızlı geri geldi ki her şey. Birden bire. Sanki yıllardır sadece bir kapının arkasında saklanmışlar ve biri kapıyı tek bir hamlede açmış gibi.” Yoongi, Jungkook’un bu hâlini izlerken kalbi acıdı; çünkü üç yıl önce Jungkook’un nasıl yıkıldığını en iyi bilen oydu. Bir keresinde Jungkook'un erkek kardeşi Jimin, Jungkook’un eve gelmediğini telaşla haber etmişti Yoongi'ye ve Yoongi, Jungkook'u gecenin bir yarısı sokak ortasında bulmuş, tir tir titreyen ellerini tutmuş, sabaha kadar yanında oturmuştu. Ve şimdi aynı çöküş, gözlerinin önünde yeniden doğuyordu. “Jungkook,” dedi Yoongi hafifçe, kalbini acıtan bir şefkatle. “Belki de bu kaçtığın şeyle yüzleşmenin bir zamanıdır. Kaçtıkça daha çok kovalayacak seni. Taehyung sadece bir doktor. Sadece başka bir insan. Jaehyun değil.” Jungkook başını keskin bir hareketle iki yana salladı. Gözlerinde ince bir parıltı oluşmuştu; ağlamamak için çabaladığı belliydi. “Hayır, hayır... Yoongi, sen anlamıyorsun. Onun bakışı bile aynıydı. Hani Jaehyun’un biriyle konuşurken gözünün kenarında bıraktığı o küçük gülümseme vardı ya, bilirsin... Aynısı vardı Taehyung’da. Aynı ses tonu, aynı yürüyüş, aynı... Aynı her şey. Bir an için onun geri döndüğünü düşündüm. Bu kadar saçma bir şeye nasıl inanabilirim bilmiyorum ama düşündüm.” Yoongi, Jungkook’un yanına oturdu. Bacaklarını uzattı, duvara yaslandı. Sesini alçaltıp, neredeyse fısıltıya yaklaştırarak konuştu. “Birini böyle sevmek, iz bırakır Jungkook. Bu utanç değil. Bu zayıflık da değil. Sadece acı hâlâ orada. Geçmeyen bir ağrı gibi.” Jungkook gözlerini yere indirdi. “Peki bu ağrı ne zaman geçecek?” Yoongi kısa bir süre sustu, Jungkook’un çenesinin titrediğini görünce içi daha çok sıkıştı. Ardından kendi de bilmediği bir gerçeği söyler gibi nefes aldı. “Belki tamamen geçmeyecek,” dedi. “Ama seni öldürmesine izin vermeyi bırakacağın bir gün gelecek.” Jungkook gözlerini kapadı; derin, çaresiz bir nefes bıraktı. “Bilmiyorum Yoongi... Bilmiyorum, o gün gelir mi diye düşünmeyi bıraktım artık.” Yoongi ayağa kalktı, Jungkook’un saçlarını hafifçe karıştırdı ve yanağına dokundu. “Gelir. Çünkü sen sandığından daha güçlü birisin. Ve Taehyung, sadece yanlış zamanda karşına çıkan bir yüz. Sadece bir yüz.” Ama Jungkook’un daha bilmediği bir şey vardı: Taehyung’la yolları, tesadüfen kesişmiş gibi dursa da, kaderlerinin birbirine dolanması daha yeni başlıyordu. Önümüzdeki günlerde öğle saatleri, hastanenin hem en sessiz hem de en çok yorgunluk kokan zamanlarına dönüştü. Koridorlar, sabahın koşuşturmacasından geriye kalan ağır bir nefes gibi, yavaş ama bitkin bir ritimle akıyordu. Ameliyathanelerden çıkan doktorların yüzlerinde tükenmişliğin ince çizgileri vardı; bazılarının omuzları hafifçe düşmüş, bazılarının gözleri uykusuz gecelerin gölgesini taşıyordu. Hemşireler, elinde yarısı içilmiş bir bardak kahveyle ayakta kalmaya çalışıyor, birkaç dakikalık molaları bile savaş kazanmış gibi değerlendiriyordu. Köşe başlarında sırtını duvara yaslayıp yalnızca birkaç saniye gözlerini kapatmaya çalışan sağlık çalışanları, hastanenin görünmez ama en dirençli kahramanları gibiydi. Bu anlarda herkes, aynı tüketen ama kabul edilmiş tempoya ortak oluyordu; sanki zamanla değil, zamanın içindeki ağırlıkla yarışıyorlardı. Jungkook ise o kalabalığın içinde bambaşka bir sessizliğin içinde yaşıyordu, kendi içine kapanmış, dış dünyadan ayırdığı o dar ve korunaklı alanda. Kalabalık onu ürkütmezdi ama içindeki karmaşa, kalabalığın içine karıştığında daha çok yankı yapardı. Bu yüzden yıllardır aynı rutinin içinde ilerliyordu. Her gün aynı saatte, aynı adımlarla hastanenin yemekhanesine gider, kimsenin tercih etmediği cam kenarındaki köşedeki masaya otururdu. Masanın kenarında, güneşin yumuşak bir çizgi hâlinde düşen ışığı olurdu; Jungkook ise her gün o ışığın aydınlattığı bölümde, kendi gölgesinin sessizliğine sığınırdı. Yanına kimseyi istemiyordu. Sohbet etmeyi, selamlaşmayı, keşfedilmeyi, hepsini reddediyordu. Çünkü sessizlik, onun için sadece huzur değil; aynı zamanda bir savunma duvarıydı. Yemeğini yavaş yavaş yer, çatalın tabağa her dokunuşunda içindeki sıkışmayı bastırmaya çalışırdı. Kahvesini içerken, dudaklarının kenarındaki acı tadın aslında içindeki acıyla karıştığını hissederdi ama buna alışmıştı artık. Rutinler onun için bir sığınakmış gibi çalışıyordu; düzenli nefes almak için ihtiyaç duyduğu tek şey buydu. Çünkü ne zaman rutinin dışına çıksa, geçmişten gelen hayaletler sessizce arkasından yürür, nefesini keserdi. Aynı masaya oturmak, aynı şekilde kalkmak, aynı yolu yürümek, bunlar, o hayaletleri uzak tutmanın tek yoluydu. Jungkook’un gözünde öğle saatleri sadece yemeğin saati değildi; geçmişi bastırdığı, kalbini sabitlediği, dünyaya karşı kendini yeniden toparladığı bir aralıktı. O küçük masada, o küçük dünyasında, kimse bilmeden kendi yaralarını kendi sessiz ritmiyle sarıyordu. Ancak o gün, Jungkook her zamanki köşesinde, tabağındaki yemeğe dalgın gözlerle bakarken, ani bir ayak sesi koridorun sessizliğini deldi. Ritmik ve tanıdık bir adım gibi geliyordu, ama bir o kadar da içini sıkıştırıyordu; kalbinde eski bir çarpıntı uyandırıyordu. Ses, doğrudan yanına doldu: “Yanınız boş mu?” dedi hafifçe, alçak ama kendinden emin bir tonla. Jungkook başını kaldırmadan, yalnızca tabağına gömülmüş bakışlarıyla cevap verdi. Sesi, her zamanki alışılmış soğuklukta, tuhaf bir mesafe bırakacak şekilde çıkmıştı. “İsteyen oturabilir.” Kelimeler, ne sıcaklık taşıyordu ne de selamın yumuşaklığı. Taehyung, Jungkook’un tam karşısındaki sandalyeye oturdu. İlk başta sessizlik, o kadar tanıdıktı ki, neredeyse rahatlatıcı gibi geliyordu. Ama sonra, görünmez bir gerilim hâline büründü; masanın üzerindeki plastik çatalın tabağa değme sesi bile bir tokat gibi yankılanıyordu. Taehyung, göz ucuyla Jungkook’u inceledi; onun sanki camdan yapılmış gibi kırılgan ama bir o kadar da keskin duruşuna. Jungkook’un duruşu, sessiz ama dikkatli bir uyarı gibiydi; yaklaşılmaması gereken bir sınır, aşılmaması gereken bir duvar... Jungkook’un yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Gözleri neredeyse donuk, dudakları sıkıca kapalıydı. Ne selam vermişti, ne göz göze gelmişti, ne de bir nezaket cümlesi kurmuştu. Sanki soğuk bir kar tabakası üstüne giymiş gibi, yüzüne ve varlığına sinmişti bu mesafe. Taehyung’un elindeki çatalın tıklaması, yemek yediği sesler, hatta masadaki kağıt peçetenin hafifçe sürtünmesi... Hepsi, bu sessizlikte çarpan birer yankı gibi doluyordu odanın içine. Jungkook, her zamanki rutininde yalnız kalmayı tercih eden bir adam olarak, sessizliğini koruyor, duvarlarını güçlendiriyordu; ama o sessizlik artık kırılgan bir dengede duruyordu, çünkü karşısında oturan Taehyung sadece bir yabancı değil, aynı zamanda geçmişin acı dolu yankılarını hatırlatan bir varlıktı. Birkaç lokma boyunca ikisi de sessiz kaldı. Taehyung’un sabrı uzun, dikkat yeteneği keskin ve inceydi; karşısındaki adamın her hareketini, her küçük mimiğini fark ediyordu. Ama bu sessizlik artık yalnızca “utangaçlık” ya da “mesafe” olarak açıklanamazdı. Jungkook’un bu kadar buz gibi durması, kelimeleri boğazında yutması, her cümleyi çekinerek söylemesi ve çoğu zaman konuşmaktan bile kaçınması, elbette bir nedene dayanmalıydı. Taehyung, karşısındaki adamın gözlerine bakarken, ilk kez bakışlarında hafif de olsa doğrudan bir kararlılık gördü; sanki kelimelerle değil, gözleriyle gerçekleri iletmek istiyordu. Taehyung sesini yükseltmedi, ama sözcükleri sanki masanın üzerine düşen çatal gibi doğrudan kalbin derinliklerine saplanacak kadar keskin ve netti. “Genelde insanlar ne düşündü diye çok umursamam,” dedi Taehyung, çatalını tabağa bırakırken dirseklerini masaya yasladı. Gözleri Jungkook’un gözlerinde dolaşıyordu; bakışları onu anlamaya çalışıyor, kırılganlığını ve kendine çektiği duvarları ölçüyordu. “Ama siz açıkçası fazlasıyla uzak ve sert davranıyorsunuz. Sizi tanımıyorum, siz de beni tanımıyorsunuz. O zaman neden bu soğukluk?” Taehyung cümlesini bitirirken kısa bir duraksadı. Ardından masaya doğru eğildi, cebine uzandı ve eski, yıpranmış yaka kartını çıkardı. “Aldığım oda, sanırım size aitti,” dedi, kartı Jungkook’un önüne doğru dikkatlice uzatırken. “Jeon Jungkook, sizsiniz değil mi? Odada yaka kartınızı buldum. Eskimiş biraz ama...” Jungkook, kartın masaya düştüğü sesle irkildi. Parmakları istemsizce titredi; gözleri yaka kartına takıldı, kalbi sanki bir an durdu. Bu eski ve sıradan nesne, üç yıl boyunca silinmemiş anıları bir anda zihninde canlandırdı. Taehyung’un bakışları hâlâ üzerindeydi, ama artık bakışta bir sabır, bir beklenti ve bir sessiz meydan okuma vardı. Sessizlik yeniden odanın içine çöktü; fakat bu sessizlik, öncekilerden farklıydı. Artık iki insan arasındaki mesafe, tartışılmaz bir merak ve farkında olmadan oluşmuş bir gerilimle dolmuştu. Jungkook ne diyeceğini bilemedi, sadece gözleriyle eski bir boşluğa bakıyor, kalbindeki yankıları sessizce hissediyordu. Jungkook başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, masanın ötesinde, Taehyung’un gözlerine kısa bir anlığına değdi. Ama o bakışta hiçbir sıcaklık, hiçbir içtenlik yoktu; sanki bir gölün yüzeyi donmuş, çatlamaya hazır, sessiz bir boşluk gibi bakıyordu karşısındakine. Gözleri, derin bir mesafe ve yılların biriktirdiği yorgunlukla doluydu. Cevap vermek yerine kısık bir sesle “Ben genelde herkesle böyleyim.” dedi. Sesi soğuktu, kesik kesikti; ama Taehyung bunu bir yalan gibi hissetti. “Kendinizi bu kadar ciddiye almayın,” diye ekledi, ama sözleri, masanın üzerindeki sessizliği daha da ağırlaştırdı. Taehyung gözlerini kısarak hafifçe gülümsedi, fakat bu gülümseme ne neşeyle ne de eğlenceli bir tonla doluydu; aksine, rahatsızlık ve belirsiz bir dikkatle örülüydü. “Yani herkesle mi böyle konuşuyorsunuz?” dedi. Sesi sakin, ama sorgulayan bir tınıyla doluydu. “Selam vermeden, yüzüne bakmadan... Sanki bir suç işlemişim gibi. Sanki burada olmam yanlışmış gibi. Merak ettim açıkçası, neden herkesle tanışıp benim elimi bile sıkmadınız?” Jungkook cevap vermedi. Bir kelime bile düşürmek, Taehyung’a onun ne düşündüğünü, aklından geçenleri açığa çıkarmak anlamına geliyordu; buna ise hiç niyeti yoktu. Başını tekrar tabağına çevirdi, çatalını aldı ama ağzına götürmedi; lokmalar boğazında düğümlenmiş gibiydi. Yutkunması bile güçtü. Her nefes alışında, kalbindeki eski yaralar yeniden titriyor, geçmişin ağırlığı göğsüne basıyordu. Taehyung’un sesi yeniden yankılandı, bu kez daha yavaş, daha yakın ve kişisel bir tondaydı. “Yoksa ben size bir hata mı yaptım?” O cümle, Jungkook’un kalbine aniden saplanan bir bıçak gibi oldu. Gözlerini kaldırmadan, kaşlarını çatmadan, omzunu silkelemeye çalışmadan birkaç saniye öylece durdu. Cevap vermedi. Zaten susmak, bu defa daha gürültülüydü; sessizlik, karşısındaki insanın varlığını iliklerine kadar hissettirdiği, kelimelerden çok daha etkili bir duvar hâline gelmişti. İçindeki tüm kırgınlık, öfke, korku ve özlem bir araya gelmişti; ama dışarıya yalnızca durgun bir soğukluk akıyordu. Taehyung, o andan sonra sessiz kaldı. Jungkook’un gözlerinden çekti bakışlarını, masadan yavaşça kalktı. Adımları sessiz ama dikkatle ölçülmüştü; her hareketi, ortamın ağırlığını taşır gibiydi. Tabağını tepsisine koyarken yüzünde düşünceli, hafif endişeli bir ifade belirdi. Jungkook’un ona duyduğu bu gereksiz, açıklamasız ve sert soğukluğun ardında bir şeyler kişisel hissettirmişti. Taehyung bunu hissedebiliyordu; bir titreşim, bir enerji, gözlerde saklı bir mesaj gibi karşısındaydı. Ama ne olduğunu tam olarak bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu; çünkü bazı yaraları kurcalamak, onları bir kez daha açmak demekti. Ama masada yalnızca iki tabak ve iki insan yoktu. Orada daha fazlası vardı; orada geçmişin ağırlığı vardı, kapanmamış yaralar, unutulmamış sözler, hatırlanmak istenmeyen yüzler vardı. Masanın üzerindeki sessizlik, sadece yemekle değil, hatıralarla da doluydu. Taehyung farkında olmadan, bu masada bir hayaletin adımlarını taşıyordu; fark etmediği ama varlığıyla ortamı etkileyen bir gölge gibi. Jungkook’un gözlerinde beliren o donuk bakışlar, üç yıl öncesinin acısını, kaybedilen bir aşkın izlerini ve içe gömülü kırgınlıkları fısıldıyordu. Taehyung’un adımları hafifti, ama masaya geri döndüğünde geride bıraktığı sessizlik, Jungkook’un içindeki fırtınanın sessiz yankısı gibi çınlıyordu. Taehyung haberi olmadan, bir hayaletin adımlarını taşıyordu üstünde.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.