İçeriğe geç

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 1 · 18 dk okuma

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 1

Kırık Gözyaşları

Jeon Jungkook, hayatının dönüm noktası sayılacak o güne, alışık olmadığı bir hafiflik ve garip bir tedirginlikle uyanmıştı. Perdelerin arasından süzülen solgun sabah ışığı, odanın duvarlarını usulca okşarken sanki ona “hazır mısın?” diye fısıldıyordu. İçinde tarifsiz bir heyecan vardı; kalbinin ritmi bile farklı atıyordu bugün. Aynanın karşısına geçtiğinde kendi yansıması ona bambaşka görünüyordu. Gözlerinin içinde bir yanda yıllardır beklediği huzur, diğer yanda ise açıklayamadığı ince bir telaş dans ediyordu. Çünkü bugün, bunca zamandır sadece bir kişiye verdiği kalbini herkesin önünde adına bağlayacağı gündü. Kim Jaehyun... Jungkook’un hayatına anlam katan, nefesini bile güzelleştiren, uykusundan uyanmasını bile özel kılan o adam.Jaehyun’un gülüşüyle güne başlamak, yorgun gecelerin sonunda onun sesine sığınmak... Jungkook’un içten içe hep aradığı, tamamlanmışlık huzurunu ilk kez onda bulmuştu. Artık yalnız geçirdiği sabahlar, sessiz akşam yemekleri, kimseye anlatamadığı yaraları geride kalacaktı. Birine ait olmak değil; birinin kendisine ait olmasını hissetmekti onu bu kadar derinden titreten. Jaehyun’un yanında kendini yıllardır ilk kez evinde gibi hissediyordu. Bu düşünce kalbini öyle güçlü bir sıcaklıkla kapladı ki gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında göğsünde hafif bir sızlama bile hissetti; mutluluktan. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Hazırdı. En azından öyle sanmıştı.Ama mutluluk dediğin şey bazen çok ince bir cam parçası gibi olur; dokununca bile kırılır. Jungkook’un bütün dünyası, tek bir mesajın sesiyle paramparça oldu.Nikâha sadece dakikalar kalmıştı. Takım elbisesinin önünü düzeltirken, kravatını kontrol ederken içindeki heyecan ona saçma bir cesaret veriyordu. O sırada telefonu titredi. Ekranda Jaehyun’un adını görünce dudaklarına farkında olmadan bir gülümseme yayıldı. Belki “geliyorum”, belki “hazır mısın?” diyecekti. Jungkook mesajı açarken zihninde beliren tüm o tatlı ihtimaller bir anlığına kalbini daha hızlı attırdı.Fakat ekranda sadece iki kelime vardı.Biriciğim:Affet. Yapamıyorum, ben buna hazır değilim.O kısa cümle, göğsüne saplanan görünmez bir kurşun gibi infilak etti Jungkook’un içinde. Nefesi kesildi. Dizlerinin bağı çözüldü ve telefonu avuçlarında tutamayarak yere düşürdü; sanki ağırlığı bir anda katlanmıştı. Odanın içindeki uğultular, uzaktan gelen müzikler, koridorda koşuşturanların telaşlı ayak sesleri... Hepsi bir anda sustu, yavaşça sisin içinde kayboldu. Dünya bulanıklaştı.Zaman, acımasız bir şekilde durdu.Birkaç saniye boyunca hiçbir şey hissetmedi; ardından içinden bir yer, sessizce ve çok yavaş bir şekilde parçalanmaya başladı. Öyle ağır bir acıydı ki bu, kelimelerin açıklamakta aciz kalacağı türdendi. Göğsündeki boşluk genişledi, nefesi daraldı, elleri titredi. Sanki biri ruhunu avuçlarının arasına almış ve usul usul sıkıyordu.Jungkook, o anda anladı. Bir günün bütün ışığı, sadece birkaç kelimeyle sönebiliyordu. Ve insan, en çok güvendiği yerden yaralanıyordu.Bir çığlık atmadan, tek bir gözyaşı bile dökmeden, kimseye açıklama yapmadan kapıdan dışarı fırladı. İçerideki kalabalığın şaşkın sesleri arkasından yankılandı; “Ne oldu? Jungkook, nereye gidiyorsun?” diye soran sesler üst üste bindi. Ama o artık hiçbirini duyamıyordu. Sanki kulaklarının içi bomboş bir kuyunun dipteki sessizliğiyle dolmuştu. Ayakkabılarını bile tam geçirmemişti ayağına; topuğu sürtüyor, bağcıkları açılıyor, her adımda dengesini bozuyordu ama fark etmedi. Takım elbisesi kusursuz görünüyordu belki ama içinde çoktan paramparça olmuştu. Kalbinin ağırlığı adımlarından daha fazla çekiyordu onu. Ceketin bir kolu omzundan kaymış, rüzgârla birlikte arkasında sürükleniyordu; düzeltmeyi düşünmedi bile. Hava soğuktu ama içindeki yanma, tenini bile sarmayan bir ateş gibiydi.Koştu. Düşecek gibi sendeleyerek, nefesi kesilene kadar, boğazı yanıp ciğerleri sızlayana dek koştu. Kimi aradığını çok iyi biliyordu. Kimden hesap sormak istediğini, kimden kaçmak için değil, kimde kaybolmak için bu delirmiş gibi hâliyle sokaklara fırladığını... Jaehyun’u istiyordu. Onun sıcak, güven veren ellerini... Sabahlara kadar Jungkook’un yüzüne dokunurken “Ben buradayım” diyen o bakışlarını... Karanlıkta bile umut gibi parlayan gözlerini... Şimdi o gözlerin nerede olduğunu bilmiyordu; hangi köşede saklandığını, hangi sessiz odada nefes aldığını... Ama bunların hiçbirini umursamıyordu. Tek bildiği şey, bulması gerektiğiydi. Çünkü bu aşk, bu kadar büyük, bu kadar emek verilmiş bir bağ, bir mesajla, iki kelimeyle bitmiş olamazdı. Bu bir yanlışlık olmalıydı. Bir şaka. Bir korku anı. Birden bire vazgeçmek mümkün değildi. Olamazdı.Sokak sokak aradı onu. Önce nikâh salonundan uzaklaştı; hızlı adımları giderek düzensizleşti. Jaehyun’un evine koştu; ama kapı sessizdi, ışıklar kapalıydı, içeriden tek bir yaşam izi gelmiyordu. Pes etmedi. Birlikte sık sık gittikleri küçük kafeye yöneldi. Masalarının her zamanki köşesine baktı; boştu. Garsonun bakışına bile takılmadan çıktı. Sonra kendilerini dünyadan soyutlayıp yürüdükleri o uzun sahil yoluna gitti, yağmur altında koşarak. O günlerde birbirlerine sarılıp rüzgârı izledikleri banka kadar gitti, ellerini dizlerinin üzerine koyup nefes nefese durdu, gözleri dalgaların karanlık yüzeyinde Jaehyun’u aradı ama bulamadı.Yağmur giderek hızlandı; sanki gökyüzü onunla birlikte ağlamak istiyor, ama Jungkook ağlamadığı için kendini yırtıyordu. Üzerindeki kıyafetler tamamen ıslanmıştı, gömleği göğsüne yapışmış, saçları alnına ve şakaklarına dökülmüş, yağmur damlaları kirli kaldırımla karışıp çamur gibi ayakkabılarına dolmuştu. Gözleri kızarmıştı ama yaş yoktu; sadece kızgınlık, korku, endişe ve umutsuzluğa yaklaşan bir inançsızlık vardı. Fakat yine de pes etmedi. Bu şehrin her köşesi Jaehyun’la hatırlara sahipti ve Jungkook, o anın paniğiyle, sanki bu hatıraların içinden onun gerçek hâlini çekip çıkarabilecekmiş gibi oradan oraya savruluyordu.Her adımında, nefesinin her titremesinde, içinde aynı cümle yankılanıyordu: “Bu aşk böyle bitmez. Bitmemeli.”Ellerinde hâlâ sımsıkı tuttuğu telefonu vardı; avuç içi ıslaktı, yağmurla mı yoksa terle mi ıslandığını bile ayırt edemiyordu artık. Ekranı defalarca açtı, arama tuşuna tekrar tekrar bastı. Her seferinde kulağında aynı soğuk, aynı umutsuz cümle yankılanıyordu, “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.” Bu cümle her tekrarlandığında sanki karnına görünmez bir yumruk iniyor, göğsü biraz daha daralıyor, nefesi biraz daha kısılıyordu. Cevapsız çağrılar listesi sayfa sayfa uzadıkça, Jungkook’un içindeki panik boğazına düğümleniyor, kalbi kontrolsüz bir hızla çarpıyordu. Sonunda başını kaldırıp gri gökyüzüne baktı; yağmur damlaları yüzüne çarpıyordu ama o bunun farkında bile değildi. Dudakları titreyerek fısıldadı, kimseye değil, belki göğe, belki şehrin duvarlarına, belki de hâlâ onu duyduğunu umduğu bir Tanrı’ya, “Ne olur, lütfen... Sadece cevap ver... Bir kelime bile olsa... Yalnızca bir yanıt istiyorum.”Yüzü yağmur, ter ve çaresizliğin karışımıyla sırılsıklam olmuştu. Zamanla nefesi düzensizleşti, parmaklarının titremesi öyle belirginleşti ki telefonu tutmakta zorlandı. Bir an kontrolünü kaybettiğinde telefon elinden kaydı, sertçe kaldırıma çarptı. Jungkook, bununla ilgilenecek hâlde değildi. Yavaşça kaldırım kenarına çöktü; dizleri sanki kendi ağırlığını bile taşımaktan yorulmuştu. Göğsü inip kalkarken nefesi sanki ciğerlerinden değil, derin bir boşluktan geliyordu. Yine de gözyaşı dökülmüyordu. Çünkü acı, dışarıya akamayacak kadar derine işlemişti. Sanki kalbinin en karanlık yerine yerleşmişti ve orada hareket ettikçe daha çok acıtıyordu.Bir süre boşluğa baktı, sonra ne yaptığının farkına bile varmadan cebinden bir sigara çıkardı. Sırılsıklam parmaklarıyla çakmağı ateşledi; alev iki kez rüzgârda titredi ama sonunda ince bir ateşle sigaranın ucunu tutuşturdu. İlk nefesi içine çektiğinde boğazı sert bir yanmayla kavruldu; ama bu his içindeki yangının yanında o kadar önemsiz, o kadar küçük kaldı ki, varlığını bile umursamadı. Dumanı ciğerlerine çekip ağır ağır dışarı bıraktı; nefesinin arasına karışan titreme, kaybettiği tüm kontrolün dışa vurumuydu.Sokağın köşesinde, ıslak bir duvara yaslanmış hâlde kaldı. Yağmur hızlanmıştı, üzerindeki takım elbiseyi ağırlaştırıyor, soğuk tenine işliyordu ama Jungkook yalnızca telefon ekranına bakıyordu. Ekran çatlamıştı ama hâlâ görünüyordu. Son aramayı gösteren o küçük yazı,14.36. Jaehyun’un kaybolduğu, sesinin sonsuza kadar sustuğu an. Sanki o anda Jungkook’un içindeki dünya da donmuştu.O saatten sonrası onun için zaman değildi. Dünya hâlâ dönüyor gibi görünüyordu; arabalar geçiyor, insanlar konuşuyor, yağmur yağıyordu... Ama Jungkook'un kendi zamanı çoktan durup o mesajın içinde sıkışmıştı. Kalbi hâlâ atıyordu belki, ama ruhu 14.36’da, o zaman diliminde kalmıştı.O sigara, Jungkook’un dudaklarında titreyen ince bir çizgi gibi yanıp sönmüş, sonunda nemli rüzgârın üfleyişiyle cansız bir köz parçasına dönüşmüştü. Dumanın havada yavaşça dağılışını izlerken içindeki umut da aynı şekilde, sessizce ve çaresizce tükenmişti. “Sönen sigaralar gibi,” diye düşündü, boğazından yükselmeye çalışan acı bir gülüşü bastırarak. “Bazı aşklar da hiçbir açıklama yapılmadan, kimse suçlanmadan, bir anda biter.” O cümlenin ağırlığı omuzlarına çöktü ama yine de kabul etmedi. Çünkü Jungkook için bu hikâye, bir mesajla kapanacak kadar basit değildi. İçinde hâlâ cevap bekleyen, kanatlarını kırmış ama hâlâ çırpınmayı sürdüren bir yan vardı. Gerçeği öğrenmeden duramayacağını, ne kadar acı çekerse çeksin peşinden gitmek zorunda olduğunu biliyordu.Gün, gökyüzünün yavaş yavaş kül rengine dönmesiyle geceye evrilirken, Jeon Jungkook’un evi de dışarıdaki karanlığın ağırlığını içine çekmiş gibiydi. Perdeler sıkıca kapatılmış, ışıkların çoğu söndürülmüştü. Yalnızca mutfak tezgâhının üzerinde duran küçük, loş bir abajur açık kalmıştı; o da ışık vermekten çok, evin içine çöken sessizliğe usulca eşlik ediyor, sanki karanlığa tamamen teslim olmamak için son bir direnç gösteriyordu. Odaların içinde ağır bir alkol kokusu asılıydı; bu kokuya sigaranın keskin dumanı da karışınca hava boğuk, kasvetli ve nefes alması zor bir hâle gelmişti. Sanki ev bile Jungkook’la birlikte acı çekiyor, duvarlar bile susarak yas tutuyordu.Salon, dağılmış bir gecenin izlerini taşıyordu. Sehpanın çevresine düzensizce saçılmış boş içki şişeleri vardı; bazıları devrilmiş, bazılarının diplerinde birkaç damla alkol hâlâ duruyordu. Yanlarında kırılmamış ama yere savrulmuş kadehler vardı; cam yüzeyleri loş ışığı yansıtıyor, sanki kendi başına birer hatıraya dönüşmüş gibiydi. Yerde, tam sehpanın önünde bir davetiye duruyordu, üzerinde hâlâ düğün tarihi yazan o zarif kart. Ancak üzerine dökülmüş alkol yüzünden yazılar bulanıklaşmış, mürekkep kenarlardan akmış, harfler birbirine karışarak neredeyse okunmaz hâle gelmişti. Sanki o davetiye bile artık Jungkook’a gerçeği söylemekten kaçıyordu.Sehpanın tam ortasında iki yüzük kutusu vardı. Biri açık, içindeki yüzük loş ışığın altında donuk bir parıltıyla duruyordu. Diğeri kapalı, hiç açılmamış, sanki zamana direnen bir sessizlikle orada duruyordu. Jungkook, açık olan kutuya baktığında göğsünde keskin bir sızı hissetti. Sanki içine hava dolmuyor, nefesi göğsüne ulaşmadan geri dönüyor gibiydi. O kutunun içindeki yüzük, kendisine uzatılmak üzere bekliyordu; bir sözün, bir geleceğin, bir hayatın sembolüydü. Ama şimdi, sadece yarım kalmış bir hikâyenin sessiz tanığıydı.Jungkook’un bakışları yüzükte sabitlenirken, evdeki sessizlik biraz daha ağırlaştı. Sanki dünya bile nefesini tutmuş, onun ne yapacağını bekliyordu.Koltukta oturuyordu ama aslında oturmaktan çok, kendi ağırlığının altında çökmüş gibiydi. Sanki bedeninin içindeki bütün güç çekilip alınmış da geriye sadece kabuğu kalmıştı. Üzerindeki ceketi çıkarmaya bile hâli yoktu; omuzlarında bir yük gibi duruyor, onu daha da ağırlaştırıyordu. Kravatı gevşekçe boynuna asılmış, neredeyse tamamen çözülmüş bir ip gibi sarkıyordu. Gömleği ise terle ve yağmurla birleşip bedenine yapışmıştı; kumaşın her kırışığı, yaşadığı günün izlerini yüzüne vuruyordu. Gözleri kıpkırmızıydı, sadece ağlamaktan değil, uykusuzluktan, şoktan, bir insanın ruhunu parça parça kesen o acıdan. Yanaklarında kurumaya yüz tutmuş gözyaşı izleri vardı; ince, belli belirsiz çizgiler hâlinde. Ama Jungkook hâlâ sessizce ağlıyordu. Ses çıkarmadan, kimse duymadan, yalnızca bedeninin içinde yankılanan acı hıçkırıklarla.Dudağının kenarında yarı söndürülmüş bir sigara duruyordu; ucu kararmış, dumanı neredeyse tükenmişti. Sigarayı tutuş şekli bile bitkinliğinin bir kanıtıydı, parmaklarının ucunda güçsüzce sallanıyordu. Sol elinde tuttuğu telefonun ekranı çatlamıştı fakat hâlâ açıktı; parlayan ekranın tepesinde Jaehyun’un adı yazıyordu. Altında ardı ardına sıralanmış ulaşılmamış çağrılar vardı, yanında ise gönderilmeyi bekleyen ama asla gönderilemeyen mesaj taslakları. Parmakları titriyordu, hem yorgunluktan hem de belirsiz bir umudun kırıntılarından. Ekranı kaydırıp duruyordu; hiçbir anlamı yoktu belki ama sanki o hareketi sürdürürse bir mucize olur da Jaehyun’dan bir işaret, bir mesaj, bir nefes gelir gibi hissediyordu. Belki bir açıklama. Belki “Kafam karışıktı.” Belki “Beni affet.” O ihtimal o kadar küçüktü ki akılla açıklanamazdı ama kalpler bazen mantıksızlığa tutunarak ayakta kalırdı.Tam o sırada kapı çaldı. Jungkook başını kaldırmadı bile; zil sesi boş bir odada çınlıyormuş gibi anlamsız geldi kulağına. Birkaç saniye sonra zil tekrar çaldı, bu kez daha ısrarcı. Yine hareket etmedi. Ardından kapı kolunun çevrildiği duyuldu ve kapı yavaşça açıldı. İçeri giren kişi, evin içindeki ağır hava yüzüne çarpınca durdu. Siyah paltosunu omzundan çıkarırken derin, yorgun bir iç çekiş bıraktı arkasından. Min Yoongi’ydi bu.Yoongi, Jungkook’u böyle görmeyi asla istemezdi. Hayatta her türlü zor dosyanın, her tür karmaşık cinayet vakasının, binlerce sayfa raporun altına imza atmayı tercih ederdi de en yakın arkadaşının kırılmış hâli karşısında durmayı istemezdi. Ama buradaydı. Çünkü Jungkook’un düğün salonundan koşarak çıkışına tanık olmuş, kalabalığın içindeki o anlık dehşeti görmüş, ardından ondan saatlerce haber alamayınca endişesine yenik düşmüştü. En sonunda içi daha fazla dayanmadı ve soluğu burada aldı. Evin içine adım attığında onu karşılayan manzara, işte bu, Yoongi’nin görmekten en çok korktuğu şeydi.Salonun ortasında, çökmüş bir adam vardı. İçine kapanmış, ruhu dağılmış, gözlerinin ışığı sönmüş bir Jungkook. Ve Yoongi, kapının eşiğinde durup arkadaşına bakarken, kendi nefesinin bile ağırlaştığını hissetti. Çünkü onun gözlerinin önünde duran şey bir adam değildi; düğün gününde kalbi parçalanmış bir hikâyeydi.“Jungkook?” diye seslendi Yoongi, sesi hem kısık hem de içi dolu bir titremeyle çıkmıştı. Sanki bu tek kelime, bir insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla endişeyi ve şefkati içinde saklıyordu. Kapının eşiğinde durup arkadaşının yığılmış hâline baktıkça, göğsünde ağır bir taş büyüyordu. Jungkook cevap vermedi. Gözlerini telefondan ayırmadı; sanki o ekranın içinden Jaehyun’un nefesini, bir açıklamayı, bir mucizeyi çekmeye çalışıyordu. Dudakları kıpırdadı, sesi neredeyse bir fısıltı kadar zayıf, boğuk ve parçalı çıkmıştı. “Yoongi... Her şeyi bitirdi. Her şeyi... Neden gittiğini bile bilmiyorum.”O cümle, Jungkook’un iç dünyasının nasıl paramparça olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Sanki her kelime boğazından değil, göğsünün orta yerinde açılmış görünmez bir yaradan dökülüyor, acının ağırlığını her hecesine taşıyordu.Yoongi yavaşça ona doğru ilerledi; ayağının ucuyla yerdeki boş şişeleri itmemeye, kırık cam parçalarına basmamaya dikkat ederek. Bu manzara, dağılmış bir salon, yarım kalmış bir düğünün izleri, kopmuş bir aşkın sessiz çığlığı, karşısında nefesi bile ağırlaştı. Jungkook’un yanına vardığında, usulca onun elinden sigarayı aldı, hala yanıyormuş gibi tütmesini durdurdu. Ardından titreyen parmaklarının sıkıca kavradığı telefonu nazikçe kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Çünkü bazen kelimeler yalnızca yarayı büyütürdü; Yoongi bunu çok iyi bilirdi. Böyle zamanlarda, bir insanın yanında sessizce durmak, dünyadaki bütün cümlelerden daha iyileştirici olabilirdi.Yoongi yanına oturur oturmaz, Jungkook’un kırılan direnci bir anda çöktü. Elleriyle yüzünü kapadı ve sonunda, gün boyu içinden taşmadan duran o acı, dışarıya patladı. Sessiz bir ağlama değildi bu; derinden gelen, göğsünü titreten, nefesini kesen, insanın içindeki bütün duvarları yıkan bir ağlayıştı. Dizlerini karnına çekmişti; bir yetişkinden ziyade, sığınacak bir yer arayan küçük bir çocuk gibi kendini savunmasızca kapatmıştı. Kelimeleri solukla karışmış halde dökülüyordu ağzından, “Yoongi, neden? Neden bir mesajla? Neden yüzüme bile bakmadan yaptı bunu? Ben... Ben o kadar kötü biri miyim?”O soruyu duyduğu anda Yoongi’nin kalbi sıkıştı; göğsünde soğuk bir ağrı yayıldı. Çünkü Yoongi’nin tanıdığı Jungkook güçlüydü, donanımlıydı, zeki ve kontrollüydü, öyle görünürdü en azından. Ama şimdi onun yanında ağlayan kişi, hayatı boyunca kırılmamak için çabalayan bir adamın paramparça olmuş hâliydi. Bu hâli görmek Yoongi’nin yüreğini yakıp kavuruyordu.“Hayır,” dedi Yoongi, sesine olabildiğince kararlılık yükleyerek. Kelimeleri Jungkook’un içine işleyecek kadar netti. “Sen kötü biri değilsin. Asla olmadın. Asla da olmayacaksın.”Elini Jungkook’un sırtına koydu ve yavaşça, ritimli bir şekilde sıvazladı. Onu sakinleştirmek için değil sadece, aynı zamanda yanında durduğunu, düşmediğini, düşmesine izin vermeyeceğini hissettirmek için. Yoongi biliyordu: Bu gece Jungkook için karanlığın en yoğun olduğu geceydi. Ve yanında bir ışık olması gerekiyordu. O ışık, işte şimdi Yoongi’nin eli, nefesi ve sessiz varlığıydı.Jungkook başını Yoongi’nin omzuna yasladığında, sanki bütün ağırlığını o temasın içine bırakmış gibiydi. Gözleri yavaşça kapanırken, titreyen bir nefesle “Söylesene, insanlar sevdiği birini böyle mi bırakır?” diye fısıldadı. O cümlenin içinde öyle derin bir kırgınlık, öyle çıplak bir yalnızlık vardı ki, kelime kelime Yoongi’nin göğsüne saplanıp orada yankılandı.Yoongi, Jungkook’un bu sorusu karşısında başını hafifçe eğdi, gözlerini yere indirdi. Konuşmadı; çünkü böyle soruların bir cevabı olmazdı. Aşkın bitişi bazen bir kapı kapanması kadar sıradan görünür ama içten içe bir insanı çürütecek kadar ağır olurdu. Dışarıdan bakınca “terk edildi” sanılırdı ama gerçek, çok daha karanlıktı: Bu bir çöküştü. Sessiz, ağır ve insanın ruhunun en izin vermez yerlerine kadar sızan bir çöküş.Evin içi neredeyse nefes almıyordu. Sanki odalar olan biteni kabullenememiş, her duvar yaşananları sessizce içine çekip taş olmuştu. Hava ağırdı; kırık bir hikâyenin, yarıda kalmış bir sevginin, söylenmemiş cümlelerin ağırlığı. Zemine dağılmış boş şişeler, devrilmiş bardaklar, sehpanın altına kaymış bir kravat... Hepsi bir savaşın kalıntıları gibiydi; bir insanın iç mücadelesinin dışarıya saçılmış sessiz izleri.Perdeler sıkıca kapalıydı, içeriye neredeyse hiç ışık girmiyordu; bu loşluk her şeyi olduğundan daha sert, daha keskin, daha acımasız gösteriyordu. Bu ev, birkaç saat öncesine kadar büyük bir başlangıcın eşiğindeyken, şimdi terk edilişin soğuk yankısıyla kaplanmıştı. Her köşe, her gölge, her küçük eşya bile Jungkook’un kalbini sıkıştırıyordu.Koltukta çökmüş gibi duran bir siluet vardı: Jungkook. Başını arkaya yaslamış, gözleri hâlâ nemli, nefes alışları düzensiz. Elleri bir bardağın etrafında öyle sıkı kenetlenmişti ki, bırakıverse bardak parçalanacakmış gibi duruyordu. Üzerindeki beyaz gömlek, nikah için giydiği o özenle seçilmiş kıyafet, artık kırış kırış olmuş, bazı düğmeleri gelişigüzel çözülmüş, göğsü her hıçkırıkla inip kalkıyordu. Boğazındaki o hırıltılı nefes yorgunluğun, çaresizliğin, kabullenemeyişin gölgesiydi.

Tüm bu karanlık ortamın içinde Yoongi, sessizce onun yanında duruyordu. Jungkook’un omzundaki ağırlığı taşıyor, onun kırık nefeslerini dinliyor, hiçbir kelimenin iyi gelmeyeceğini bilerek yine de orada kalıyordu. Çünkü bazen tek iyileştiren şey, bir insanın sessizce yanında durmasıydı ve o an, Jungkook’un sahip olduğu tek şey buydu. Jungkook’un gözleri boşluğa bakıyor gibi görünse de içinde saklanan o derin, dolu dolu suskunluk hemen fark ediliyordu. Sanki gözlerinin arkasında birikmiş, söyleyemediği yüzlerce cümle vardı; cümlelerin her biri boğazında düğümlenmiş, artık dışarı çıkacak hâli kalmamıştı. İnsan bazen o kadar yorulur ki konuşmak bile lüks olur; kelimeler ağızdan değil, içten dökülür ama dışarı çıkamaz. Jungkook’un hâli tam olarak buydu. İçine çökmüş, kırılmış, sessizliğine tutunarak ayakta kalmaya çalışan bir adam. Belki de bir şey söylerse tamamen çökecekti, bu yüzden sessizliği bir sığınak gibi kullanıyordu. Yoongi onu böyle görünce önce hiçbir şey söylemedi. Söz denen şey bu kadar büyük bir acının yanında ne kadar küçük kalıyordu çünkü. Yavaşça ceketini çıkarıp koltuğun yanına bıraktı. Ayakkabılarını usulca çıkardı, gürültü yapmamaya özen göstererek sehpanın önüne çömeldi. Yerde dağılmış kadehleri tek tek topladı, sanki kırılmasınlar diye değil, Jungkook’un biraz daha dağılmaması için... Yavaş hareketlerle onları kenara itti, ardından sehpanın üzerindeki yarım dolu viski şişesine uzandı. Kendine bir bardak doldurdu; içkinin şişeden bardağa dökülürken çıkardığı hafif ses bile bu karanlık odanın sessizliğiyle bütünleşti. Ona hiçbir klişe söz söylemedi. Ne “Geçer,” dedi ne “Unutursun.” Jungkook’un yarasının ilacı bu cümleler değildi çünkü. “O seni hak etmedi,” bile demedi; çünkü biliyordu ki aşkın içindeyken böyle cümleler sadece insanın canını daha çok acıtır. Hiçbir açıklama yapmadı, hiçbir çözüm sunmadı. Sadece yanında durdu. İçindeki sessizliği paylaşmaya geldi. Sonra yavaşça Jungkook’un yanına yaklaştı, kendi doldurduğu kadehi kaldırdı ve onun elindeki kadehle hafifçe tokuşturdu. Bardakların birbirine değdiği anda çıkan o ince, tiz ses, odadaki ağır havayı yarıp geçen tek şey oldu. Sanki sessizlik bile bu küçük sesten ürküp geri çekildi. Jungkook başını çevirip Yoongi’ye baktığında gözleri hâlâ kızarmıştı, hâlâ şişmişti ama derinlerde bir yerde minnetin, yalnız olmamanın getirdiği küçük bir sıcaklık parladı. Yoongi’nin yanında nefes almak kolaydı, acı azalmıyordu belki ama taşınabilir hâle geliyordu. Göz altları morarmış, dudakları çatlamış, saçlarının bazı tutamları alnına yapışmıştı. Ama Yoongi’ye baktığında içten içe sanki uzun bir süredir ilk defa nefes almayı hatırlıyordu. Bardaktaki viskiyi dudaklarına götürdü. Sert içki boğazından geçtiği anda keskin bir yanma hissetti ama aldırmadı. Yanmak, artık onun tanıdığı bir duyguydu. İçinde yanan acının yanında bir bardak viskinin ateşi masum kalıyordu. Yan yana oturmuş iki adam, kelimelerden uzak ama birbirlerine en yakın hâlleriydi. Jungkook sonunda dudaklarını aralayıp konuştuğunda sesi çatallı, yorgun ve kırık bir tondaydı; ama bu kırık tonun içinde öylesine gerçek bir minnettarlık vardı ki Yoongi’ye bir anlığına nefes aldırdı. “İyi ki geldin,” dedi, kelimeyi söylemek bile sanki boğazına bir düğüm gibi takılırken. Yoongi, elindeki kadehi parmaklarının arasında çevirerek arkasına yaslandı. Omuzları çökmüş, yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşmişti. “Gitmeyi düşündüm,” dedi alçak bir sesle. Bir an durdu; sanki zihninde geri dönüşü olmayan bir kapıyı aralayıp oradan gelen acıyla yüzleşti. “Ama seni böyle bırakmak,” cümle boğazında asılı kaldı. Devam ederken bakışlarını bardağındaki amber renkli sıvıya indirdi: “Bazı yerlerde kalmak zorunda insan. Konuşacak bir şeyin olmasa bile, sadece orada olman gerekir.” Sözlerinin sakinliği, ağırlığı ve içtenliği odanın içindeki o sıkışmış havayı biraz olsun yumuşattı. Jungkook’un omuzlarındaki gerilim, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük ama oldukça önemli bir miktarda çözüldü. Aralarında başlayan konuşma kısa sürüyor, ardından uzun, derin sessizlikler geliyordu. Fakat bu sessizlikler kötücül değildi; tam tersine, acının paylaşıldığında hafiflediğini anlatan sessizliklerdi. İki dostun aynı yarayı tutup kanamasını durdurmaya çalıştığı o ağır, yavaş anlar... Yoongi’nin zaman zaman yükselen ama çoğunlukla yumuşak ve sabırlı sesi, salonun içine çökmüş alkol buharını yarıyor, sonra yine geri dönüyordu. O anlarda sadece Jungkook’un boğuk nefesleri ve ara sıra duyulan derin iç çekişleri sessizliği dolduruyordu. İkisi de iyi biliyordu ki, onları bugüne getiren bağ sıradan bir dostluk değildi. Bir zamanlar, büyük bir kavganın ardından aylarca konuşmamışlardı; yumrukların konuştuğu, gururun en sert hâline büründüğü bir dönemdi o. Ama Yoongi ağır bir trafik kazası geçirdiğinde, hiç düşünmeden kan vermeye koşan yine Jungkook olmuştu. Hastane koridorlarında saatler boyu ayakta dikilen, Yoongi’nin nefesi normale dönene kadar yanından ayrılmayan tek kişi. Sonra, zaman geçip kader tuhaf bir cilveyle döndüğünde, Jungkook’un ameliyata girmesi gerektiğinde Yoongi'de ona böbreğini verirken tereddüt etmemişti. Çünkü can borcu dediğin şey, yalnızca verilen bir organ değildi; yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide sessizce paylaşılan bir kararlılıktı. İşte bu yüzden aralarındaki bağ, sıradan bir yakınlık değil, kelimelerin bile anlatmakta zorlandığı bir kardeşlikti. Onlar birbirlerinin damarlarında dolaşan bir parçayı taşıyordu. Bu yüzden Yoongi, Jungkook’u bu hâlde görmeye dayanamazdı. Gözlerinin içindeki o boşluk, sesinin titrekliği, ellerinin bardağı sıkışı, hepsi Yoongi’nin içini ateş gibi yaktı. Kendi bedeni değilmiş gibi ağır ağır nefes aldı ve o anda tek bir düşünce aklından geçti: “Benim kardeşim böyle dağılmamalı. Buna izin veremem.” Saat ilerledikçe kadehlerdeki içki yavaş yavaş azaldı, fakat odanın içinde ağır bir sarhoşluk dolaşmıyordu. İçtikleri şey onları unutturmaya, acılarını uyuşturmaya çalışmıyordu; bu gece içki, yalnızca omuzlarındaki yükü biraz hafifletmek için oradaydı. İki insanın aynı ağırlığın altında birlikte nefes almasını sağlayan, yavaşça dokunan bir teselli gibiydi. Bardakların kenarında parlayan amber rengi ışık, loş odanın duvarlarına vurdukça, yaşanan acının sertliğini değil, paylaşılmışlığını gösteriyordu. İçki sadece boğazı yaktı, yüreği değil. Bir süre sonra Jungkook başını kaldırdı, gözlerinin altındaki morluklar daha da belirginleşmiş, yüzündeki yorgunluk keskin bir çizgi gibi oturmuştu. Yavaşça Yoongi’ye döndü. Gözlerindeki o derin karanlık yerini kısık bir hırıltıya benzeyen bir konuşma çabasına bıraktı. “Biliyor musun,” dedi, sesi beklenenden daha yumuşak ama içi daha kırık bir tondaydı. Dudakları titredi, göz kapakları doldu, nefesi sanki göğsünde sıkışıp kalmıştı. “Beni en çok ne kırdı?” diye devam etti. Cümle bitmeden bile canı yanıyordu. “Bir açıklama bile yapmadan gitmesi.” Gözlerinden bir damla süzülmeden önce nefesi çatladı. “Sanki hiç var olmamışız gibi. Sanki, birlikte yaşadığımız her anı ben uydurmuşum gibi.” Yoongi, o an Jungkook’un gözlerine baktı; cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. Onun için bu anlar, sözlerin en zor çıktığı anlardı çünkü ne söylese acıyı tam karşılamayacağını biliyordu. Ama yine de sessizce başını salladı. “Biliyorum,” dedi o sakin, gerçek ve ağır ses tonuyla. “Unutma, bir gün o sessizlik, onun içinde yankılanacak. Kaçtığı her şey bir gün dönüp onu bulacak. Ama sen, sen bu sessizlikte bile ayakta kalacaksın.” Sözler, bir nasihat değil; bir dostun yüreğinden çıkan sarsılmaz bir inançtı. Gece uzadıkça konuşmalar azaldı, kelimeler yoruldu. Odada geriye sadece iki insanın sessizce paylaştığı o derin yalnızlık kaldı. Yoongi, Jungkook’un gözyaşlarını silmedi; çünkü bazen bir gözyaşının akmasına izin vermek daha onarıcıydı. Onu sarılıp kaldırmadı; çünkü bazen bir insana ayağa kalkmak için zaman tanımak gerekiyordu. Onu susturmadı, teselli etmeye çalışmadı; çünkü o sözlerin hiçbirinin bu gece Jungkook’a merhem olmayacağını biliyordu. Sadece yanında oturdu. Aynı bardaktan içti. Aynı duvarlara baktı. Aynı sessizliği paylaştı. Bazen Jungkook derin bir nefes aldığında Yoongi'de aynı anda nefes verdi; bir insanın kırılışına eşlik eden o görünmez ritimle. O gece, belki kimse fark etmedi ama en büyük teselli, söylenen sözlerde değil, iki dostun aynı karanlığın içinde birbirinin yanında oturup hiçbir yere gitmemesinde saklıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.