İçeriğe geç

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 6 · 22 dk okuma

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 6

Geçmişin Adı

Yoğun ve neredeyse nefes aldırmayan bir günün ardından hastanenin steril koridorları her zamankinden daha ağır görünüyordu. Beyaz duvarlar floresan ışıkların altında solgun bir parlaklıkla uzanıyor, zemin yeni silinmiş olmasına rağmen havaya hâlâ antiseptik kokusu sinmiş halde asılı kalıyordu. Ameliyathanenin kapısının üzerindeki kırmızı ışık az önce sönmüş, içeride saatlerdir süren gerilim yerini yorgun bir sessizliğe bırakmıştı. Doktorlar ve hemşireler maskelerini çıkarırken yüzlerinde derin çizgiler beliriyor, terle yapışmış önlüklerini sıyırıp omuzlarını gevşetmeye çalışıyorlardı. Aralarında kısa, zoraki gülümsemeler dolaşıyordu; bir çocuğun hayatı kurtarılmıştı, monitörlerdeki düzensiz ritim normale dönmüş, küçük beden yeniden kendi hayat temposunu bulmuştu ama ameliyathanelerde kazanılan zaferler hiçbir zaman tam bir rahatlama getirmezdi. Her başarı, geride kalan bir hatanın ihtimaliyle, “ya geç kalsaydık” sorusuyla gölgelenirdi. Jungkook, operasyon masasının başından ayrıldığında yüzünde alışıldık o soğukkanlı, neredeyse duvar gibi ifadesi vardı. Eldivenlerini çıkarırken hareketleri ölçülüydü; acele etmiyor ama tek bir saniyeyi de boşa harcamıyordu. Onu dışarıdan izleyen biri için sakin, kontrol sahibi ve kusursuz bir profesyoneldi. Ancak gözlerinin içinde, yalnızca dikkatle bakanların fark edebileceği küçük bir kıpırtı vardı. Sabrın ince bir ip üzerinde yürüdüğü, yıllardır biriken gerilimin parmak uçlarında toplanıp bedene yayılmaya hazırlandığı bir titreşim. Bu sadece ameliyatın stresi değildi; Jungkook’un içindeki düzen takıntısı, mükemmelliyet arzusu ve hataya tahammülsüzlüğü, her operasyon sonrası biraz daha belirginleşirdi. Çünkü onun için mesele yalnızca bir hayatı kurtarmak değil, o hayata en ufak bir riskin bile yaklaşmasına izin vermemekti. Ameliyathanedeki ekip yavaş yavaş dağıldı. Metal aletlerin tepsilere yerleştirilirken çıkardığı ince tını, steril odada yankılanıp kayboldu. Sonunda içeride yalnızca iki kişi kaldı: Jungkook ve Taehyung. Taehyung köşede, eldivenlerini çıkarırken parmakları biraz fazla oyalanıyordu; lastik eldiven, terle nemlenmiş cildinden güçlükle ayrılıyor, sanki o da odadaki gerilimi uzatmak ister gibi ağır hareket ediyordu. Jungkook’un bakışlarını üzerinde hissettiği an başını hafifçe kaldırdı. O bakış, bağırmadan da insanı yerinde sabitleyebilecek kadar netti. “Bir şeyi yanlış yaptım, değil mi?” diye sordu Taehyung sonunda. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında, kabul etmeye hazır bir dürüstlük vardı. Jungkook derin bir nefes aldı; göğsü hafifçe yükseldi, sonra indi. Gözlerini doğrudan Taehyung’a çevirdi. O an aralarındaki mesafe birkaç adımlık değildi; tecrübe ile deneyimsizlik, kontrol ile tereddüt arasındaki çizgiydi. “Sana iki kez söyledim,” dedi Jungkook, kelimeleri keskin ve net bir tonla. “Damarı sabitlemeden sıvı verilmez.” Sözcükler yüksek değildi ama soğuktu; ameliyathane kadar steril, hata payı bırakmayacak kadar düz. Taehyung’un gözleri bir anlığına yere kaydı. O kısa bakışta hem mahcubiyet hem de kendine duyduğu kızgınlık vardı. Ardından yeniden Jungkook’a baktı, omuzlarını hafifçe gerdi. “Çocuğa bir şey olmadı,” dedi alçak bir sesle. “Gerekli müdahale hemen yapıldı.” Bu cümle doğruydu ama ameliyathanelerde doğrular her zaman yeterli olmazdı. Çünkü Jungkook için mesele, sonucun iyi bitmesi değil; o sonuca giderken tek bir milimlik hataya bile izin verilmemesiydi. Odanın içindeki hava yeniden ağırlaştı. Floresan ışıkları hâlâ aynı parlaklıkla yanıyordu ama aralarındaki gerilim, ameliyathanenin soğukluğundan daha keskin bir hâl almıştı. Jungkook’un yüzündeki o donuk sakinlik artık çatlamıştı. Kaşları yavaşça birbirine yaklaştı, çenesindeki kas belirginleşti. Omuzları dikleşti; sanki görünmeyen bir yükü taşımak için kendini daha da sertleştirmişti. Sesi yükselmeden hemen önce boğazını temizledi. Bu küçük hareket, dışarıdan bakıldığında sıradan bir refleks gibi görünebilirdi; oysa Taehyung için bu, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Odanın içindeki floresan ışıkları aynı parlaklıkta yanmaya devam ediyordu ama hava bir anda ağırlaşmış, nefes almak zorlaşmıştı. Jungkook’un bakışları artık yalnızca bir hatayı işaret etmiyordu; daha derin, daha kişisel bir yerden geliyordu. “Mesele bu değil,” dedi sonunda. Sesi hâlâ kontrollüydü ama içindeki sertlik açıkça hissediliyordu. Yavaş adımlarla Taehyung’a doğru ilerledi; her adımını, ameliyathanenin steril zemininde yankısız ama tehditkâr bir kararlılıkla atıyordu. “Mesele ne kadar çabuk toparladığımız değil. Mesele senin gevşekliğin. Dikkatsizliğin.” Kelimeler aralıklı geldi, her biri ayrı bir darbe gibi. “Sorumluluk dediğin şey, hatayı düzeltmek değil, onu hiç yapmamaktır. Eğer bunu hâlâ anlayamadıysan, burada ne işin var?” Taehyung’un gözleri bir an için büyüdü. O kısa bakışta savunma yoktu; şaşkınlık ve incinmişlik vardı. Dudakları aralandı ama sesi hemen çıkmadı. “Jungkook... Ben-” diyebildi sadece. Cümlesi havada asılı kaldı çünkü Jungkook durmuyordu. İçinde biriken şey, yalnızca mesleki bir eleştiri değildi artık; o, başka bir zamandan, başka bir kırılmadan taşan bir öfkeydi. “Bazı insanlar,” dedi Jungkook, sesi artık daha keskin, daha sert çıkıyordu, “arkasında enkaz bırakarak çekip gitmemeli.” Sözcükler ameliyathanenin soğuk duvarlarına çarpıp geri döndü. “Bazı insanlar önce güven verip sonra seni tek başına bırakmamalı.” Gözleri Taehyung’a sabitlenmişti ama baktığı şey o değildi. “Sen o çocuğu öldürmüş olabilirdin,” dedi, dişlerinin arasından. “Arkanda bir aileye yıkım bırakabilirdin. Bir annenin, bir babanın hayatını tek bir dikkatsizlikle paramparça edebilirdin.” Taehyung bir adım geri çekildi. Bu geri çekilme korkudan çok, söylenenlerin ağırlığından kaynaklanıyordu. Çünkü artık mesele teknik bir hata değildi; Jungkook’un sözleri başka bir hikâyenin gölgesini taşıyordu adeta. “Bu,” dedi Taehyung, sesi ilk kez hafifçe titreyerek. “Bu gerçekten benimle mi ilgili?” O soru, ameliyathanenin ortasında çıplak bir gerçek gibi asılı kaldı. Jungkook birkaç saniye cevap vermedi. Gözleri bir anlığına dondu; sanki bulunduğu yerden kopmuştu. Zihni, beyaz ışıklı bir başka salona kaydı. Üstüne tam oturan bir takım elbise. Elinde ağırlaşan bir yüzük. İnsanların fısıltıları ve en çok da, yüzünü son kez gördüğü o an. Terk edilmenin bıraktığı boşluk, bir ameliyat hatasından çok daha derindi. Orada yarım kalmış bir cümle, yarım kalmış bir hayat vardı. “Seninle ilgili değil,” dedi sonunda, sesi bu kez daha düşük ama daha tehlikeliydi. “Ama sen de o gölgeden bağımsız değilsin.” Bakışları yeniden Taehyung’a döndü. “Her hareketin... Her kelimen... Her bakışın... Bana sadece hatırlatıyor.” O an ameliyathanede iki doktor yoktu sadece. Biri hatasını savunmaya çalışan genç bir cerrah, diğeri ise geçmişte yarım bırakılmış bir hayatın enkazını hâlâ sırtında taşıyan bir adamdı ve aralarındaki gerilim, yalnızca steril bir odanın değil; bastırılmış bir acının yankısıydı. Taehyung yutkundu. Boğazındaki düğüm yalnızca yorgunluktan değildi; saatler süren ameliyatın fiziksel ağırlığı omuzlarına çökmüştü ama asıl ağırlık, karşısındaki adamın sözlerinden geliyordu. Eldivenlerini çoktan çıkarmıştı, elleri hafifçe titriyordu; bunu saklamak için parmaklarını birbirine kenetledi. Gözlerinin içi kızarmıştı, uykusuzluktan mı yoksa incinmişlikten mi belli değildi. “Ne hatırlatıyorum ben?” sorusunu neredeyse fısıldayarak sordu. Bu bir meydan okuma değildi; savunma da değildi. Daha çok, anlamaya çalışan birinin içtenliğiydi. Sanki yanlış bir kapıyı çaldığını fark etmiş ama arkasında ne olduğunu bilmediği için geri de dönemeyen biriydi. Jungkook cevap vermedi. Soru havada asılı kaldı; ameliyathanenin steril ışıkları altında, metal aletlerin soğuk parıltısı arasında kaybolmadı, aksine daha da görünür oldu. Jungkook başını hafifçe eğdi, gözlerini yumdu. Birkaç saniyelik o sessizlikte, göğsünün yavaşça inip kalktığı fark ediliyordu. Derin bir nefes aldı; bu nefes, sakinleşmek için bilinçli bir çabaydı ama içindeki fırtına kolay dinmiyordu. Gözlerini açtığında bakışları daha kontrollüydü, sesi de daha düz; yine de sertlik tamamen silinmemişti. “Bu konuyu kapat,” dedi ölçülü bir tonla. “Hatayı telafi ettik.” Kısa bir duraksama oldu, ardından cümlesini tamamladı, “ama bir daha böyle bir şey yaşanmasın.” Söyledikleri mantıklıydı. Mesleki olarak doğruydu. Fakat kelimelerin arkasında hâlâ bastırılmış bir şey vardı. Jungkook arkasını döndü. Taehyung’un yüzüne bir kez daha bakmadı. Çünkü bakarsa, o gözlerdeki kırılmayı göreceğini biliyordu ve o kırılma, kendi içindeki çöküntüyü tetikleyecekti. Şu an ayakta kalmak için mesafeye ihtiyacı vardı; hem mesleki hem duygusal bir mesafeye. Taehyung olduğu yerde kaldı. Ameliyathanenin kapısı yarı aralıktı; koridordan gelen hafif bir uğultu içeri süzülüyordu. İçinde tarif edemediği bir boşluk hissetti. İlk defa Jungkook’un öfkesinin doğrudan hedefi olmadığını, ama bir kıvılcım gibi onu tetiklediğini fark etti. Bu fark ediş, incinmişliğini hafifletmedi ama anlamaya yaklaştırdı. Belki de ilk kez, Jungkook’un sertliğinin arkasında bir kırılma olduğunu net biçimde görüyordu. O öfke, yalnızca bir ameliyat hatasına ait değildi; geçmişte kapanmamış bir yaranın yankısıydı. Gece vardiyası başlamıştı. Hastane koridorları gündüzün telaşlı ayak seslerinden arınmış, yerini düzenli ve tekdüze seslere bırakmıştı. Monitörlerin aralıklı bipleri, uzaktan gelen asansör kapısının metalik sesi, hemşirelerin alçak tonda konuşmaları... Her şey olması gerektiği gibiydi. Zemin parlıyordu, duvarlar tertemizdi, sistem kusursuz işliyordu ama bu kusursuz düzenin içinde insanın kendi içindeki dağınıklık saklanamıyordu. Taehyung yavaşça kapıya yöneldi. Ameliyathaneden çıkarken bir kez daha arkasına baktı. O oda biraz önce bir çocuğun hayatını kurtarmıştı ama aynı odada, iki insanın içindeki başka yaralar da kanamıştı. Hastane düzenini koruyordu; makineler çalışıyor, vardiyalar değişiyor, prosedürler işliyordu. Fakat bazı bozulmalar sessizdi. Özellikle insanın kendi içinde başlayanlar. Taehyung kahve otomatının önünde beklerken hastanenin geceye özgü o yavaş ritmini iliklerine kadar hissediyordu. Makinenin içinden gelen mekanik uğultu, plastik bardakların hafif tıkırtısı ve uzaktan duyulan monitör bipleri birbirine karışıyor; hepsi, gecenin steril ama yalnız atmosferini tamamlıyordu. Gözleri, otomatın hemen yanındaki geniş camdan dışarı kaydı. Yağmur yağıyordu. İnce, sabırlı ve neredeyse inatçı bir yağmur. Damlalar camın yüzeyinde ağır ağır süzülüyor, hastanenin dışındaki neon ışıkları kırarak bulanık bir tabloya dönüştürüyordu. Şehir ışıkları suyun arkasında titrek lekeler gibi görünüyordu; netlik kaybolmuş, her şey biraz daha yumuşamıştı. Taehyung eline aldığı karton bardağı iki avucunun arasına sıkıştırdı. Sıcaklık derisine yayıldıkça, ameliyathaneden kalan gerginliğin az da olsa gevşediğini hissetti. Bu küçük ısı, uzun bir günün ardından insana tutunacak bir şey veriyordu. O sırada koridorun zemininde yankılanan adım seslerini fark etti. Yavaş, ölçülü ve tanıdık. Başını çevirdiğinde loş ışığın içinde Jungkook’un siluetini gördü. Beyaz önlüğünü çıkarmıştı; üzerinde koyu renkli bir gömlek vardı, kolları hafifçe sıvanmıştı. Yüzü gölgelerin arasında daha keskin görünüyordu. Göz göze geldiler. O an aralarındaki mesafe yalnızca birkaç adım değildi; ameliyathanede söylenen sözlerin, bastırılan cümlelerin ve yarım kalan bakışların oluşturduğu görünmez bir aralıktı. İlk başta kimse konuşmadı ama bu sessizlik, daha önceki gibi keskin ya da rahatsız edici değildi. İçinde bir çatışma taşımıyordu. Daha çok, savaş sonrası çöken bir dinginlik gibiydi; iki tarafın da yorulduğunu kabul ettiği bir an. Jungkook hafifçe başını sallayarak selam verdi. Bu küçük hareket, özür değildi ama mesafe koyan bir soğukluk da taşımıyordu. Ardından Taehyung’un yanındaki bankoya sırtını yasladı. Kollarını göğsünde birleştirmedi, ellerini cebine sokmadı; yalnızca orada durdu. Varlığıyla. İkisinin arasında ilk kez kelimelere ihtiyaç duyulmayan bir alan açılmıştı. Dakikalar ağır ağır geçti. Yağmur camı dövmeye devam etti. Taehyung kahvesinden bir yudum aldı; acı tat dili üzerinde yayıldı, kesinlikle nefret ediyordu bu içecekten. O an Jungkook, başını dışarıdan çekmeden, gözlerini yağmurdan ayırmadan dudaklarını araladı. Sesi düşük, yumuşak ama alışılmadık bir kırılganlık taşıyordu. “Sen hiç affetmek zorunda kaldın mı?” Soru öylesine söylenmiş gibi görünüyordu; sanki gündelik bir merakın parçasıydı ama tonundaki ağırlık, bunun bilinçli bir kapı aralaması olduğunu ele veriyordu. Jungkook’un omuzları çok hafif kasıldı. Çenesi belli belirsiz gerildi. Sanki yıllardır toz tutmuş bir dosya, kimsenin haberi olmadan raftan indirilmişti. Bu, başkasına yöneltilmiş bir soru gibi dursa da aslında kendi içine çevrilmişti. Affetmek... Birini mi, kendini mi, yoksa geçmişi mi? Yağmur damlaları camdan aşağı süzülürken, hastanenin içindeki o steril düzenin ortasında iki insan, ilk kez profesyonel kimliklerinin ötesine geçmeye yaklaşıyordu. Çünkü bazı sorular ameliyathanede değil, gecenin sessizliğinde sorulurdu. Ve bazı yaralar, ancak böyle anlarda adını bulurdu. Taehyung soruyu duyduğunda hemen cevap vermedi. Gözleri, kahve otomatının metal yüzeyine takılı kaldı; ışığın yansıması yüzünü silik ve yorgun gösteriyordu. Makinenin içinden gelen hafif uğultu, o an düşüncelerinin arka plan müziği gibiydi. Sağ elini saçlarına götürdü, parmaklarını yavaşça geriye doğru geçirdi; bu hareket bir alışkanlık değil, zaman kazanma çabasıydı. Başını hafifçe öne eğdi. Omuzları, günün ağırlığını hâlâ taşıyordu. “Birini affetmek...” diye tekrar etti, neredeyse kendi kendine konuşur gibi. Kelimeler ağzından yavaş çıktı, dikkatle seçilmiş gibiydi. “Ama o kişi özür bile dilememişken mi?” Cümle yarım kalmadı ama havada asılı kaldı. Yutkundu. Boğazındaki düğüm gözle görülür şekilde hareket etti. Sesi, içi boş bir evde yankılanan ayak sesleri gibi geliyordu; dolu olması gereken yerlerde boşluk vardı. “Evet,” dedi sonunda. “Affetmek zorunda kaldım, ama affedince bile içimdeki acı geçmedi.” Kahve bardağını bankoya bıraktı. Ardından yavaşça döndü ve bakışlarını Jungkook’un yüzüne sabitledi. İlk defa kaçmadan, doğrudan baktı ona. Jungkook’un göz kapaklarının altında bir şey vardı; sönmemiş, küllenmemiş bir yangın. Yorgun görünüyordu ama o yorgunluk uyku eksikliğinden değildi. Daha çok, uzun süredir taşınan bir yükün gölgesiydi. “Neden affettin, Tae?” sorusu yumuşak bir tonla geldi. Bu kez Jungkook’un sesi sert değildi. Ne savunmacı ne de mesafeliydi. Başını yavaşça kaldırdı; gözleri hâlâ yorgundu ama ilk defa kaçmıyordu. O soru, meraktan çok ihtiyaç taşıyordu. Bir şeyleri bilme ihtiyacı. Taehyung derin bir nefes aldı. Yağmur camdan aşağı süzülmeye devam ediyordu; şehir ışıkları hâlâ bulanıktı. “Çünkü affetmemek,” dedi yavaşça, kelimeleri sindire sindire, “onu değil, beni öldürüyordu.” Gözleri bir an uzaklaştı, sanki geçmişten bir sahneye takıldı. “Her sabah uyandığımda hâlâ nefretle dolu olmak, onunla olanlardan daha çok yakıyordu içimi. Ondan nefret ediyordum ve artık yoktu, ama ben hâlâ o anın içinde yaşıyordum.” Sesi hafifçe titredi ama durmadı. “Affettim. Kendim için. İçimdeki o zehri taşımamak için. Ama unutmadım. Çünkü bazı yaralar kapanmaz. Sadece kanamayı bırakır. Derinlerde kalır. Dokunulmadıkça sessizdir, ama varlığını bilirsin.” Jungkook sessizce başını salladı. Bu sözler, onun içindeki sert duvarlara çarpıp geri dönmedi; sanki o duvarların bir yerinde ince bir çatlak açtı. Yıllardır ördüğü savunmalar, profesyonel mesafe, kontrollü ton, hepsi o an biraz gevşedi. Bu çatlaklardan ilk kez ışık sızıyordu; küçük ama inkâr edilemez bir ışık. “Birini hatırlattığımı biliyorum,” dedi Taehyung yavaşça. Bu cümle bir suçlama değildi. Bir kabullenişti. “Ama o olmadığımı da biliyorsun.” diye tamamladı cümlesini. Jungkook cevap vermedi. Gözlerini yeniden cama çevirdi. Yağmur hâlâ yağıyordu; damlalar camı temizlerken arkadaki manzara bir an netleşiyor, sonra tekrar bulanıklaşıyordu. Sanki onun içindekileri de yıkayıp arındırmaya çalışıyordu. Dudaklarının kenarında silik bir kıpırtı belirdi. Bu bir gülümseme değildi. Acı da değildi. Daha çok, uzun süredir kaçtığı bir gerçeği kabul eden bir ifadenin gölgesiydi. Bazı şeyler değişmezdi. Bazı insanlar giderdi ama her hatırlatan, aynı acıyı taşımak zorunda değildi. Gece hastanenin duvarları arasında sessizce akmaya devam ederken, iki adam ilk defa geçmişle değil, şimdiki anla aynı yerde duruyordu. “Evet,” dedi Jungkook, sesi ne yüksek ne de fısıltıydı; sadece düz, sade ve tartışmasızdı. “Biliyorum.” Bu iki kelime, o gecenin en ağır cümlesiydi. Ardından uzun bir sessizlik çöktü aralarına, ama o sessizlik boş değildi; aksine, söylenmemiş cümlelerle doluydu. O gece çok fazla şey konuşulmadı. Geçmiş didiklenmedi, yaralar tek tek masaya yatırılmadı. Fakat yine de çok şey anlaşıldı. İki yorgun adam, geçmişin yıkıntıları arasında ayakta kalmaya çalışırken, enkazın ortasında kendilerine küçük bir boşluk açtılar; nefes alabilecekleri, birbirlerine çarpmadan durabilecekleri bir alan. Bu alan büyük değildi ama yeterliydi. Sessizce, kimse fark etmeden saklandıkları bir alan. Hastane geceleri her zaman farklı olurdu. Gündüzün telaşı, ayak sesleri, acele konuşmalar ve kapı çarpışları yerini daha yumuşak, daha ağır bir ritme bırakırdı. O gece de öyleydi. Gece vardiyasının en sakin saatlerinden biriydi. Hemşireler nöbet değişimi için dosyaları düzenliyor, fısıltıyla konuşuyor, koridorlardaki ışıklar aralıklı yanıyordu. Beyaz floresanlar duvarları olduğundan daha soğuk gösteriyor, steril koku havaya yerleşmiş bir alışkanlık gibi asılı duruyordu. Her kapının arkasında başka bir hikâye vardı; bir odada derin bir uyku, diğerinde ağrıyla bölünen bir gece. Bazı hastalar huzurla uyuyordu, bazıları ilaçların etkisiyle sayıklıyordu ama kimse, Jungkook sustuğunda olduğu kadar çok şey anlatmıyordu. Onun için bu gece, diğer gecelerden farklıydı. Yoğun geçen bir haftanın ardından ilk kez adımlarını yavaşlatmıştı. Günlerdir ameliyathane ışıklarının altında, kararların ağırlığı omuzlarında birikmişti. İnsanların hayatları parmaklarının arasından geçip gitmiş, bazıları kalmış, bazıları kaybolmuştu ve şimdi, bütün o karmaşanın ardından, kendini hastanenin dar koridorları arasında olan odasına atmıştı. Kendisine ayrılmış bir odaydı bu; iki koltuk, bir masa, köşede sessizce çalışan bir su sebili. Koltuğa oturmuştu, kravatını gevşetmiş, beyaz önlüğünü yanındaki sandalyeye bırakmıştı. Önündeki sehpada yarı içilmiş bir kahve vardı. Soğumuştu. Bardaktan yükselmesi gereken buhar çoktan kaybolmuştu ama o hâlâ ara ara bardağı eline alıyor, bir yudum alacakmış gibi yapıp geri bırakıyordu. Gözleri önündeki hasta dosyalarına takılıydı. Sayfalar düzenliydi, notlar okunaklıydı, her şey kontrol altındaydı ama zihni orada değildi. Harfler gözünün önünde bulanıklaşıyor, satırlar birbirine karışıyordu. Düşünceleri çok daha geride, dokunmaktan korktuğu bir yerdeydi. Parmakları, istemsiz bir alışkanlıkla telefonuna uzandı. Ekranı açtı. Bir an tereddüt etti; sonra başparmağı otomatik bir hareketle galeriyi seçti. Klasörler birer birer kaydı ekranın üzerinde. Hastane fotoğrafları. Aile grubu. Manzara çekimleri... Ve en altta, adı olmayan, sadece tek bir işaretle gizlenmiş bir albüm: “·”. Nefesi hafifçe yavaşladı. O albüm, kimse bilmesin diye saklanmıştı ama en çok kendisinden saklanmıştı aslında. Açtı. Fotoğraflar sırayla belirdi. Kısa videolar. Aniden patlayan kahkahalar. Güneş ışığına karşı çekilmiş, yarısı gölgede kalmış kareler. Beyaz, dantel işlemeli bir gömlek rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Bahar güneşinde çekilmiş bulanık bir selfie; kameraya tam bakmayan ama gülüşü kadraja sığmayan bir yüz... Jaehyun. Jungkook’un gözleri dolmadı bu kez. İçinden taşan bir ağlama gelmedi. Sadece yüz kasları gevşedi; sanki uzun süredir taşıdığı bir ifade yavaşça çözülüyordu. Başını koltuğun arkasına yasladı. Tavanın beyaz boyasına baktı bir an. Sonra videolardan birine dokundu. Ekran aydınlandı. Odanın sessizliğine bir anda geçmişin sesi doldu. Jaehyun’un gülüşü, odanın boş duvarlarına çarpıp geri geldi. Canlı, sabırsız, hayat dolu bir sesti bu. “Kamera çok yaklaştı! Geri çek şunu, Jungkook!” Görüntü titredi; muhtemelen Jungkook o an gülerken telefonu sabit tutamamıştı ve gerçekten de, geçmişten gelen kendi sesi duyuldu hemen ardından. Daha genç, daha hafif bir ton. Kahkahayla karışık. “Sen her halinle güzelsin, ne şekilde çeksem güzel çıkıyorsun.” O an, bekleme odasının dar duvarları genişledi sanki. Zaman ikiye bölündü. Birinde beyaz önlüğüyle, yorgun ve suskun bir doktor vardı. Diğerinde, bahar güneşinin altında sevdiği adamı kameraya sığdırmaya çalışan, geleceği hiç düşünmeyen biri. Video devam ederken Jungkook’un bakışları sabitlendi. Parmağı ekranın kenarında hareketsiz kaldı. Gözlerinde yaş yoktu ama içindeki boşluk ağırdı. Bu bir çöküş değildi artık. Daha çok, kabullenilmiş bir sızıydı. Geçmiş öylece çekip gitmemişti. Sadece başka bir zamana ait olmuştu. Odanın dışında bir hemşire ayak sesleriyle koridordan geçti. Floresan ışık hafifçe titreşti. Video bitince ekran karardı. Jungkook bir süre öylece baktı. Kapatmadı. Silmedi. Sadece telefonu göğsüne doğru yaklaştırdı ve derin bir nefes aldı. Bu gece farklıydı. Çünkü ilk kez, acı sadece can yakmıyor; aynı zamanda hatırlatıyordu ve hatırlamak, artık onu paramparça etmiyordu. Jungkook videoyu kapattığında ekran bir anlığına kendi yansımasını gösterdi; solgun, yorgun ve geçmişle aynı odada sıkışıp kalmış bir yüz. Derin bir nefes aldı ama o nefes göğsüne tam dolmadı. Sanki boğazının tam ortasına görünmez bir yumruk oturmuştu; yutkunmak zor, konuşmak daha da zordu. İç çekti. Omuzları hafifçe düştü. Odanın dar duvarları üzerine doğru eğiliyormuş gibi geldi bir an. Tam o sırada kapı, neredeyse ses çıkarmamaya özen gösterircesine yavaşça aralandı. Taehyung başını uzattı. Koridordaki loş ışık arkasında bir çerçeve gibi duruyordu. “Uyumadın mı?” dedi alçak, uykulu ama yumuşak bir sesle. Uzun vardiyadan yeni çıkmıştı; gözlerinin altındaki hafif morluklar, günün ağırlığını ele veriyordu ama yüzündeki ifade hâlâ sakindi. Elinde iki karton bardak vardı; ince kapakların altından yükselen buhar, odanın soğuk havasına karışıyordu. Kahve ya da belki sıcak çikolata... Hangisi olduğunu söylemedi ama getirme nedeni paylaşmaktı anlaşılan. İçeri adım attı, kapıyı arkasından usulca kapattı. Jungkook yavaşça başını kaldırdı. Gözleri hâlâ yarı baygındı, zihni hâlâ birkaç dakika öncesinin görüntülerinde takılı kalmıştı. Ekrandan yeni silinen yüz, hâlâ gözlerinin önündeydi; Jaehyun’un gülüşü, sesi, güneş ışığında kısılmış gözleri... Gerçekle geçmiş arasındaki çizgi henüz yerine oturmamıştı. Bu yüzden düşünmeden, tartmadan, adeta bir kas refleksiyle “Daha uyumadım, Jaehyun.” diye fısıldadı. Hata... Büyük hata. İsmi söylerken sesi çok yavaştı, neredeyse nefesle karışmıştı. Ama odanın içinde yankılanışı, bir çığlık kadar sert oldu. Hava bir anda ağırlaştı. Taehyung’un adımları olduğu yerde kesildi. Elindeki bardaklardan biri hafifçe titredi; kapağın kenarından küçük bir damla sıcak içecek parmağına değdi ama o fark etmedi bile. Gözleri, Jungkook’un yüzüne kilitlendi. Şaşkınlık yoktu ilk anda. Daha çok, ani bir donakalma. Yüzündeki ufak gülümseme yavaşça soldu. Jungkook ne söylediğini bir saniye sonra fark etti. O tek saniye, uzayıp gitti. Dudakları aralandı, nefesi yarım kaldı. Yüzündeki renk yavaşça çekildi. Utanç, panik ve geçmişin ağırlığı aynı anda çöktü üzerine; sanki yıllardır üst üste koyduğu taşlar bir anda devrilmişti. Yerinden kalktı ani bir refleksle ve bir elini masaya bastırırken diğer elini avuç içi yere dönük bir şekilde havada tutty. “Üzgünüm... Şey... Sadece yorgunum,” dedi aceleyle. Ama sesi inandırıcı değildi. Ruhundan kaçmaya çalışan kırık bir parçanın sesi gibiydi; çatlak, savunmasız ve çıplak. Taehyung hemen cevap vermedi. Sessizlik aralarına yerleşti. Bu sessizlik bağırmıyordu, suçlamıyordu, sertleşmiyordu. Ama kaçılacak gibi de değildi. Taehyung’un bakışları Jungkook’un üzerinde değil, sanki onun arkasında, ulaşamadığı bir gölgede takılı kaldı. Elindeki bardaklardan birini yavaşça masaya bıraktı. Kartonun yüzeyi masaya değdiğinde çıkan o hafif ses, odadaki tek hareketti. “Umarım,” dedi sonunda, kelimeleri dikkatle seçerek, “ben onun boşluğunu doldurmaya çalışmıyorumdur. İsmimiz benziyor, onu hatırlatmama şaşmamalı.” Bu cümlede ne sitem vardı ne de kendini acındırma. Sadece gerçeği gören birinin sakin teslimiyeti vardı. Bir insanın, başka birinin kalbinde kendine ayrılan yerin ne olduğunu bilme ihtiyacı ve o yerin aslında bir başkasına ait olduğunu fark etmenin sessiz kırgınlığı. Jungkook cevap veremedi. Boğazı tekrar düğümlendi. Yutkundu ama düğüm çözülmedi. Gözleri masadaki sıcak içeceğe takıldı; kapağın kenarında ince bir buhar yükseliyordu. Burnunun ucuna kadar gelen gözyaşı, göz kapaklarının ardında asılı kaldı. Ağlamadı, ama ağlamamak da hafifletmedi onu. Taehyung bir adım geri çekildi. Bu geri çekiliş sert değildi; daha çok sınır çizmek gibiydi. “Yarın görüşürüz,” dedi sakin bir tonla. Ne kırgınlığını saklamaya çalıştı ne de büyüttü. Arkasını döndü. Kapıyı açtı ve çıktı. Koridordan gelen ışık bir an odaya doldu, sonra kapı kapandı ve her şey tekrar loşlaştı. Kapı kapandığında çıkan o hafif tıkırtı, odanın içinde beklenenden daha uzun süre asılı kaldı. Jungkook başını kaldırmadı hemen. Sanki kapının yeniden açılma ihtimalini dinliyormuş gibi birkaç saniye öylece durdu. Ama koridordan gelen ayak sesleri uzaklaştı, floresan ışıkların uğultusu tekrar baskın hale geldi. Oda yeniden sadece ona ve yalnızlığa aitti. Taehyung, ardında görünmeyen ama hissedilen bir gölge bıraktı; yarım kalmış bir cümle gibi. Jungkook odada tek başına kaldı. Bu yalnızlık o geceye özgü değildi. Yıllardır tanıdığı bir histi bu. İnsanların ortasında bile onunla yürüyen, sessiz ama inatçı bir gölge. Sadece bu kez, o gölgeyi tetikleyen başkası değildi. İsmini yanlış söyleyen oydu. Geçmişi bugünün içine taşıyan oydu. ve en ağır olan da buydu: Bu defa suç, tamamen kendisine aitti. Göğsü ağrıdı. İçine çektiği hava ciğerlerine tam dolmuyor, yarım kalıyordu. Ellerini yüzüne götürdü, avuç içlerini gözlerinin üzerine bastırdı. Sıcaklık, göz kapaklarının arkasındaki yanmayı bastırmaya yetmedi. Az önceki an zihninde tekrar etti. Taehyung’un odaya gelişi, duruşu... Sorduğu soru, ardından yanlış bir isimle aldığı cevap sonrası solan gülümsemesi... Elindeki bardağın hafif titremesi... Ardından kurduğu cümle bir suçlama değildi. Bu yüzden daha çok acıtmıştı. Jungkook önce yerine oturdu, ardından yavaşça öne eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. Parmakları birbirine kenetlendi. Tırnaklarının avuç içine battığını hissetti ama o küçük fiziksel acı, içindeki karmaşayı düzenlemeye yetmiyordu. Telefon hâlâ elinin yanındaydı. Ekranı kararmıştı ama dokunsa yine aynı yüz belirecekti. Jaehyun’un gülüşü. Geçmişte kalmış bir bahar günü ve nicesi. Bir insanın hayatından gitmesiyle, ondan geriye kalan şeyler aynı hızda silinmiyordu. Bunu çok iyi biliyordu. Ama bir başkasını incitecek kadar taşımaya devam etmek... İşte bu, kaçamadığı bir gerçekti. Ayağa kalktı. Oda bir an başının etrafında döndü; yorgunluk, uykusuzluk ve bastırılmış duygular birbirine karışmıştı. Masanın üzerindeki sıcak içeceğe baktı. Taehyung’un getirdiği bardak hâlâ buhar çıkarıyordu. Kapaktaki küçük delikten yükselen ince çizgi, odanın soğuk havasında kıvrılarak kayboluyordu. Elini uzattı. Bardağı aldı. Parmak uçlarına yayılan sıcaklık, beklemediği kadar gerçekti. Küçük ama somut. Birinin onu düşünerek getirdiği bir şeydi bu. Geçmişten gelen bir şey değil. Şimdiye ait olan bir sıcaklıktı. Bir yudum aldı. İçecek hafif tatlıydı; kahve değildi, büyük ihtimalle sıcak çikolataydı. Taehyung’un seçimi. Jungkook’un kahveyi fazla sert içtiğini bildiği için mi, yoksa sadece o an canı öyle istediği için mi? Bilmiyordu. Ama o küçük ayrıntı göğsünde başka bir ağırlık yarattı. Sandalyeye tekrar oturdu. Başını arkaya yasladı ve gözlerini kapattı. İçinde iki ayrı zaman kavga ediyordu. Biri çoktan bitmiş ama iz bırakmıştı. Diğeri henüz başlamaya cesaret edemiyordu. “Ben ne yapıyorum?” diye fısıldadı kendi kendine. Sesini duyan olmadı. Taehyung’un yüzü gözlerinin önüne geldi bu kez. Kapıda durduğu an. Sakin ama mesafeli bakışı. O geri çekiliş. Jungkook ilk defa, birini kaybetmenin sadece ölümle olmadığını düşündü. Bazen yanlış bir kelime, yanlış bir isim de aynı etkiyi yaratabiliyordu. Bunun dışında geçmişte yaşadığı terkedilişte bir kayıptı. Telefonu eline aldı. Ekranı açtı. Bir süre Taehyung’un ismine baktı. Mesaj kutusunu açtı, parmakları klavyenin üzerinde durdu. "Özür dilerim." Yazdı. Sildi. "Yorgundum." Yazdı. Sildi. Hiçbiri yeterli değildi. Çünkü mesele yorgunluk değildi. Ekranı kapattı. O an anladı ki, affetmekle unutmak arasındaki farkı başkasına anlatmak kolaydı. Ama kendine uygulamak çok daha zordu. Jaehyun’u affedememişti belki. Gidişini, eksikliğini, yarım kalmışlığını. Ama onunla yaşadığı o hayatı hâlâ içinden söküp atamamıştı ve sökmeden yeni bir şey inşa etmeye çalışmak, temeli çatlak bir binada yaşamaya benziyordu. Dışarıda bir ambulans sireni çaldı. Ses, gecenin içini yararak geçti. Jungkook gözlerini açtı. Hastane hâlâ çalışıyordu. Hayat hâlâ devam ediyordu. Acılar durmuyordu, nöbetler bitmiyordu, insanlar sevmeye ve kaybetmeye devam ediyordu. Derin bir nefes aldı. Bu kez biraz daha doluydu. Masadaki bardağa tekrar baktı. Ardından kapıya. "Yarın görüşürüz," demişti Taehyung. Yarın... Jungkook başını hafifçe salladı. Belki yarın, kaçmak yerine kalmayı denemeliydi. Belki yarın, bir ismi doğru söylemekle başlamalıydı her şeye. O gece, odasında tek başına otururken ilk kez şunu kabul etti, geçmiş hâlâ içindeydi. Ama geleceğin kapısını kapatmak zorunda değildi. Sadece, o kapıyı açmadan önce ellerini titremeden uzatmayı öğrenmesi gerekiyordu. Kapı kapandığında Taehyung bir an olduğu yerde kaldı. Elini hâlâ kapı kolunun üzerinde tutuyordu; sanki geri dönüp dönmemek arasında asılı kalmıştı. Koridorun beyaz ışıkları yüzünü daha solgun gösteriyordu. İçeriden gelen sessizlik, kapının ardında kalmış bir cümle gibi ağırdı. Nefes verdi. Yavaşça. Kontrolünü kaybetmemek için değil, zaten kaybetmemişti, ama içindeki o ani sarsıntıyı yerine oturtabilmek için... Adımlarını attı. Zemin, gece temizliğinden kalma hafif nemli bir parlaklığa sahipti. Ayakkabılarının çıkardığı düzenli ses, koridorun boşluğunda yankılandı. Elindeki diğer karton bardak hâlâ sıcaktı; Jungkook için getirdiğinin aynısı. Onu çöpe atmadı. Sıkıca tutmadı da. Sadece taşıdı. “Jaehyun.” diye fısıldadı. İsim aynı zamanda zihninde yankılandı. Kıskançlık değildi hissettiği şey. Daha çok yerini bilmenin verdiği netlikti. Bir başkasının hikâyesinde figüran olmak istemiyordu; ama kimsenin iyileşmemiş bir yarasının üzerine de adım atmak istemezdi. Jungkook’un yüzünü getirdi gözleri önüne. O anki boşluğu. Söylediğini fark ettiği saniyedeki çöküşü. Bu bir suç değildi. Bu, taşınan bir yasın refleksiydi. Asansörün önünde durdu. Düğmeye basmadı. Camdan dışarı bakmak için adım attı öne doğru. Gece, hastanenin önündeki ağaçların dallarını hafifçe sallıyordu. Ambulans girişinin kırmızı ışıkları arada bir yanıp sönüyor, zemine soluk bir renk bırakıyordu. Taehyung alnını soğuk cama dayadı bir an. Gözlerini kapattı. Kendine dürüst olmaktan kaçmadı. Evet, canı yanmıştı. İsmi yanlış söylenen taraf olmak, insanın içinde görünmez bir çizik açıyordu. Ama o çizik, Jungkook’a karşı bir öfke üretmiyordu. Daha çok bir mesafe talep ediyordu. "Ben onun yerine gelmedim," diye düşündü. "Ve bir yara bandı olmamalıyım." Arkasını döndü camdan uzaklaşmak için, sonra yavaşça yürümeye devam etti. Doktorlar odasının önünden geçti, ışıklar kısılmıştı. Hemşire istasyonunda iki kişi fısıldaşarak nöbet devrediyordu. Hayat sürüyordu. Onun kalbi ise biraz daha dikkatli atmaya başlamıştı. Elindeki bardağa baktı. Kapağını açtı, küçük bir yudum aldı. İçecek ılımıştı. Tatlıydı. Jungkook’un sert kahvelerine karşılık, o bilinçli olarak yumuşak bir şey seçmişti. Belki küçük bir denge olsun diye. Hafifçe gülümsedi. O denge, henüz kurulmamıştı bile. Telefonunu cebinden çıkardı. Ekran karanlıktı. Jungkook’tan mesaj gelmemişti. Gelmesini de beklemiyordu aslında ama ihtimaller için düşünmüştü. Özür cümlelerinin çoğu, yaşanan şeyi hafifletmezdi; sadece daha görünür kılardı. Taehyung bir açıklama istemiyordu. Açıklamanın arkasındaki gerçeği zaten görmüştü. Merdivenlere yöneldi. Asansör yerine basamakları tercih etti. Her adımda zihni biraz daha berraklaşıyordu. Kendine şunu sordu: Kalacak mıyım? Bu soru Jungkook’la ilgiliydi ama cevabı Taehyung’a aitti. Birini sevmek, ya da sevmeye yaklaşmak, bazen sabır gerektirirdi. Ama sabır, kendini yok saymak demek değildi. O, bir boşluğu doldurmak için orada olmayacaktı. Bir yasın yerine geçmek için değil. Yan yana durulabilecek bir gün varsa, o gün içindi. Alt kata indiğinde durdu. Cam kapıdan dışarı baktı. Gece serindi. Şehrin ışıkları uzakta titriyordu. İçinden geçen duygu netti: Kırgın ama güçlü. Kırılmış ama küçülmemiş. “Yarın,” diye mırıldandı kendi kendine. Eğer Jungkook gerçekten şimdiyle yüzleşmeye hazırsa, o da orada olacaktı. Ama eğer geçmiş hâlâ kapının önünde nöbet tutuyorsa, Taehyung içeri zorla girmeyecekti. Omuzlarını dikleştirdi. Derin bir nefes aldı. Sonra nöbet odasına doğru yürüdü. Adımları sakindi. İçinde fırtına yoktu. Sadece, sınırlarını bilen bir adamın sessiz kararlılığı vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.