Limandaki o kanlı çatışmanın ve kıl payı atlatılan felaketin ardından karanlık sokaklar yerini yavaş yavaş gecenin derin sessizliğine bırakıyordu. Şehir, iki büyük kartelin kapışmasından çıkan çatışma seslerinin ardından suskunluğa bürünmüştü.
Nergis, baygın haldeki Menekşe’yi zorlukla arabaya bindirdikten sonra güvenli bir noktaya çekip arkadaşının kendine gelmesini beklemişti. Menekşe gözlerini açtığında başındaki zonklama devam ediyordu ama zihni biraz olsun berraklaşmıştı. Travmasının getirdiği o ağır kriz, limandaki zaferlerini gölgelemiş olsa da düşmanın geri püskürtülmüş olması tesellileriydi. Nergis, arkadaşının bu halini gördükçe endişeleniyor ama bir yandan da olayların arkasındaki detayları zihninde birleştirmeye çalışıyordu. Menekşe’yi eve yakın bir sokakta indirdi.
Menekşe, adımlarını zorla atarak eve doğru yürüdü. Üzerindeki barut kokusunu, annesinin fark etmeyeceği şekilde hafifletmek için yol boyunca rüzgara karşı yürümüştü. Anahtarıyla kapıyı sessizce açıp içeri girdi. Yüzündeki ve bedenindeki yorgunluk her halinden belliydi. Tek istediği odasına çıkıp yatağına devrilmekti.
Tam merdivenlere doğru bir adım atmıştı ki dış kapı tekrar açıldı.
Gelen Karan’dı.
Karan da en az Menekşe kadar bitkin görünüyordu. Ceketini kolunun üstüne atmış, gömleğinin üst düğmelerini açmıştı. Limanda ellerinden kaçırdıkları o gizemli "Menekşe" kod adlı lider yüzünden bütün gece adamlarına ter döktürmüş, üstüne bir de çatışmanın yorgunluğu eklenmişti.
İkisi merdivenlerin hemen başında göz göze geldi. İki amansız düşman, aynı çatının altında, üstelik birbirlerinin gerçek identity’sinden habersiz bir şekilde yorgunluktan ayakta durmakta zorlanıyordu.
Karan, Menekşe’nin bu saatte ve bu halde merdivenlerde olmasına hafif bir kaş çatmayla baktı. "Sen hâlâ uyumadın mı 'küçük kardeş'? Yoksa banyonu bitiremedin de beni mi bekledin?" dedi, sesindeki o ukala ama bitkin tonla.
Menekşe, başındaki ağrıya rağmen ters bir bakış fırlattı. "Senin o saçma esprilerini dinleyecek takatim yok Karan. Siktir git odana," dedi.
Karan hafifçe kıkırdadı ama bu gülüş bile yorgunluğundan dolayı yarım kaldı. "Ağzın çok bozuk. Baran babam duysa seni evden aforoz eder," dedi merdivenlerden yukarı adım atarken.
Menekşe de onunla aynı anda basamakları çıkmaya başladı. İkisi omuz omuza, yan yana basamakları tırmanırken adeta iki yürüyen enkaz gibiydiler. Normalde birbirlerinin boğazına sarılacak olan bu iki insan, gecenin bu saatinde sadece yatağa ulaşma derdindeydi.
Karan odasının kapısına vardığında durdu, Menekşe de kendi odasının kapısını açtı. Karan tam bir şey söylemek için arkasını döndüğünde, ayağı koridordaki küçük halının kenarına takıldı. Dengesini kaybetmemek için refleksle Menekşe’nin kapı koluna tutundu. Ancak kapı açılınca Karan içeri doğru sendeleyerek Menekşe’nin üzerine devrilir gibi oldu.
Menekşe, refleksle silahına davranacak gibi elini beline attı ama son anda kendini durdurup Karan’ı göğsünden sertçe itti. "Sakar herif! Ne yapıyorsun sen?!" diye fısıltıyla bağırdı, evdekileri uyandırmamak için.
Karan doğrulurken hafifçe sırıttı, ama gözlerini bile tam açamıyordu. "Kusura bakma, odan bana doğru koştu," dedi esneyerek. "Ayrıca beline ne koydun sen öyle? Korse falan mı giyiyorsun, taş gibi sertti."
Menekşe, belindeki silah kılıfının fark edilme ihtimaliyle bir an buz kesti ama bozuntuya vermedi. "Sana ne be! Getirtme beni oraya, yürü git odana!" dedi ve Karan’ı koridora doğru itip kapıyı yüzüne pat diye kapattı.
Karan kapının dışında birkaç saniye durdu, kendi kendine başını salladı. "Bu kız tam bir tımarhanelik," diye mırıldanarak kendi odasına geçti.
Her ikisi de üzerlerindeki ağır kıyafetleri çıkarmakla uğraşmadan kendilerini yataklarına bıraktı. Zihinlerinde büyük planlar, yeraltı dünyasındaki savaşlar ve düşmanlıklar vardı ama gecenin ve günün getirdiği o devasa yorgunluk, her iki lideri de birkaç dakika içinde derin bir uykuya teslim etti.