O akşam Mürşide Hanım’ın odaları dolaşma saati yaklaştığında, çocuklar oturup saatlerce sohbet ettikleri kömür çuvallarından kalkıp odalara dağıldılar. Senem üzerinde Ahmet’in montunu unutmuş, içinde kaybolduğu koskoca montla odasına girmişti. Sinem onu görünce kafası karıştı. O mont Ahmet’in değil miydi?, diye düşündü ama birkaç kere yeltendiyse de sormadı. Sude odanın içinde yatmaya hazırlanmak için oradan oraya yürürken Senemle konuşmak içinden gelmedi.Sude dişini fırçalıyor bir taraftan da başucundaki komidinine koyduğu kremleri ve maskeleri karıştırıyordu. Kararsız görünüyordu, bir süre komidinin önünde diz çökerek düşündü en sonunda karar vermiş olacak eline mavi küçük bir tüp, üzerinde kocaman yeşil bir zeytin resmi olan krem kabını ve birkaç maskeyi alıp banyoya gitmek için ayağa kalktı. Tam o sırada ona bakan Senemle göz göze geldiler. Senem gözünün içine bakıyor ama tek kelime etmiyordu. Gözlerini kaçırdı, tam bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki Sude onu dinlemeden hemen yanından geçip, tuvalete girip kapıyı kilitledi. Senem üzerindeki kıyafetleri çıkarıp dalgın dalgın üzerine pijama takımını giyindi. Altında küçük kırmızı çilekler, üzerinde ise beyaz renginin üstünde kocaman kırmızı bir çilek olan yumuşacık bir takımdı. Pencerenin önündeki kalorifere gidip yanındaki mindere oturdu, bacaklarını kendisine çekip bir kolunu üzerlerine koydu ve başını yavaşa koluna yasladı, diğer koluyla da ensesini ovalıyordu. Derin nefesler alıp durdu. Sinem onun bu hallerine ne tepki vereceğini bilemiyordu oysa Senem, kız ne zaman kendisini kötü hissetse onu neşelendirmenin yolunu buluyordu. Aynısını yapamayacağı için suçluluk duydu. Kızın yanına gidip diğer mindere oturdu ve kafasını kalorifere yasladı. Hiç konuşmadılar. Sude en sonunda tuvaletten çıktığında yüzü bembeyaz parlıyordu, kendisine çok güzel bakıyordu. Kızları görmezden gelip üst ranzadaki yatağına çıktı ve kızların hala uyanık olduğunu görmesine rağmen hiç sormadan ışığı kapattı. Kızlar karanlıkta sakince oturmaya devam etti ve o gün, o odada hiç kimse ses etmedi. Ahmet odaya girdiğinde ne kadar üşüdüğünü fark edip dışarıda giydiği kıyafetleri çıkarmadan üzerine bir kazak geçirerek kaloriferin önüne gitti ve ellerini peteğe yasladı. Sanki petek yetmiyor gibi sürekli elini petekten çekip birbirine sürtüyor, üflüyor daha sonra tekrar peteğe yaslıyordu. Mete başını yorganın altından çıkarmış oğlanı dalgın dalgın izliyordu. Ahmet arkadaşını fark ettiğinde hafifçe gülümsedi. Mete boş boş yüzüne bakıyordu, ağır ağır kafasını salladı. Ahmet arkadaşının bu hallerini biliyordu. Canı yanıyordu, anlıyordu ama yakında, Mertle yaşadığı olay yüzünden, kimsenin acılarını, üzüntülerini kendileri söylemeyi tercih etmedikleri sürece ısrar etmemeyi zorda olsa öğrenmişti. Eğer Mete onunla konuşmak istiyorduysa konuşurdu. Ona ısrar etmeyecek ya da konuyu açmaya çalışmayacaktı. Gözlerini odada gezdirdi, Mert’i arıyordu. Çocuk sırtını dönmüş yatıyor hiç ses etmeden uzanıyordu. Sürekli sağa sola dönüp kıpırdanıyor oluşundan uyumadığı anlaşılıyordu. Mete yorganı yavaşça üzerinden atıp doğruldu, üzerinde hala sabahki okul üniforması vardı. Kaloriferin yanına yastığını götürdü ve Ahmet’in hemen yanı başına oturup bacaklarını kendisine çekti, yanağını bacağının üzerine yaslayıp yandan yandan Ahmet’i izledi. Ona sormasını bekliyordu, hep sorardı. Ama bu sefer Ahmet sadece çocuğun yüzüne bakmakla yetinmişti. İkisi de gülmüyor, konuşmuyordu. Bakışma sürdükçe sürdü. Mete arkadaşının sormayacağını anladığında önüne dönüp tuvaletin kapısından içerisini izlemeye başladı. Sorsa anlatmak istemeyecekti ama sormadığında da kendisini eksik ve yalnız hissetti. Çocuk ona nasıl olduğunu sordukça önemsendiğini hissettiğini daha yeni fark ediyordu. Ama konuşmak istemiyordu. Utanıyordu. Belki de utandığımı tahmin ettiği için sormuyordur, diye düşündü. Kafasını Azra’dan uzaklaştırmak istiyordu. Başka bir şey düşünmek, iyi hissetmek istiyordu. Nedenini bilmese de, onu hiç ilgilendirmese de Azra için suçluluk duyuyordu. Senem gerçekten yapmış olabilir miydi? Olamazdı bundan emindi. O halde Azra neden böyle düşünüyordu. Hepiniz aynısınız, bu cümle ona ne kadarda acı veriyordu böyle. Bir insanın sadece iki kelimeyle bu kadar canını yakabileceğini hiç bilmezdi. “Azra benden nefret ediyor.” Hiç düşünmeden bir çırpıda dili çözülüvermişti. Çocuğun bu kadar açık konuşmasına kendisi de, arkadaşı da şaşırdı. “Azra’nın ne düşündüğü önemli değil.” Ahmet’in sesi keskin, kendinden emindi. Kalbi taştanmış gibi, kızın söylediklerini hiç umursamamış gibi konuşuyordu. “Azra’yı seviyorum.” Çocuğun gözleri doldu. Yine iki sözcük, canını yakan iki sözcük daha. “Azra sana uygun değil, seni mutlu etmeyecek. Unut onu anlasana başka dünyaların insanısınız.” Ahmet, Mete’yi her zaman Azra konusunda desteklemiş, beraber olmamaları için bir sebep olmadığını söylemişti. Azra’nın Mete gibi biriyle çıkacağına inandığını söyleyen tek kişiydi ama şimdi o da çocuğa bunları söylüyordu. Kardeşi bile artık Mete’ye inanmıyordu. Bu cümleler karşısında Mete ezildi, konuşamadı, kalbi derin bir acıyla sızladı. Nefesini toparlamaya dolan gözlerini akıtmamaya uğraştı. Bu sefer kafasını çevirmedi, kaçmak istemiyordu. Tek kelime dahi etmedi. Ahmet arkadaşının yüzünü yandan bir bakışla inceledi. Kafasını eğmiş, bağdaş kurduğu bacakları üzerindeki ellerini sıkıca yumruk yapmıştı, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Ahmet çok sert konuşmuştu belki ama bunun gerekli olduğunu düşünmüştü. Bu Mete için en iyisiydi. O sırada bahçeden bir feryat duyuldu. Kadının biri çığlık çığlığa bağırıyordu.
Bölüm 18
18.BÖLÜM
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.