“Neden konuşmuyorsun?” Durdu. “Neden konuşmuyorsun?” Bu sefer sesi titredi. “Mete lütfen böyle yapma.” Büyük bir lokmayı yutarcasına güçlüce yutkundu. “Buradan çıkacaksın.” Akşam yemekhane oldukça sessizdi. Bütün yemekhane çatal kaşık sesleriyle çınlıyordu. Özellikle bir masada hiçbir çocuğun ağzını bıçak açmıyordu. Ahmet önündeki kuru fasulye tanesiyle bir oyana bir buyana oynuyor bir türlü ağzına sürmüyordu. Pilavı sulu yemeğin içine kaşık kaşık yavaş ve dikkatlice kattı, daha sonra aynısını yoğurt içinde yaptı. Teker teker her kaşığı damla damla döküp tek bir tabakta birleştirdi. Çatalını aldı ve bütün tabağı dairesel hareketlerle karıştırdı, bir sağa bir sola, gözlerini yemekten ayırmıyordu. Masadaki diğer çocuklarda ağızlarına bir şey sürmüyor dalgın dalgın Ahmet’in ne yaptığını izliyorlardı. “İştahım kaçtı.” dedi Mete ve tabağını karşısında oturan Ahmet’e doğru ittirdi. Ahmet gözlerini yemeğinden ayırıp kısa bir süre arkadaşını inceledi. Gözlerinin beyazları kırmızı kırmızı ve altları torba torba şişti. Yine okul çıkışı takımın antrenmanı vardı. Ahmet her zamanki gibi arkadaşını beklemiş daha sonrada beraber yürümüşlerdi, bütün yol hiçbir şey konuşmamışlardı. Mete’nin gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Hızlı hızlı siliyor, belli etmek istemiyor, hep kafasını başka taraflara çeviriyor olsa da Ahmet görüyor, anlıyordu. Ama hiç sesini çıkarmadı. Dört çocuğun hepsi dolu tabaklarını çöp kutusuna boşaltıp erkenden, her gece uyumadan önce gittikleri salona ya da kütüphaneye uğramadan, odalarına dağıldı. Mete üzerindekileri çıkarmadan kendisini yatağa fırlatıp kalın yorganın altına girdi. Hiç sesi soluğu çıkmadı. Bu alışılmışın dışındaki duruma şaşıran Mert, Ahmet’in yanına gelip “Ona ne oldu?” diye sordu. Ahmet, sormasına şaşırarak başta bocalamış olsa da daha sonra sakince olayı kulağına fısıldadı. Mert, anladım anlamında ağır ağır kafasını salladı ve hiçbir şey söylemeden tuvalete gitti. Ahmet’in canı sıkılıyordu. Uyumak için daha çok erkendi, keyifsizdi, hiç umursamadığı bir insan dahi olsa sırf yetim oldukları için kötülenmiş olmak içinde, derin bir yerlerde canını yakmıştı. Ne demişti o? Hepiniz aynısınız. Odadan çıkıp gidecek bir yerler aradı. En sonunda kendisini her kötü hissettiğinde gittiği yerde buldu. Bahçenin arkasındaki kömür çuvallarının olduğu yer. Başta, en son gittiğinde hoşuna gitmeyen birtakım olaylar yaşandığı için gidesi gelmese de koskoca Ev’de kendisini sakince dinleyebileceği daha iyi bir yer aklına gelmedi. Gecenin soğuğu yüzüne vurunca montunun şapkasını iyice yüzüne doğru çekiştirdi. Elleri buz gibi olmuşlardı, eldiven almadığına çok pişman oldu. Elleri çok üşürdü ve bundan nefret ederdi. Ellerini birbirine hızla sürterken geri dönmeyi düşünüyordu ki onu gördü. Senem. Ağır adımlarla oturduğu çuvala yaklaşıp yavaşça yanına oturdu. Kız yanına birisinin yaklaştığını çok sonra fark etmiş olacak ki korkuyla sıçrayıp hızlı hızlı gözlerini silmeye uğraştı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. “Selam.” dedi. Gözleri her an akmaya hazır gözyaşlarıyla dolu dolulardı. Yanakları ve burnu soğuktan kıpkırmızı olmuşlardı. Ahmet kızcağızın üzerine hiçbir şey almadığını fark etti, titriyordu. Üzerindeki koyu yeşil rengindeki kalın montunu kızın sırtına geçirdi. Senem ne olduğunu şaşırmış bir vaziyette çocuğun yüzüne bakıyordu. Ahmet gülümsedi. O gülümsediğinde kızın içini az biraz bir sıcaklık kapladı. Ona verilen montun kollarını dikkatlice geçirdi, fermuarı en sonuna kadar çekti. Yumuşacık ve kocamandı, neredeyse içinde kaybolacaktı. Ahmet kızın bu haline kısık bir sesle kıkırdadı. Senemde şaşkın şaşkın gülümsüyordu. Ama çok kısa bir süre sonra gülümsemesinin yerini akan gözyaşları bürüdü. Pembe yanaklarından ardı sıra kesilmeyen gözyaşları durmadan akıyorlardı. Ahmet ne diyeceğini bilemedi. “Sen yapmadın.” diyebildi. Demek Azra’nın dediklerini o da duymuştu. Kendinden emin sesi kızı daha da yaraladı. Utancından yok olmak istedi, kafasını gökyüzüne çevirdi ve hıçkırıkları yükseldi. Omuzları her hıçkırışında güçlüce inip kalkıyor adeta sarsılıyordu. Ahmet kıza sıkıca sarılmak için kollarını açmıştı ki kız onu güçlüce ittirdi. “Yapma!” Bağırdı, Ahmet’in kafası karışmıştı, hemen kendisine çekidüzen verip önüne döndü. İçinden nedenini bilmediği bir utanç duygusu yükseldi. “Sen yapmadın biliyorum. Merak etme ben sana inanıyorum, kimse inanmayacak dahi olsa ben, biz sana inanırız. Seni herkesten iyi tanıyoruz. O Azra’ya da ağızının payını-“ “Ahmet ne olur sus artık!” Çığlığı göğü yardı, çocuğun omuzuna attığı her yumrukta kızın kalbini. Sus artık!, giderek alçalan sesi ve güçsüzleşen elleriyle durmadan söylediği tek söz buydu. Duymak istemiyordu. Çocuğun her sözcüğü onun kalbindeki açık yaraları daha da kanatıyor, durmadan akıtıyordu. Çocuğun susması neyi değiştirirdi? Küçük bir kızın hayallerini geri getirir miydi? Senem’in içindeki suçluluğu yok edebilir miydi? O halde burada durmasının ne anlamı vardı? Senem neden ona gitmesini söylemek yerine susturmaya çalışıyordu? Teselli arayacak yüzü yoktu. Olmamalıydı. Çocuğa sıkıca sarıldı. “Ben yaptım. Özür dilerim ben yaptım!” Bu sefer çocuk kıza sarılmadı, ittirmedi onu sıkıca tutan elleri üzerinden çekmedi ama sarılmadı da. İnanamadı. “Nasıl yaparsın?” Sesindeki hayal kırıklığı kızın son kalan ayakta kalma arzusunu da yok etti, kendisini çocuğun kollarına daha sıkı sarılırken buldu. Teselli aramamalıyım, kendisine söylediği buydu ama nasıl yapacaktı. Kendi başına nasıl bu acının üzerinden gelebilirdi? Azra nasıl gelecekti? Bu düşünceyi zihninden fırlatıp atmak, kürekle köklerini kazımak istedi ama elinden hiçbir şey gelmedi. Ahmet sarıldı ve yine sordu. “Neden yaptın?” Bu sefer sesindeki hayal kırıklığı yerini yumuşak ve ne derse desin anlayışla karşılayacağını hissettiren o sese bıraktı. Senem boğazına takılan koskoca yumruyu yutup titreyen dudakları ve sesiyle konuşmaya, derdini anlatmaya çalıştı. “Ben… sanırım…” Her kelimenin arasında yutkunuyor titreyen sesini dizginlemeye çalışıyordu. Fark etmeden tırnaklarını çocuğun omuzuna geçirmeye başladı. “Kıskandım tamam mı!” Derin bir nefes aldı ve tek nefeste konuştu. “Ve biliyordum. Bizden nefret ettiğini, Sude’yi bize karşı doldurup dedikodumuzu yaptığını biliyordum işte. Kesin Mete’nin arkasından da neler neler diyordur. Onu hak etmiyor!” “Diyordur demek olmaz ama Senem. Kafanda sürekli kesin böyle kesin şöyle yapmıştır dediğin için kendi kendini doldurmuşsun. Bunu çok yapıyorsun daha önce bunun yanlış olduğunu söylemiştim.” Kızın yüzünü omuzundan çekip gözünün içine bakarak konuştu. "Azra bizi sevmiyor hatta Sude’ye bizden uzak durmasını söylüyor olabilir ama bu Azra’yı kötü birisi yapmıyor. Ben eminim ki başına gelenlerin senin yüzünden olduğunu düşünmese asla bizden nefret etmiyordu.” Yüzü yumuşadı. “Ki başına gelenler hakkında yanılmıyormuş.” Son cümlesi Senem’in dolu gözlerini pınarlarından tekrar taşırdı. Bu sefer daha yavaş daha sakindi, yüzünü ellerine gömdü. “Benim yüzümden Mete’den nefret edecek.” Ahmet bu sözünü yalanlamadı eğer kızı bunca sene biraz olsun tanıdıysa o da hiçbir şekilde düşünmediği bir şeyi söylemediğiydi. “Yapacak bir şey yok.” Cümlesi keskin, hisleri anlaşılmazdı. Gerçekten ellerinden gelen bir şey yoktu. Azra kindar ve inatçı bir kızdı. Hissettiklerini asla unutmayacaktı. Herkes mükemmeliyetçi olduğunu da çok iyi biliyordu ama Ahmet şarkı söylemeyi bırakacağını düşünmüyordu, ona göre tepkisi oldukça aşırı ve gereksizdi. Kimseyi bu kadar üzmeye gerek yoktu ama tabii ki bu Senem’i haklı yapmıyordu. Parmaklarıyla yavaşça kızın yanaklarındaki gözyaşlarını sildi, ellerinin üşümesini umursamıyordu. Senem gözlerinin içine, derinlerine bakıyordu. O sırada kız hayatında hiç hissetmediği birtakım kıpırtılarla içi biraz heyecan ve yoğun bir sıcaklıkla doldu.
Bölüm 17
17.BÖLÜM
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.