Ertesi gün akşama doğru Mürşide Hanım’ın izniyle karanlık oda cezaları bitti. Artık sadece bir hafta Ev’i temizleyeceklerdi. Zor kısım bitmişti. Karanlık oda Mete’nin zamanında çok çok gecelediği pek bir özelliği olmayan sadece karanlık bir odadan ibaretti. Mete haylaz bir çocuk olarak büyümüştü ne işler karıştırırsa Ahmet de bir şekilde haylazlıklarına karışıyor ikisi beraber günlerce odada yalnız başlarına kalıyorlardı. Mete orada yalnız başına kaldığında çok korkardı. Sanki kötü insanlar gecenin bir yarısı kapıyı açacak ve ona kötü şeyler yapacaklar gibi gelirdi ama bu hiçbir zaman başına gelmemişti. Ahmet olduğunda ise birkaç saat üzülüp, birbirlerini suçlayıp kavga etseler de birkaç saat sonra iki çocukta kavga etmekten yorulur ama uyumaya da korktuklarından sabahlara kadar konuşurlardı. Sohbet çoğu zaman manasız yerlere gitse de, Mürşide Hanım’ın çok sinirli oluşunu her karanlık odada kalışlarında konuşurlardı, bu onları susturmazdı. En ufak sessizlik içlerini ürpertirdi. Mete bazen riskli bir şey yapacağı zaman, uyku vakti geçtikten sonra atıştırmalık zararlı bir şeyler yemek gibi, sırf yalnız kalmamak için Ahmet’i de ikna eder ikisinin de ceza almasına sebep olurdu. Ama büyüdükçe çocuklar böyle şeyler yapmamaya başladı, yapacaklarsa bile yakalanmamayı öğrenmişlerdi. Çok uzun zamandır karanlık odaya gitmemişlerdi. Mert için ise bu ilkti. Bütün gece hiç konuşmadılar. Mete birkaç sefer özür dilemeye yeltendiyse de canı bu kadar çok yanıyorken ilk özür dileyen olmayı kendisine yediremedi ve sonrasında da başka şansı olmadı zaten, Mert çoktan sırtını dönüp yatmıştı. Ahmet çocuklar odaya döndüklerinde kapının önünde ayakta dikilir vaziyetteydi. Kollarını birbirine bağlamış, kaşları çatılmış, yüzü hiç olmadığı kadar gerilmişti. Gözleri hangisine önce bakacağını şaşırmış vaziyette göz bebekleri oradan oraya kayıyordu. Mete onu böyle gördüğünde içini huzursuz bir pişmanlık kapladı. Ağzında birkaç sözcük geveledi, ne diyeceğini bilemedi. Sanki sözcükler ağızında çiğ et gibi dönüp duruyor asla yutulmuyor ya da tükürüp atılmıyordu. Mete eti ağzında bırakmayı seçti. “Neden?” Tek bir sözcük. Boş odadaki tek ses Ahmet’in sessizlikte inleyen sesiydi. Titredi.“Neden?” Bu sefer gözleri Mert’e kenetlenmişti. Mert doğrudan gözlerinin içine bakıyor, ‘pişman değilim’ dercesine hiç kaçırmıyordu. Ahmet ona tiksinti ve acıyla baktı. “Sana hiçbir zararımız dokunmadı.” Sesi tükenmişti. “Seninle iyi anlaşalım istemiştim.” Mete’ye döndü. “İkimizde istemiştik.” Tekrar Mert’e döndüğünde bir daha gözerini hiç kaçırmadı. “Ama sen bize fırsat vermedin. Vermiyorsun. Neden böyle yapıyorsun? Kim senin gibi birisiyle yaşayabilir!” Son cümlesiyle Mert’in gözlerinden bir anlığına acıyla dolu duygular geçer gibi oldu ama hemen gözlerini kapattı. Yumruk yaptığı ellerini yavaşça açtı, arkasının dönüp kapının kulpunu kavradı ve arkasına bir kez dahi bakmadan odadan çıktı. Mete bir şeyler söylemeye çalıştı; “Ahmet aslında ben baş-“ Ahmet onu dinlemeden elini havaya kaldırıp durmasını işaret etti. Mete cümlesini bitirmeden konuşmayı bıraktı. Kafasını yere eğdi. Ahmet’in zamanında onun haylazlıklarını bırakması gerektiğiyle ilgili yaptığı konuşmasını hatırladı. En son ciddi bir şekilde kavga ettiğinde onu karşısına almış, adam gibi konuşmuş, endişelendiğini söylemişti. Bu sırada gözleri dolmuş ağlamamak için yüzünü başka taraflara çevirip durmuştu. Ahmet hep Mete’nin arkasını toplayan, açıklarını örten, aynı yaşta olsalar da bir nevi koruyucu abisi olmuştu. Mete ona içten bir söz vermiş. Kavga etmekten bıkmış usanmış, bir daha da öyle işlere bulaşmamıştı. Düne kadar. Ahmet hiçbir şey söylemeden sinirle odadan çıktı; Mete ise tertemiz, toplu odada kendisiyle baş başa kaldı. Ahmet, Mert’i onun göremeyeceği bir mesafeden sessizce takip etti. Çocuğun kimsenin olmadığı bir yerlere kaybolacağını biliyordu. Tahmin ettiği gibi de oldu. Mert Ev’in arka bahçesinde kömür çuvallarıyla dolu, kimsenin gitmekten hoşlanmadığı o köşeye gitti. Diğer çocuklarda ara sıra Ev’in boğucu atmosferinden sıkılıp yalnız kalmak için oraya giderlerdi. Her yer beyaz çuvallarla dolu, yerler ezilen kömürlerle yer yer simsiyahtı. Yürümek şiş çuvallar yüzünden oldukça zordu bu yüzden kimse gerekmedikçe buraya gitmeyi tercih etmezdi. Mert’in koskoca arazide daha yeni gelmişken burayı bileceğini tahmin etmemişti. Çocuk yerlere dağılmış çuvalların üzerine basarak üst üste iki çuvalın yerleşmiş bulunduğu bir köşeye doğru gitti ve kendisini yukarı ittirerek en tepesine oturdu. Yanında aynı çuval kulesinden birkaç tane daha vardı. Ahmet de peşinden onların birine oturmak için geldi. Mert onu gördüğünde bir anlığına şaşırmış olsa da tepkisini gizledi. Kimseyle muhatap olmak istemiyordu. Yüzünü başka bir tarafa çevirdi. Ahmet çuvalın tepesine en sonunda oturduğunda uzun bir süre hiçbir şey konuşmadılar. Ahmet kafasında söyleyeceklerini az çok planladığında konuşmaya başladı. Sesi sert, kullandığı kelimeler acımasızdı. “Neden geldin?” Mert cevap vermedi. Yüzüne bakmadı, sadece kararmaya başlayan gökyüzüne bakıyordu. “Mert neden bize böyle davrandığını söylemezsen seni buradan attırırım.” Kelimeleri keskin bir bıçak gibi karşısındakini yaralamak için fırladı ağızından. “Öyle bir hakkın yok senin.” Mert’in sesi soğukkanlıydı belki ama artık çocuğun gözlerine bakıyordu. İlgisini çekmişti. “Hakkım yok belki ama müdüre buranın huzurunu bozduğuna inandırırsam ki bu zor olamayacaktır,” Ahmet çocuğa yukarıdan bir bakış attı. Kelimeleri ağızında zehir tutuyormuş gibi tükürdü. “Seni attırırım. Kaç senedir burada yaşıyorum müdür ben neye istersem ona inanır. Huzurun bozulmasına karşı olan tavrının ne kadar sert olduğunu görmüşsündür. Daha önce attırdım, yine attırırım.” Yalan söylüyordu. Daha önce bırak birinin attırılmasını sağlamayı kimseyi şikayet bile etmemişti. Ki böyle bir şey mümkünde değildi. Mürşide Hanım daha önce hiçbir öğrenciyi Ev’den atmamıştı. ‘Bir kere Ev’e geldiğinde oranın öğrencisi değil çocuğu olursun, aileler çocuklarını evden atmaz kurallara uymaları için onları eğitir.’ derdi. Bazen çok katı birisi olsa da hiçbir çocuğu böyle bir şeyle tehdit dahi etmemişti.Ama Mert bunları bilmiyordu. Gizlemeye çalışsa da içini dehşet verici bir panik kapladı. Buradan atılamazdı, başka bir yere gidemez, yaşayamazdı. Bütün vücudu panikle karıncalandı, yüzünün ateş gibi yandığını, avuçlarının buz gibi donduğunu hissetti. Konuşmak istemiyordu. Dönmek istemiyordu. “Ona geri dönemem!” Beyninin içi bu cümleyle çalkalandı. Gözlerinin yandığını hissettiği an tırnaklarını avuçlarına geçirdi. Derince yutkundu ve kabullendi. Kalın ceketini kolundan sıyırırken gözünü ellerinden bir saniye olsun ayırmadı. Ahmet’in yüzü o ana kadar korkunçtu. Hiç olmadığı kadar soğuk ve acımasız. Kendisine yakışmıyordu belki ama böyle olmak zorundaydı. Mert’in zor şeyler yaşadığını anlamak onun için zor olmamıştı. Mürşide Hanım’ın gevşek tutumları, Mert’in dengesiz halleri ve en önemlisi de reşit olmaya bu kadar yakınken bir yetimhaneye gelmesi bunu gösteriyordu. Ama Ahmet insanları iyi okumayı seneler önce öğrenmişti. Yetimhane büyük acılı çocukların yuvasıydı. Her türden acıyı duymuş, dinlemiş, içinde başkalarının deneyimlerini hissetmişti. İnsanın içine huzur veren sesi ve cümleleri arkadaşlarının içlerini birçok defa ferahlatmıştı. Bu yüzden arkadaşları içlerine dert düştüğünde Ahmet’in kapısına gelirlerdi. Ahmet artık insanları çözdüğüne inanıyordu. Eğer Mert yakın zamanda bir yakını kaybetmiş olsaydı daha farklı, daha kesin ve sert tepkiler veriyor olurdu. Mete’nin dediği gibi başka bir yetimhaneden geliyor oluşu ise imkansızdı. Burası küçük bir yerdi. Burada ne başka bir yetimhane vardı ne de şehir dışından çocuğun geleceği kadar itibarı. Burası resmi bile sayılmazdı. Köy halkının destekleri ve daha birçok iyi insanın niyeti sayesinde hala ayaktaydı. Mürşide Hanım hala resmi kayıtlarla uğraşıyordu. Ahmet çocuğu anlayamamıştı. Onu konuşturmayı başarırsa ona iyi geleceğine inanmıştı. Onu iyileştireceğine dair çocukça bir hayale kapılmıştı. İnsanların farklı farklı olduğunu, herkesin aynı cümlelere aynı tepkiyi vermeyebileceğini, aynı huzuru bulamayabileceğini anlayamayacak kadar toydu. Bu küçük çocuğun yaralarını deşmek ise onu iyileştirmek şöyle dursun daha kötüleştirmekten ileri bir işe yaramayacaktı. Ahmet’in iyi niyetli aptallığı bir çocuğun daha kapanmayan dikişlerini keskin bir bıçakla kesti. Mert kolunu sıyırdığında soğuk yüz ifadesi aniden değişti. Daha kendi bakmaya bile çekindiği yaralarını şimdi bir yabancıya gösteriyor oluşunun çıplaklığı onu baştan aşağı ürpertti. Bu yaraları Mete’nin açmadığı Güneş’in sarı oluşu kadar ortadaydı.Kolu sarıdan yeşile, mordan açık maviye renklerle doluydu. Sargı bezleri kim bilir ne kadar yukarılara çıkıyor diye düşünürken sanki duymuş gibi çocuk, ceketinin yakasını çekip gösterdi. Arkasını döndü. Sıra sırtındaydı. En korktuğu, çekindiği, en üzüldüğü parçasındaydı. Kaç kere sırtım bedenimden ayrılsa da hissetmesem dediğini hatırlamıyordu. Sırtı korkunçtu. Kim bilir kaç kere iyileşmiş yaralar yeniden, yeniden, yeniden hedef alınmıştı. Sargı bezleri her yerdeydi. “Babam.” Tek bir kelime. Kusmak istedi. İkisi de. Ahmet’in içini dehşet verici bir ürperti hemen ardından da pişmanlık kapladı. İçinden kaç kere ‘Ben ne yaptım?’ dediyse de duyulmadı. Demek bu yüzden giyineceği zaman sinirle bizi kovup duruyordu, anlamıştı. Anlasa ne yazardı? Bu küçük çocuğa iyi gelecek ne söyleyebilirdi? Onu tehdit etmiş, içini ona açması için zorlamıştı. Nasıl bir arkadaş, ‘kardeş’ böyle bir şey yapardı? Pişmanlık tarif edemezdi artık hissettiklerini. “Özür di-“O lafı ağızında gevelerken Mert hemen sözünü kesti. “Tatmin olduysan gidiyorum.” Sözcükler Ahmet’in ağzına geliyor, bir türlü yuvarlanıp çıkamıyordu. Yavaşça kafa sallayabildi ancak. Mert bir kere olsun arkasını dönmeden oradan uzaklaştı. Yanaklarından akan gözyaşlarını hızlıca sildi ve eski soğukkanlı yüzün ifadesine dönmeden binaya girmedi. Ahmet ise kendisine ettiği küfürlerle uzunca bir süre oturduğu yerden kımıldamadı.
Bölüm 14
14.BÖLÜM
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.