İçeriğe geç

ESTERİA

Bölüm 6 · 6 dk okuma

ESTERİA

Bölüm 6

efsane II-ateşin sesi

“Uyanış bazen bir göz açışı değildir; Bazen yıllardır susturduğun bir ses, gecenin tam ortasında seni adınla çağırır.”** Ateşle ruh arasında eski bir bağ olduğuna inanılırdı; kimi ateşten korunmak için dua eder, kimi ateşe dokunarak kaderini değiştirirdi. Ama herkesin bilmediği bir şey vardı: Ateş, yalnızca yakan bir element değildi — unutturur, saklar, fısıldar ve zamanı eğip bükebilirdi. Eflal’ın hikâyesi de işte böyle bir ateşle, yarım kalmış bir anlaşmanın küllerinden yeniden doğmak üzereydi. Sabahın gri ışığı odaya sızarken, içimde nedensiz bir ağırlık vardı. Sanki göğsüme bir taş oturmuş, gece boyunca nefes alışımı izlemiş, içimde yankılanan o tek ismi fısıldamıştı. Eflal... O isim, duvarların içine sinmiş bir duman gibi zihnimde dolaşıyor, her dönüşünde biraz daha ağırlaşıyordu. Uyanır uyanmaz hissettiğim ilk şey buydu: birinin beni çağırdığı… ama tanımadığım bir sesle. Pencereden dışarı süzülen sis, köyün üzerine çöreklenmiş bir hayalet gibiydi. Rüzgâr esiyor fakat hiçbir şey hareket etmiyordu. Ağaçlar, çitler, çatılar… hepsi nefesini tutmuş gibiydi. Dün gece dayanamamış ve o korku ile kaçış olarak o köyü seçmiştim. Melek'in köyünü. Apar topar gitmiştim ve bir otel gibi bir yer bulmuş ve girmiştim. Odam mağaranın olduğu dağları gösteriyordu. Mağaranın dağlarnın ardından ince bir duman yükseliyordu. Gözüm değdiği anda içimde ince bir ürperti kıvrıldı. Oraya dönmek istemiyordum, ama orada beni bekleyen bir şey olduğunu her hücrem hissediyordu. Tüm gece bu düşünce zihnimden çıkmamış ve o geceyi gündüze çevirmiştim. Gözlerim, dudaklarım ve boğazım kurumuştu. Bir su damlasına muhtaç hale gelmişlerdi. Oysa ki gece yeterince gözyaşı akıtmıştım... Sabahın ilk ışıklarında o sessizliğin içinden kapıdan gelen “tak… tak… tak…” sesiyle kalbim birden hızlandı. Bu ses tam olarak vurma gibi değil de tırnakla tahtaya vurma sesi gibiydi. Olduğum yerden kalkıp kapıya doğru ilerledim. Tokmağa uzanırken parmaklarım soğudu. Oldukça korkuyordum fakat en fazla ne olabilşrdi ki.Kapıyı açtığımda koridor boştu — yalnızca eşiğe bırakılmış küçük bir turuncu bez torba. Torbayı elime aldığım anda keskin bir yanık kokusu yükseldi burnuma. Sanki içindeki eşya, ateşin içinden çıkarılmıştı. Burnuma derin bir sızıyı hapis etmişti böylece. Torbayı açtığımda sadece siyah madalyon vardı. Elime alıp baktığımda parmak uçlarım karıncalandı. Siyah madalyonun üzerinde üç daire ve ortasındaki tek göz sembolü, bilmediğim ama bir yerlerden hatırladığım bir acıyı çağırdı sanki. İçinden nabız atıyormuş gibi bir titreşim yayıldı.Ardından başımın içinde iki ses belirdi. “Geri dönme.” “Dön. O seni bekliyor.” Seslerin ikisi de tanıdık değildi ama aynı kişi gibi yankılanıyordu. Arajasına bakmak için çevirirken madalyonu düşürdüğüm anda kapı kendi kendine kapandı. Yerden aldıktan sonra tekrardan oturduğum yere geçip elimdekini incelemeye devam ettim. Üstündeki sembol tanıdık geliyordu görmüş olmalıyım illaki değip araştırmak için telefondan arattırmak istedim. Telefonu elime alır almaz 2 yeni mesaj bildirimini gördüm. Zümrüt Hanım'dan gelmişti. “Rüya değildi,” demiş ardından ise, “Hatırlaman başladı.” İyi de ben hiçbir şey hatırlamıyordumki ve bu kadın rüyamı nereden biliyordu? Ama içimde bir yer, çok eski bir anıyı yokluyormuş gibi sızladı. Sonra yeniden bir mesaj daha geldi; “Bu sefer ateş değil… ateşin sesi seni bulacak.” Ardından telefon kendiliğinden kapandı. O an penceredeki gölgeyi gördüm. Cama asılı duran hırkam vardı. Kayıp ettiğim yada çalınan o hırka. Camı açıp elime aldım hırkamı. Sırılsıklam ıslaktı ve arkasında bir çok düğüm vardı. Düğümlere bakmak için hırkamı açıp baktım. Su damlaları ayağımın üstüne damlarken düğümlü yazılar şok olmamı sağlamıştı. “Zaman şimdi.” Yazıyordu. Koşarak burdanda çıkmak istedim fakat gözüm kapının yanındaki aynaya takıkdı. Aynada gmrdüğü yüz bana ait değildi. Gözleri kıpkırmızı, yanık izleriyle çevrili bir kadın duruyordu karşımda… dudakları kıpırdadı. “Eflal… sonunda buldum seni. Aynadaki görüntü gözlerimin içine öyle bir kilitlendi ki, kaçmak aklıma bile gelmedi. Onun bakışı, benim bakışımın yankısı gibiydi ama daha derin, daha karanlık. Yanık izleri yüzünü harita gibi kesiyor, her çizgi sanki bir hikâye taşıyordu. “Sen… kimsin?” diye fısıldadım. Aynadaki kadın hafifçe başını eğdi, bu hareket bile etrafındaki havanın dalgalanmasına neden oldu. “Kim olduğumu hatırladığında, her şey yanacak.” Sözleri yavaşça sönüp duvarlara çarpan bir ateş kıvılcımı gibiydi. Geri çekildim, nefesim hızlandı. Gölge kaybolduğunda aynada yalnızca ben vardım. Ama o yansımanın arkasında bir başka gerçekliğin beni izlediğini hissediyordum — nefesimi, kalp atışımı, korkumu. Odaya çöken sessizliği dağıtan tek şey, hırkadan damlayan suyun zemine düşen sesi oldu. Elimi uzattım, hırkayı çevirdim.Soğuk su avucumdan aşağı süzülürken bir görüntü gözümün önünde çaktı: Alev alev yanan bir orman. İçinde koşan bir çocuk. Gökyüzüne doğru yükselen siyah bir duman. Ve aynı göz sembolü… ağaçların gövdelerine kazınmıştı. Başımı hızla geri çektim; görüntü kayboldu. Ama içimde bir şey kopmuş gibiydi. Hırkanın altına iliştirilmiş, kurumuş kil renginde ince bir kâğıt olduğunu gördüm. Sudan mürekkepleri akmıştı fakat üzerinde tanımadığım bir dilde yazılar, kenarlarında ateş izleri, ortasında aynı madalyonda da bulunan şekilde üç daire ve o göz. Kâğıdı açtığım anda, odanın havası ağırlaşmıştı sanki. Bir fısıltı kulağımın içine kıvrıldı: “Uyanış başladı.” Odanın kapısı kendi kendine açıldı.Sanki biri beni dışarı çağırıyordu. Köy evinin ahşap merdivenlerinden inerken adımlarım hafifti ama içimde ağır bir bilme hissi vardı. Beni bekleyen bir şey olduğunu artık saklayamıyordum. Bu korkudan çok daha güçlü bir duyguydu: sanki yıllardır kapalı duran bir kapı aralanmıştı. Evden çıktığımda sis çok daha yoğundu. Köyün içindeki taş yollar görünmez olmuştu. Her yerde, fark edilmesi zor ama yinelenen bir şey vardı: yanık kokusu. Adımlarımı takip eden bir gölge hissi beni tedirgin ediyordu. Arkamı çevirdim; kimse yoktu. Ama sisin içindeki karanlık, birinin beni izlediğini fısıldıyordu. Tam köyün çıkışındaki eski çeşmeye geldiğimde biri adımı söyledi. “Eflal.” Ses, sisin içinden geldi ama bir insana ait değildi. Daha çok rüzgârın içinden geçen bir anı gibi, eski bir hikâyenin kırılmış parçası gibiydi. “Kim var orada?” dedim, sesim çatladı. Sis bir anlığına dağıldı. Karşımda bir kadın silueti belirdi. Siyah bir pelerin, uzun saçlar, yüzü gölgelerin altında saklı. Ama yanık izlerini gördüm. Aynada gördüğüm yüzün aynısıydı. “Beni hatırlıyorsun,” dedi. Hatırlamıyordum. Ama yalan söylemek, nefes almaktan zor geliyordu. İçimde bir yer, bu kadını bir zamanlar tanıdığımı, hatta ondan kaçtığımı söylüyordu. “Geçmişini ateşe verdiler,” dedi kadın. “Ama ateş hiçbir şeyi tamamen yok etmez. Külün içinde kalan şey… seni şimdi çağırıyor.” “Benden ne istiyorsun?” diye sordum. Kadın adım attı. Sis onun etrafından çekildi, ayaklarının altındaki taşlar bile hafifçe karardı. “Calısta'yı hatırlamanı.” O isim, içimde bir kapıyı zorladı. Gözlerimin önünde bir çocuğun yüzü belirdi — karanlığın içinde elimi tutan bir kız çocuğu. Saçları örgülüydü. Gülüyordu. Ama yüzünde ince bir yanık izi vardı. “Kim bu?” dedim nefesim kesilerek. Kadın cevap verdi: “Sensin.” Dizlerim titredi. Benim hiçbir zaman öyle bir ismim yoktu ki ben eflaldim. Gazeteci eflal.Ya da… ben böyle biliyordum. “Kardeşim olsaydı hatırlardım,” dedim ama sesim kendi kendime bile inandırıcı gelmedi. Kadın başını yavaşça iki yana salladı. “Ateş seni senden aldı. Ve sen o anlaşmayı kabul ettin.” Anlaşma. Zümrüt Hanım’ın sözleri bir anda zihnimde yankılandı: “Onunla yarım kalmış bir anlaşman var.” Geri adım attım. “Ben hiçbir şey kabul etmedim.” Kadının sesi yumuşadı, neredeyse içimdeki çocukluğa dokunacak kadar tanıdıktı. “Onu kurtarmak için ettin. Ateş seni uyarıyordu, ama sen seçtin. Şimdi hatırlama zamanı geldi. Çünkü Eflal… kaybolmadın.” Bir rüzgâr esti.Sis dağıldı.Dağların ardındaki duman artık daha belirgindi.Kadın elini uzattı. “Gel. Korkunun bittiği yerde efsane başlar.” O an toprağın altından bir uğultu yükseldi. Sanki dağın içindeki bir canavar uyanıyor gibiydi. Yere çömeldim, kulaklarım çınladı. Kadının sesi, uğultunun içinden net bir şekilde yükseldi: “Eflal, ateş seni çağırıyor,hadi.” Ve ben, ilk kez kaçmak yerine duyduğum şeyin ne olduğunu anladım: Ateş… konuşuyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.