“Yağmur gözyaşlarını gizler. Gözyaşları yağmurla karışır, toprağa karışır, kaybolur gider. Ama bazı gözyaşları vardır… Toprağın bile taşıyamayacağı kadar ağırdır.” Soğuk havanın mı, yoksa içimde dolaşan o sıcak, yanık acının mı beni titrettiğini ayırt edemiyordum. İçimde bir ateş vardı; görünmeyen ama her nefeste kabaran bir ateş. Üstelik bu ateş yalnızca içimi değil, etrafımı da sarıyordu sanki. Bileklerimde, ayaklarımda, hatta tenimin en dip noktasında… ince, görünmez bir ip dolaşıyordu. O ip her darbesinde biraz daha sıkılıyor, kanayan bir sızı gibi ruhumu çekip koparıyordu. Çekildikçe küçülüyor, sıkıldıkça eksiliyordum. Sanki biri beni, varlığımın en derin yerinden tutup geriye doğru çekiyordu. Hayallerim solmuştu. Geçmişim, geleceğimden çalıyordu. Ben, varlık ile yokluk arasında asılı kalmıştım. “Sahi… kimdim ben?” Adım. Ailemin yüzü. Kendime dair en ufak bir iz… Hepsi sisin ardında kaybolmuş, yağmurun içinde erimişti. Hafızamın karanlık boşluğunu tek bir kelime deliyordu: “Eflal…” Sonra aynı kelime, biraz daha kalın, biraz daha boğuk, insan sesiyle değil de sanki taşın içinden geliyormuş gibi: “Eflal…” Ses, kafamda yankılanırken bedenim sarsıldı. Her yankı tokat gibiydi — uyandırıyor, hatırlatıyor, bir şeylere zorluyordu. Bir uğultu çöktü kulaklarıma. Bulanık yüzler, dudakları hareket eden ama sesi duyulmayan insanlar… Fısıltılar birbirine çarpıp köpüklenen bir dalga gibi zihnimde boğuşuyordu. Gözlerimi açtığımda başımın üzerinde eğilmiş birkaç yüz gördüm. Endişe, korku, merak… hepsi birbirine karışmıştı. Ama ben onları duyamıyordum. Ciğerlerime dolan hava keskin bıçaklar gibiydi. Nefes almak acı veriyordu — sanki her nefeste biraz daha parçalanıyordum. Bir kez daha soludum. Bu defa ciğerim yanmadı… yandıktan fazlası oldu. Sanki içimden ateş üflendi. Sonra birden doğruldum. Doğruldum ama onlar hâlâ yere bakıyordu. Gözlerim yavaşça aşağı kaydı. Dizlerim boşaldı. Boğazımda metalik bir tat yayıldı. Soğuk taşların üstünde bir beden yatıyordu. Benim bedenim. Ama ben… ayaktaydım. “Ben ölmedim.” dedim. Sesim yırtık bir nefes gibiydi. “Ben ölmedim… ben ölmedim…” Arkadan bir kadın sesi kulağıma dokundu: “Geliyor kendine. Yazık… daha gencecik.” Yerdeki bedenin göz kapakları titredi. Sonra aralandı. Sanki biri film şeridini geri sarıyordu. Karanlık figürlerin arasından tanıdık bir yüz çıktı: Zümrüt Hanım. Elleri buz gibiydi ama sesi titrek bir sıcaklık taşıyordu. “Eflal… hava çok kararmıştı. Seni bulamayınca köyde herkesle birlikte aradık. Telefonda cızırtılar vardı, yerini anlayamadık. Sonunda mağaraya geldik. Seni orada… ateş çukurlarının yanında bulduk.” Bir an durdu. Bakışları gölgelenmişti. “Orası için eski bir efsane derler. Ateşin büyüsüne kapılmışsın. Bayılmışsın. Neyse ki yetiştik.” Kolumdan tuttu. Ayağa kalktığımda dizlerim titredi. Rüzgâr, ormanın içinden uzun bir inilti gibi geçiyordu. Mağaranın ağzına doğru dönmemle birlikte içime soğuk bir şey doldu. O an Zümrüt’e baktım. Gülümsüyordu. Sebebini anlayamadığım bir gülümseme. 🌘 İki Saat Sonra… Eve geldiğimde yatağa kendimi bıraktım. Yastığa değer değmez görüntüler, kırık bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti: Ateş çukurları… Çınlayan ses… Bulanık yankılar… Kafamın içi çamurlu su gibiydi; karıştırdıkça bulanıyordu.Telefon ekranındaki o mesajı okuduğum anda sanki biri omzumdan aşağı buz gibi bir su döktü. Gözbebeklerimin küçüldüğünü hissettim — kelimenin tam anlamıyla çekildiler. “Hırkan bende.” Bu cümle zihnime bir çivi gibi çakıldı. Birinin bana, mağaraya, karanlığa… bu kadar yaklaşmış olması fikri mideye sıkılan bir yumruk gibiydi. Tam o sırada — ÇAT! Sanki kablonun içinden biri baltayla vurmuş gibi. Odamın ışıkları bir anda kör bir karanlığa gömüldü. Karanlık o kadar yoğundu ki, gözlerim bir anlık refleksle bile parlamadı. Nefesimi duydum. Bunun ne kadar korktuğumun kanıtı olmasından nefret ettim. Pencerenin perdesini araladım. Sokak ışıkları yanıyordu. Evlerin hepsi aydınlıktı. Çöp kutusunun üzerindeki kedinin gözleri bile parlıyordu. Sadece benim evimde karanlık vardı. Bir şey söylemek istedim ama ses boğazıma takıldı; cümle değil, sadece yutkunma sesi çıktı. Derken… klik. Bu ses… bilgisayarımın açılış anahtarıydı. Ama ben dokunmamıştım. Mumları bulana kadar ellerimi çekmecelerde o kadar hızlı dolaştırdım ki parmaklarım tahtaya vurdukça acıttı. Mumu yaktığımda alev, hem duvarı hem yüzümü titrek bir sarıyla boyadı. Titrememin sebebi mum muydu, ben miydim, ayırt edemedim. Merdivenlerden aşağı adım adım indim. Her basamak, sanki içimdeki korkuyla birlikte inliyordu. Salona vardığımda bilgisayarım çoktan açılmıştı. Ekrandaki mavi ışık karanlığı kesip biçen bir bıçak gibiydi. Yaklaştıkça sıcaklığını hisseder gibi oldum — sanki biri çok yakınlarda nefes alıyordu. Tam o anda hoparlörden metalik bir melodi yükseldi. Bozulmuş bir müzik kutusunun kapanmak üzere olan şarkısı gibi. Her notası, kulak zarımı lime lime ediyordu. Bilgisayarı kapatmak için güç düğmesine bastım. Ekran karardı. Derin bir nefes aldım. Ama… Üç saniye sonra ekran tekrar yandı. Kendiliğinden. Tıpkı nefes almaya devam eden bir şey gibi. Fare imleci, görünmeyen parmaklar tarafından çekiliyormuş gibi yavaşça hareket etmeye başladı. Bir Notlar dosyası açıldı. Parmak uçlarım üşüdü. Ama sırtımdan aşağı sıcak bir akıntı indi; adrenalin, korku, panik… hepsi birbirine karıştı. Kendi kendine yazmaya başladı: “Hayat; inişlerle çıkışlarla dolu bir oyun.” Harfler belirdikçe içimden bir şeyler sökülüyordu. Sanki her cümle beni biraz daha ortaya çıkarıyor, biraz daha çıplak bırakıyordu. “Zaman durmaz, dursa bile seni beklemez.” Gözlerimi ekrandan ayıramadım. Kıpırdarsam, bir şey yanlış gidecekmiş gibi. “Ah… güzel Eflal.” Burada yazı durdu. Sanki biri beni izliyordu. Klavyenin altından nefes gelen bir sıcaklık duyduğuma bile yemin edebilirdim. Sonra cümle tamamlandı: “Geçmişin, geleceğini öldürdü.” Kalbim hızlandı. O kadar hızlıydı ki göğsümün içinden çıkacak sandım. “Ne istiyorsun benden!?” diye bağırdım. Sesim çatladı. Boğazım yandı. Ekran bir anlığına beyaza döndü. Sonra karardı. Derin bir sessizlik. Mumun hışırtısı bile duyulmuyordu. Tam ayağa kalkacağım sırada… Ekran yeniden yazmaya başladı: “Zaman şimdi.” “Sıra bende.” “Artık benimsin.” Bu cümle bittiği anda bilgisayarın ekranı tamamen kapandı. Sadece mum ışığı kaldı. Sonra… Her şeyin içinde — duvarların, kabloların, havanın içinden gelen çok ince bir ses duyuldu. Bir fısıltı. Kulak memesine dokunan, içini üşüten cinsinden. “Eflal…” Sanki biri adımı söylemekle kalmamış, kulağımın içine üflemişti. Mumun alevi bir anda iki kez bükülüp uzadı. Ve ben… donmuş taş gibi kaldım.
Bölüm 5
efsane I-unutulanın yankısı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.