Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken… Bir varmış bir yokmuş. Masalın yalanı mı olurmuş? O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan… Masal masal mat atar, iki tilki ot satar. Bindim deve boynuna, gittim Halep yoluna. Halep yolu gül pazar, içinde tilki gezer. Tilki beni korkuttu, kulağını burkuttu. Ama ne var ki… Bir varmış, bir yokmuş. Var varanın, söz sürenin, Destursuz bağa girenin, Habersiz bal yiyenin… Uzaklarda, çok uzaklarda bir hayaller diyarı varmış. Perilerin, efsanelerin gerçek olduğu bir diyar. Burada mutluluk her daim hüküm sürer, kimseler onu bozamazmış. Diyarın bir kralı ve bir kraliçesi varmış. Büyük saraylarında yalnızca kendi çocuklarıyla yaşarlarmış. İlk doğan, bir erkekmiş. Kral, “Varisim! Ülkemin varisi!” diye etrafta coşkuyla dolaşır, prensi herkese gösterirmiş. Kraliçe ise biraz şikayetçiymiş ama nafile. Aradan tam on bir ay on bir gün geçmiş, kraliçe bir kız çocuk doğurmuş. Dünya artık ona aitmiş; her şeyi paylaşmaya hazırmış. Ve böylece küçük prenses, sarayda yeni bir hayatın neşesi olmuş. Çocuklar koşturmuş, sarayın bahçesi kahkahalarla dolmuş. Ta ki o kara güne kadar… Günlerden bir gün, prenses ve kardeşi, güçlerini kontrol etmek için dersler alırlarmış. Gökyüzü gri bulutlarla doluymuş, mor şimşekler ara ara eşlik edermiş. Prenses korksa da ders çalışmak zorundaymış; babası hep böyle öğretmiş ona. O gün ders arasında, zırhlarla giyinmiş bir koruma gelmiş, ustanın kulağına bir şeyler fısıldamış. Prenses duyamamış ama merak içinde kıpırdanmış. Usta, “Buna izin vermeyeceğim,” diyerek prensesi yukarı çıkarmış. Prenses saraya adım attığında bahçeye en yakın cama koşmuş. Usta ve koruma hâlâ konuşuyormuş. Tam o sırada, kırmızı kuşaklı adamlar silahları doğrultarak gelmiş. Sesleri buğulu geliyormuş ama prensesi durduramamış. “Prensimizi siz öldürdünüz, biz de sizden alacağız,” demişler. Prenses irkilmiş, eliyle ağzını kapatmış: “Ne… Benim prensimi kim benden alabilir?” Öne atılan prensesi, kırmızı kuşaklı bir adam fark etmiş ve yaklaşmış. Usta hemen müdahale etmiş, kırmızı kuşaklının dirseğini kırmış ve prensesin kaçmasına izin vermiş. Prenses nefes nefese, arkasına bakmadan koşmuş. Koşmuş, ta ki bir boşluğa ulaşana kadar. Artık bir şeylerin değiştiğini hissediyormuş. Ağaçlar, çalılıklar derken karşısında bir açıklık ve iki sönmüş ateş görmüş. Demek ki buraya birileri gelmiş. Ama gözlerini en çok çeken şey, ateşlerin ardında devasa bir mağara olmuş. Babası ve annesi ona her zaman mağaralardan uzak durmasını söylemişti. Ama artık başka çare yokmuş. Korkak adımlarla içeri girmiş. Ay ışığı, mağaranın tavanında deliklerden süzülerek loş bir ışık bırakıyormuş. Prenses, içindeki sesi dinleyerek ilerlemiş; bastığı her yeri kontrol etmiş. Zifiri karanlık içinde yol alırken sonunda bir mucize olmuş. Loş ışıklarla aydınlanan bir alan… Prenses adeta çölde su bulmuşçasına sevmiş ve son gücünü kullanarak oraya koşmuş. İlerlerken, büyük bir ağaç karşısına çıkmış. Masallardaki gibi ışık saçıyor, etrafını büyülü bir şekilde aydınlatıyormuş. “Nasıl sığdın buraya sen?” diye mırıldanmış prenses. Ama ağaç ona karşılık vermiş. “Vvvvoaaaavvv!” Ve prenses, masalların ve efsanelerin gerçeğe dönüştüğü bu diyarda, kendini yepyeni bir maceranın tam ortasında bulmuş…
Bölüm 4
bir varmış bir yokmuş: prensesin macerası
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.