İçeriğe geç

ESTERİA

Bölüm 2 · 3 dk okuma

ESTERİA

Bölüm 2

sessiz sesler

Küller her zaman rüzgârı bekler. Çünkü rüzgâr geldiğinde, hangi ateşin sönüp hangisinin yeniden yanacağını kimse bilemez. Bazı izler silinmez, yalnızca üstü örtülür. Ve bazı hikâyeler… Bitmiş sanırsın — oysa yalnızca nefesini tutmuştur, yeniden yanmak için. Göz kapaklarımın ardında karanlık bir ışıltı kıvranıyordu. Uykunun derin yerinde, rüyayla gerçek arasındaki o ince perdede bir sıcaklık hissi yayılmaya başladı. Önce tenimde, sonra içimde. Sanki görünmez bir el derimi kavuruyordu. Kokusu ağırdı, yanık ve demir karışımı. Ciğerlerimden içeri doldu, boğazımı yaktı. Sonra o ses. Bir fısıltı gibi geldi, ama yankısı kemiklerime değdi. “Dur. Lütfen yaklaşma bana. Sen kimsin?” Zihnim karanlıkta kıvrandı. Tanıdık bir sesti bu — ama nereden, kimden? Cevap vermeye çalıştım, ama dilim kıpırdamadı. Bir çığlık koparmak istedim; boğazımda kaldı. Sadece sessiz bir nefes, yakıcı bir boşluk. Ve ardından, o cümle: “Ben yanıyorum.” Birden sarsıldım. Gözlerimi açtığımda oda gri bir buğuya bürünmüştü. Ter alnımdan süzülüyor, kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Yanık kokusu hâlâ oradaydı. Rüya bitmişti ama izi, tenimde hâlâ canlıydı. Battaniyeyi kenara attım. Kahve dökülmüş koltuğun kenarından ağır bir sıcaklık yayılıyordu. Rüyanın nedeni belki oydu… belki de değil. O an bile emin olamadım. Bir şey, görünmeyen bir şey, o kokunun arkasında hâlâ nefes alıyordu sanki. Krem sürerken ellerim titredi. Soğuk dokunuş kısa bir rahatlama getirdi ama içimdeki huzursuzluk derine, daha derine indi. Bir çığlık gibi susturulmuş bir his. Sonra telefon titredi. Ekrana düşen tek cümle: “Sen öyle san...” Saat 03.56. Evde çıt yoktu. Ama kalbim… kalbim bütün sessizliği delip geçiyordu. Sabah olduğunda dünya sanki hâlâ uykudan uyanamamış gibiydi. Güneş bulutların ardında sıkışmış, hava donuk, ışık renksizdi. Yine de her şey “normal” görünüyordu. Ama o mesaj — zihnimin duvarına yazılmış bir leke gibiydi. Kahvaltı hazırlarken fırının camına yansıyan suretime baktım. Gözlerim boştu, dudaklarımda bir çizgi. Sanki bana değil de içimde bir yabancıya bakıyordum. “Belki yanlış numaradır,” dedim kendi kendime. Ama içimdeki o inatçı ses fısıldadı: “Hiçbir şey tesadüf değildir.” Fırın ötünce irkildim. Patatesleri tabağa koydum; çocukluğumdan beri en sevdiğim şeydi. Küçük mutluluklar bazen insanı ayakta tutardı — ben de o tutamaklara sıkı sıkıya sarılıyordum. Bilgisayarı açtım, fonda bir film sesi başladı. Ejderhanı Nasıl Eğitirsin… eski bir alışkanlık. Sıcak tabak elimde, göz kapaklarım yavaş yavaş ağırlaştı. Müziğin ritmi uzadı, görüntüler birbirine karıştı. Uyandığımda film bitmişti. Balkona çıktım. Gökyüzü kurşun rengi; rüzgâr taş gibi soğuktu. Havanın kendisi bile yaklaşan bir şeyi haber veriyor gibiydi. Henüz ne olduğunu bilmiyordum, ama içimde bir ses — belki aynı geceki ses — “Hazırlan,” diyordu. Bordo elbisemi giydim, beyaz botlarımı geçirdim, uzun hırkamı omzuma aldım. Aynanın karşısında durdum bir süre. Yüzümde sahte bir dinginlik, gözlerimin ardında bir fırtına. Bir an için, kendi yansımamdan bile ürktüm. Arabaya bindiğimde motorun sesi bile kararsız çıkıyordu. Radyoda yumuşak bir melodi başladı. Ama her notanın arasında o kelimeleri duyar gibiydim: “Sen öyle san…” Ne olduğunu bilmiyordum. Ama bir şey beni izliyordu. Belki dışarıda, belki içimde. Ofiste her zamanki kalabalık yoktu. Güneş, sekreterimiz, masasına yaslanmış kahvesini karıştırıyordu. Gülümseyince dişleri parladı, sabahın solgun ışığında bile. “Günaydın Eflal! Bugün daha iyi görünüyorsun.” “Belki de ışık öyle gösteriyordur,” dedim. Sözcükler ağzımdan dökülürken bile yabancı geliyordu. Bilgisayarı açtım. Ekranda Melek dosyası belirdi. Aylar önce kapanmayan bir dava. Cinayetin çözülmeyen tarafı, hep eksik kalan o detay. Satırlarda ilerledikçe, o geceki rüyayla arasında garip bir benzerlik fark ettim. Yanık kokusu. Ateş. Sessizlik. Ne zamandır orada oturduğumu bilmiyorum. Zaman, ofisin duvarları gibi renksizdi. Karnım guruldadığında, hâlâ aynı sayfaya bakıyordum. Ayağa kalktım, hırkamı almak istedim. Ama sandalyenin arkasında boşluk vardı. Hırkam gitmişti. Çantama baktım, dolabıma. Yok. Kalbim hızlandı. Tam o anda telefon titredi. Ekranda yine o numara, yine o tanıdık ürperti. “Hırkanı mı arıyorsun? Ahahaha… Aptal kız. Hırkan bende.” Parmaklarımın arasında telefon ağırlaştı, neredeyse düşürecektim. Ekran kararırken ışıklar bir anlık titredi. Ofisteki uğultu sustu. Sanki biri, elektriği değil, havayı kesmişti. Ve sonra — Bir nefes kulağımın hemen ardında yankılandı. Soğuk, derin, neredeyse dokunur gibiydi. “Küller rüzgârı bekler, Eflal... ama bazen rüzgâr, senin nefesindir.” Yutkundum. Kıpırdayamadım. Yalnızdım ama değildim. O an, içimde bir yerin yandığını hissettim — tıpkı rüyadaki gibi. Ve masamın kenarına düşen ince gri tabaka… Bir tutam kül gibi değil, bir hatırlatma gibiydi. Sanki biri fısıldıyordu yine: “Henüz bitmedi.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.