“Bazen bir yabancının gözünde, kendimize ait bir parça buluruz.”
Dersin son zili çaldığında, Emir'in gözlerindeki o anlık bakışın yarattığı ağırlık üzerimdeydi. Zeynep'in "İyi misin?" diye fısıldadığını duydum ama iyi değildim. Bir yanım paramparça olmuştu. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu ve nefes almakta zorlanıyordum. Hızla çantamı topladım ve Zeynep'in "nereye?" sorusunu bile duymadan sınıftan çıktım. Okul koridorlarında ilerlerken, kendimi bir hayalet gibi hissediyordum. Herkesin neşeli sesleri, kahkahaları... Hepsi birer fısıltı gibiydi, bana ulaşmayan birer yankı.
Sadece o anın etkisinden kurtulmak istiyordum. Her adımımda, o sabah gördüğüm manzara gözümün önüne geliyordu: Emir ve Aslı. Ne konuştuklarını duymuyordum ama Aslı'nın yüzünde, benim o ilk günden beri hayalini kurduğum gülümseme vardı. Emir'in de gözleri parlıyordu. O an anladım ki, onunla yalnızken bile, o benimle değildi. O, her zaman Aslı'ya aitti. Ve bu gerçek, bir cam parçası gibi içimde kırılmıştı. Her nefesimde, o kırık parçaların acısını hissediyordum.
Okulun köşesini döndüğümde, Zeynep'in sesini duydum. "Elya!" diye sesleniyordu. Bana yetişti ve kolumu tuttu. "Ne oldu? Bir anda kaybolup gittin." Gözlerinde endişe vardı. O an, kendime verdiğim o sözü hatırladım. Bu, ne olursa olsun güçlü kalmaya ve acımı kimseye belli etmemeye dair bir sözdü. Gözlerinin içine baktım. O da bana bakıyordu. O an, kendi acımın bir yansımasını onun gözlerinde gördüm. Bana her zaman destek olan ve benimle aynı yükü taşıyan tek kişi oydu. Yutkundum ve "Bir şey olmadı," diye fısıldadım. Ama sesim öyle titrek çıkmıştı ki, ikimiz de bu sözün bir yalan olduğunu biliyorduk.