Bölüm şarkısı; Not Allowed- Not Allowed
İyi okumalar...
"Çok güzel oldun kızım."
Aynadan kendime bakmayı bırakarak odama giren Sema teyzeye gülümsemeye çalıştım. Sözleri ve bakışları aynı şeyi söylüyordu adeta, hayranlık.

Elbisenin kumaşı tenimi okşuyordu, tasarımını beğenmiştim.
"Ne zaman geleceğini söyledi mi?"
Küçük bir soluk alarak gözlerimi yeniden aynaya çevirdim. Her şey yolundaymış gibi bugün yemeğe gideceğimizi ve bunun için hazırlanmamı söylemişti. Kısacası bir dağ ayısıyla evleniyorum.
"Bilmiyorum, söylemedi."
Bir şey söylemedi. Ona uzattığım kolyeyi takmak için saçlarımı sol omzuma topladım, kolye çıplak kalan boynumda güzel durmuştu. Çok beğenerek aldığım bu elbisemi hiç istemediğim bir yemek için giymiştim, giymeye hevesli değildim. Gelmeyeceğimi, beni rahat bırakmasını söylemiştim. O ise her zaman ki gibi tehdit etti. Onu tanımaya başlamıştım, tehditsiz tek sözü yoktu.
"Babamlar nerede?"
"Aşağıdalar, amcanla konuşuyorlardı."
At kuyruğu yaptığım için topladığım saçlarımdan kaçan birkaç saç telini kulağımın ardına sıkıştırıp tamamen Sema teyzeye döndüm.
"Cengiz'den hala bir haber yok değil mi?"
Nefes alıp verdi.
"Gelmedi kızım."
Alnıma elimi koyarak sıkıntıyla iç geçirdim.
"Aramalarıma da dönmüyor, çok merak ediyorum onu. Hiç böyle yapmazdı."
Beni onaylamakla yetindi. Odadan çıktığında önce topuklularımı giydim, ardından siyah çantamı elime alarak derin bir nefes aldım.
"Ağlayarak bir yere varamam, Ateş kiminle uğraştığını bilmiyor."
Kendi kendime verdiğim teselli sözcükleri özgüvenimi az da olsa yerine getirmişti. Odamdan çıkarak merdivenlere yöneldim, topuklularımın zeminde çıkardığı tok sesi seviyordum. Küçüklüğümden beri topuklu ayakkabının bu sesi hoşuma giderdi, halamın topuklularını giyip üstünde yürümeyesem bile 'şak şak' çıkan sesi acayip hoşuma gidiyordu. Her yürüyüşüm illa ki düşmemle ya da sakatlanmamla bitse bile bunu bırakamıyordum. Sırf topuklular için büyümek istiyordum, büyümüştüm ama hala o sese olan hoşlantım geçmemişti. Tabii hiçbir şey eskisi gibi değildi, ne ben o küçük çocuktum ne de halam vardı.
"Prensesim, bu ne güzellik."
Merdivenleri bitirdikten sonra amcama tebessüm sundum, ellerini bana uzattığından ellerimi ellerinin içine bıraktım. Beni kollarının arasına çekerek tamda ondan beklediğim bir naiflikle sarıldı. Amcamla iki yakın arkadaş gibiydik, beni ifademden kolayca anlayabiliyordu.
"Sana çekmişim."
Geri çekilerek yüzünde ki gülümsemeyi izledim.
"Amca, Cengiz'e ulaşamıyorum. Onu özledim."
Bir elini yüzüme yaslayıp, zarifçe okşadı tenimi.
"Gece geldiğinde onu evde göreceksin."
Heyecanla gözlerim irileşti.
"Gerçekten mi?"
Gülümsemesi daha çok büyüdü.
"O iş ben de."
Amcam dediğini hep yapardı, bu yüzden söz vermese bile sözlerine güveniyorum. Akşamın bitmesini şimdi daha çok istiyordum, yemekten sonra Cengiz ile sonunda görüşecektim. Sakalsız yüzüne dudaklarımı bastırıp ona inandığımı gösterdim, bakışlarım salonda gezindi.
"Babam nerede?"
Bakışları hüzne büründü.
"Yarın önemli bir toplantımız var, onun için çalışıyor."
Babam kendisini suçluyordu ama kalbim ona duyduğum sevgiden dolayı gücenmeyi inatla reddediyordu. Aileme küsemezdim. Gülümsemeye çalışarak amcamın kollarının arasından çıktım. Kapı hemen ardından çalmaya başladı, amcamla gözlerimiz kapıya gitti.
"Size kolay gelsin amca, sanırım Ateş geldi."
Kolumu sıvazladı.
"Dikkatli ol prensesim."
Başımı hafifçe salladım. Yardımcımız Ceyda'nın kapıya doğru gittiğini gördüğüm de ona engel oldum.
"Ben bakarım Ceyda."
"Peki efendim."
Kapıyı açtım açmasına ama hiç kimse yoktu, kaşlarım hızla çatıldı. Dışarıya bir adım attığımda bakışlarım her hangi biriyle kesişmedi, ne olduğunu anlayamamıştım. İçimden bir ses bana yürümem gerektiğini söylediğinde dediğine uyarak adımlarımı kapının birkaç metre ötesine doğru attım.
Sonra onu gördüm.
Bakışlarım siyah gözlerle kesiştiğinde dudaklarımın arasından kısık bir nefes aldım. Bakışlarımı ondan ayırarak durdurduğum adımlarımı tekrar atmaya başladım, bedenimde gezinen bakışların rahatsızlığıyla kıvrandığımda aramızda ki o mesafe bir türlü bitmiyordu. Konuşmak ya da onunla göz göze gelmek yerine ön koltuğa ilerledim, koyu mavi Ferrarinin kapısını açmamla kapanması bir oldu. Omzumun üstünde ki o kolu umursamadan yeniden açmayı denedim ama yine sertçe kapattı. Ellerimi yumruk haline getirerek durdum, bedenimle bedeninin arasında hiçbir mesafe kalmamıştı. Aldığı nefesi boynuma doğru bıraktığında tüylerim diken diken oldu, baştan aşağıya titredim.
"Bana bak."
Bakmadım ama bir şey de söylemedim.
"Arya." Dedi tehdit edercesine.
"Bakmazsam ne yaparsın? Bu sefer kiminle tehdit edeceksin beni?"
İstediğini vermiş ona bakmıştım ama öfkeliydim hala, dün ki tehditlerini unutmam mümkün değildi. Kollarıyla kafeslediği bedenimi ona doğru döndürdüm, göğüslerimiz birbirine değiyordu. Bu boy farkıyla anca omzuna geliyordum, dikleştim ve göğüslerine ellerimi yaslayarak onu geriye ittim. Bir milim bile kıpırdamadı yerinden, sadece bana biraz daha yaklaştı. Kollarının arasında kalan bedenim köşeye sıkıştığından kaçış yolu arıyordu ama o yolları önümde ki adam bir bir yok etmişti.
"Trip mi atıyorsun sen?"
İğrenircesine söylediği o sözler ona fazla yabancı gelmişti, sanki daha önce hiç ona trip atılmamış gibi garipti.
"Ne tribinden bahsediyorsun sen, benim için bu kadar değerli değilsin."
En ufak bir detaya bile istemeden takıldığımdan triplerimi bilmeyen yoktu ama ben sadece nazımı çeken birine trip atardım. Cidden kendisini bu kadar değerli mi görmüştü? Çenesi kasıldı, görüş açımda olan boynunda ki o damar atıyordu. Sinirlenmişti yine, hep sinirliydi!
"Bin şu arabaya!"
Yüzüne doğru dayanamayıp bağırdım.
"Bana emir vermeyi kes!"
Cevap vermek yerine beni daha çok çileden çıkartarak arkamda ki kapıyı açtı ve beni koltuğa resmen kıstırdı. Üstüme eğildiği için kalbim zelzeleye girmişçesine göğüs kafesime darbeler indiriyordu, omuzlarına ellerimi koyarak geriye itme çabalarım faydasız oldu.
"Ne yaptığını sanıyorsun?"
Benim sesimden başka bir ses yankılandı, 'klik' sesi hemen yan tarafımdan gelmişti. Ne yaptığına bakmaya çalıştığımda emniyet kemerimi taktığını görmüştüm, öyle eğilince beni boğazlar düşüncesi zihnimde dört dönmüştü. Üstümden doğrularak kapıyı kulaklarımı acıtacak derecede sertçe çarptı, üzüldüğüm şey arabaydı. Güzelim bebek gibi arabası vardı ve o hiç mi hiç acımıyordu. Acımasızdı, bir katilin soğukluğu vardı üstünde. Kalbim hala gümbürtüyle atmaya devam ediyordu, kendi kapısını aynı hızla açarak yerine oturdu. Çalıştırdığı arabayı öyle ani bir manevrayla döndürmüştü ki emniyet kemerim takılı olmasaydı muhtemelen koltuktan cama toslardım.
"Ne var?"
Yola çıkalı dakikalar olmamıştı ki telefonu çalmış ve o da açmıştı. Bakışlarımı bir an olsun onun olduğu tarafa çevirmedim, karşısındakini dinledi bir süre. Gözlerim arabanın dışında ki aynada durdu, kirpmadan izlemeye başladım. O ayna yetmediğinden bakışlarımı dikiz aynasından arkamızda arabaların içinde yola çıktıktan sonra bizi takip eden arabaya diktim. Ateş arabayı başka bir yola soktuğunda o arabanın hala bizi takip ettiğini gördüm, emindim artık. Söyleyip söylememek arasında gidip gelirken bir kayadan farksız sert sesi irkilmeme neden oldu. Arkamızda ki arabaya kendimi kaptırdığımdan hazırlıksız yakalanmıştım.
"Nasıl fark ediyorsun?"
Boş bulunup elimi hızla atan kalbime bıraktım, bakışlarım ona döndü.
"Neyi?"
Kısa bir an bana baktı, sorgulayan ifadesi yüzümde gezindi.
"Seni takip eden arabaları nasıl anlıyorsun?"
Bakışlarım dikiz aynasından bizi hala takip eden araca gitti. Cevap verip vermemek arasında kaldım. Demek ki o da farkındaydı, sakinliğinden o arabanın kendi korumaları olduğunu çıkartmıştım.
"On dört yaşındayken özel bir eğitim aldım."
O zaman aşırı saçma gelmişti ama şimdi oldukça işime geliyordu, o zaman da gelmişti.
"Ne eğitimi?"
Benimle sohbet etmeye mi çalışıyordu? Yoksa gerçekten merak mı ediyordu?
"Babamlar bir ihaleye katıldı ama girmemeleri için ailemi tehdit ettiler. Tehditlerine karşın beni korumak için ailem de bir eğitmen tuttu, bana kendimi koruyabilmem için çoğu şeyi öğretti."
Kaçırılacağım da eğitmenim sayesinde kurtulabilmiştim. Bir şey söylemediğinde göz ucuyla ona baktım, direksiyonda ki ellerinin boğumları bembeyaz olmuştu. Ne için sinirlendiğini de neden anlattığımı da anlamamıştım. Yeniden yola odaklandım, onun davranışlarını anlamaya çalışmaktan şimdiden yorulmuştum. Araba lüks, daha önce gelmediğim bir restorantın önünde durduğunda kapım durmasının hemen ardından açıldı. Ne ara yanıma geldiğini anlamadığım Ateş'in kolu belime dolandığında kendimi geriye çekmemek için uğraşmıştım.
"Böyle giyinmemeliydin."
Omzumun hemen üstünde olan yüzüne bakmaya çalıştığımda görüş açıma kemikli çenesi ilişti.
"Giyimime mi karışacaksın?"
Ciddi manada birazdan çığlık atarak ona saldıracaktım, farkında değildi. Başını bana doğru eğdiğinde öfkeli yüzümü izledi, bakışları sertti.
"Üstünde gezinen her gözün sahibini öldürmek istiyorum."
Nefesim kesildi. Ölümü anmak onun sözcüğünde bu kadar kolay mıydı?
"Saçmalıyorsun."
Dişlerimi sıkmıştım, o da sıkmıştı. Restorantın içine girdiğimizden bir şey söylemedi, yanımıza doğru yaklaşan bir adam heyecanla durdu.
"Hoş geldiniz efendim."
Ateş adama kısa bir bakış atmış bir şey söylemeden gösterdiği yere gitmemizi sağladı, belimde ki eli her geçen saniye bedenimi biraz daha rahatsız ediyordu. İçerisinin gürültüsü kulaklarıma dolduğunda şimdiden orada bir yerde oturmamamız için dua ediyordum. Kalabalıktan haz etmezdim, üstelik içeriye girdiğimiz andan itibaren bakışları bizi bulan o kişilerin içinde yemek yiyemezdim. Düşününce bakışları karşısında yemek yiyemeyeceğim asıl kişi zaten yanımdaydı, soluklandım. Rahatsız edici bakışlar arttıkça gerginliğim artıyordu, yine de onların bakışları arasında oturmak istemiyordum.
"Buradan efendim."
Sanırım sevinçten çığlık atacaktım. Az önce öfke gezinen bedenim şimdi rahatlamıştı, çünkü o adam bizi üst kata yönlendirmişti. Ateş bedenimi tamamen önüne çekerek tüm gözlerin odağından beni çıkardığında rahatlığımın tamamen uzaklaştığını hissettim. Bu adamdan bir saniye olsun rahat yoktu. O gürültü iyice arkamızda kaldığında üst katta bir masa dışında diğer tüm masaların boş olduğunu gördüm, o masa da bizim için hazırlanmıştı. Bakışlarım İstanbul'un tüm güzelliğini açığa çıkaran manzarayı bulduğunda arkamda ki adamı bile unutmuştum.
İstanbul kadar güzel bir şehir daha yoktu.
Güzelliği kadar kötülüğü de vardı İstanbul'un ama ben güzelliklerini görmeyi yeğlerdim. Ateş'ten beklemediğim bir hareketi garson yaparak sandalyemi çektiğinde ona karşı gülümsedim. Ateş bedenimden yavaşça ayrıldı ve karşıma geçti, göz göze geldik. Yalnız kaldığımız da bakışlarımı kaçırmadan siyah irislerine baktığımda bu tepkim karşısında iki kaşı havalandı. Fakat bir şey söylemek yerine iki elini çenesinin altında birleştirerek bana bakmayı seçti.
"Benden ne istiyorsun?"
Sesim beklediğimden de ifadesiz çıkmıştı ama bu sözler boğazımda öylece kaldı.
"Bir şey istediğimi nereden çıkardın?"
Yine aynı ifade, sakinliği beni yerden yere vurdu.
"Bu davranışlarınla beni delirtiyorsun."
Gözlerini açıp kapattı. Bir saniye bile sürmeyen o zaman zarfında siyah irislerinin yokluğu bana ilaç gibi geldi.
"Beni delirten sensin."
Sanki bana 'benimle evlenmek isteyen sensin' demiş gibi baktım.
"Pardon da ben ne yaptım?"
"Ne yapmadın ki?"
Masada bana doğru eğildi.
"Sana tecavüz edecekmişim gibi davranıyorsun."
Yutkundum.
"Benimle zorla evlenmek isteyen biri için başka ne düşünebilirim ki?"
Elini masaya geçirdiğinde küçük bir çığlık atarak geriye çekildim, elinin altında tuzla buz olan bardağın parçaları eline batmıştı.
"O zaman evlenmek ister miydim!?"
Yanımıza yaklaşan garsonla söyleyeceğim sözleri yutmuş susmuştum.
"Efendim iyi misiniz?"
Ateş elini o bardağın üstünde tutmaya devam etti, kaldırdığında etinin içine kadar gömülen cam parçalarının açtığı yaralardan kan akıyordu. Bakışlarımı elinden çekmeye çalıştım, kan görünce midem bulanıyordu ama inatla bakmaya devam ettim.
"Bakma."
Elini görüş açımdan çıkardı. Garson bir şeyler sormak yerine Ateş'in korkusuna yenik düştüğünden bizi başka masaya oturmamız için yönlendirdi. Ateş'in öfkesini aramızda bir metre olmasına rağmen hissediyor, hakkıymış gibi ben daha çok sinirleniyordum. Yemeklerimiz gelene kadar konuşmadık, bir süre için zamanımı garsonun Ateş için getirdiği ilk yardım malzemelerini Ateş'in onu geri çevirmesini izleyerek geçirdim. Oturduğum yerden ayaklandığımda ikisinin de bakışı bana döndü, garsona doğru elimi uzattım.
"Bana bırakın."
Avucuma bıraktığı küçük beyaz çantayı masanın üstüne bırakarak sandalyemi Ateş'e doğru götürdüm. Bir şey söylemek yerine beni dikkatle izliyordu, bu vicdanım beni öldürecekti. Elini görmek adına elimi uzattığımda geriye çekti, gözlerine baktım.
"Yemeğine geri dön."
Bu kibrine karşın dişlerimi sıkarak yerime geri döndüğümde ona yardım etmeyi düşündüğüm için kendimi önümüzde ki manzaradan aşağı atasım vardı. Onun bakışları altında yemeğimi yemek için uğraştım ama gerginliğime karşın midemde tüm gün bir şey yemesem bile doygunluk vardı. Çatalımla önümde ki yemeği eşelemeye başladım, bakışlarım ise karşımda ki İstanbul Boğazındaydı. Ateş elinde ki çatalı sertçe tabağına bıraktığında bakışlarım ona gitti, keyfimi yine nasıl bozacaktı?
"Oynayıp durma, yemeğini ye."
Onun gibi çatalımı sertçe masaya bıraktım, bakışları gözlerimden saliselik oraya gitti.
"Bana emir verip durma, paralı çalışanın değilim ben Ateş."
Öfkeleneceğini, bağırıp çağırmasını bile bekliyordum ama o sadece baktı. Garip bakışları karşısında gözlerimi kaçırdım ve derin bir nefes aldım, hala ısrarla bana bakıyordu. Duraksadım ve bakışlarım yeniden onunla kesişti. İsmini söylemiştim, o yüzden miydi bu tavrı?
"Neden öyle bakıyorsun?"
İfadesi bozuldu ama bakışlarını çekmedi.
"Neyin içine girdiğine dair en ufak bir fikrin yok."
Anlamamıştım. Neyden bahsediyordu?
"Beni zorla çektiğin için olabilir mi?"
"Yemeğini ye, Arya."
Tamamen farklı olan bu sözleri önümde ki her şeyi yüzüne fırlatma isteği uyandırdı.
"Yiyemiyorum."
Bir şey söylemedi, yeterli gelmişti. Ona bakmadan elimin biraz uzağında olan yeni telefonumu avuçlarımın içine alarak dışarıda ki manzarayı çektim. Birkaç tane daha çektikten sonra gülümseyerek İnstagramda en güzel bulduğum fotoğrafı story olarak paylaştım. Hazır telefon elimdeyken merakıma yenik düşerek onun ismini arattırdım.

atesyakar✔
Derin Ateş Yakar
Gözlerim kocaman açıldı. Profili karşısında şaşırmıştım, çünkü hem hesabı mavi tikliydi hem de üç buçuk milyon takipçisi vardı. Boğazıma takılan gıcıklık yüzünden öksürmeye başladığımda onun kendi önünde ki suyu uzattığını görmezden gelerek kendi suyumdan iki yudum aldım. Bir süre için profilinde gezindim, bu kadar çok takipçisinin nasıl olduğunu düşünüyordum. Ayrıca bir kişiyi bile takip etmiyordu, paylaştığı tüm gönderiler onun kendi fotoğraflarıydı.
"Arya?"
Telefonu elimden atmamak için uğraş verdim, beni korkutmuştu. Sorgulayan bakışlarım onu buldu, elinde tuttuğu siyah kutuyu bana doğru uzattığında kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. Siyah kadife kutuyu önümde açarak içinde ki yüzüğü görmemi sağladığında bakışlarımız birbirini buldu.

(32.000 $ fiyatındaymış, Ateş beni de al.)
"Buna gerek yok."
Mücevherden anlamasam dahi bu yüzüğün dudak uçuklatacak bir fiyat ettiğinden emindim. Ondan böyle bir şey istemiyordum, onu da istemiyorum.
"Bence var."
Alayla başımı salladım. Vardı tabii, o istemişti çünkü. Elimi ona doğru uzatarak kutuyu vermesini bekledim ama o elimi tuttu. Elimi geriye çekmeye çalışmama bir bakışıyla engel olduğunda yüzüğü yavaşça parmağıma doğru itti. Elime bir kez olsun bakmadan bakışlarımı dışarıya çevirdim.
"Gidelim mi artık?"
Soruma karşı sessiz kaldı. Oturduğu yerden kalktığında ben de ardından kalkmıştım, bu evet demek oluyordu sanırım. Yürüyeceğim sırada kolumu tutarak beni durdurdu, bakışlarına karşılık verdim. Elleriyle yüzümü avuçlarının içine aldı, art arda yutkunurken bana doğru eğildi. Dudakları alnımda baskı yaptığında beni öpeceğini düşündüğümden kalbimin atışları sakinleşmeye başladı.
"Bu kadar korkma benden."
Dudakları konuşmak için hareket ettiğinde alnıma değiyordu.
"Senden korkmuyorum."
Sesim sekteye uğramış gibi kısık çıkmıştı. Yalan söylemeyi bile beceremeyen sakarın tekiyim.
"Yalan söylenmesinden nefret ederim."
Sevdiği bir şey var mıydı acaba?
"Söylemiyorum."
Geriye çekilmesi için göğsünü itmeye çalıştığımda iki kolumdan kavradı.
"Arya, ben-"
Ağzının içinde bir şeyler geveleyerek öfkeyle söylediği sözleri yarım bıraktı. Söyleyeceği her neyse beni daha çok sinir edeceğini bildiğimden söylemediği için daha iyiydi. Kolumu tutarak yürümeye başladığında arkasında bir eşyaymış gibi sürüklediği bedenim isyan halindeydi. Beni böyle sürüklemesine izin vermek istemediğimden adımlarımı hızlandırarak yanında yürümeye başladım, kolumu bıraktı. Zafer dolu bir şekilde gülümsediğimde belimde ki kolu bunu kısa sürede silip attı. Yeniden o bakışların eşliğinde dışarıya çıktığımız da yüzümüzde patlayan flaşlarla irkildim. Ateş beni kendi bedenine hapsederek görünmez hale getirdiğinde yüzümü ışıklardan korumak adına elimle gizledim, onlarca koruma çevremizi gazetecilerden korumaya çalışıyordu.
"Kemerini tak."
Dediğini yapacak olsamda sırf emir verdiğinden yapmayacaktım. Fakat ölen ben olacağım için kemerimi çekiştirerek yerine taktım, bakışları üstümde bir kez gezindikten sonra arabayı çalıştırdı. Koltuğa gömülüp başımı geriye doğru yasladım, kaç saat geçtiğini bile bilmiyordum ama rahat koltuğu beni uykuya çekiyordu. Uyumamak adına gözlerimi açık tutmaya çalışsam da gözlerim yavaşça kapandı, üstüme dönen bakışların eşliğinde uykuya yenik düştüm.
<•
"Uyanmayı düşünüyor musun?"
Homurdanarak başımda ki o sesi engellemeye çalıştım ama yeniden konuştuğunda gözlerim hızla aralandı. Bakışlarım tepemde ki kişiyi buldu, büyük bir sevinç çığlığı atarak üstüne atıldığımda düşmemem için kollarını sıkıca belime doladı.
"Cengiz!"
"Kulağımın dibinde ne cırlıyorsun kızım?"
Omzuna vurdum.
"Neredeydin sen! Ortadan kaybolmakta ne demek Cengiz, ne kadar korktum haberin var mı?"
Omuz silkmekle yetindi. O mavi gözlerini oyasım geldi.
"Hep siz mi kafa dinlemek için kaçacaksınız, bu seferlik ben kaçtım."
Kumrala çalan saçlarını parmaklarımın arasına alıp çekiştirmeye başladığımda bağırarak benden kurtulmaya çalıştı.
"Bırakma! Ben de geliyorum!"
Azra'nın sesinden sonra bedeni üstümüze devrildiğinde Cengiz daha çok bağırmaya başlamıştı.
"O kas yığınlarını yapacağına beynin çalışsaymış be!"
"Bıraksanıza kızım!"
Bırakmadık. Azra ile Cengiz'e sağlı sollu saldırmaya başladık, işi abartıp Cengiz'in kafasını ısırmaya çalışmıştım. Cengiz aramızdan sıyrılıp kaçtığında Azra ile dakikalarca kahkaha atmıştım, Sema teyze bizi kahvaltı için çağırdığında aşağıya indik. Cengiz bize kötü kötü bakıyordu, birbirimize baktıktan sonra sevimlice sırıttık. Dehşet içerisinde kaldı.
"Siz ikiniz şeytanla iş birliği kurarsınız."
"Baba Cengiz bize şeytan diyor!"
Babama şikayet ettiğimde babam gülmüştü, onu günler sonra ilk kez gülerken gördüğüm için yanına yaklaşarak yanaklarından öptüm. Aynısını amcama da yaptıktan sonra Azra'nın yanına oturdum, bakışlarım Cengiz'in masum bakışlarına takıldı. Onu öpmediğim içindi o bakışlar, omuz silktim.
"Yok sana öpücük falan."
Küçük bir çocuk gibi dudak büzdüğünda Azra kıkır kıkır gülüyordu. Ben de sırıtıp önümde ki kahvaltıya odaklandım, Azra bir an da kolumu tutarak sarstığında ona döndüm. Gözleri şaşkınlıkla bir yere bakıyordu, oraya döndüm. Babamın olduğu yere bakıyordu, sonra bakışlarım büyük resme gitti. İçtiğim meyve suyunu püskürterek öksürmeye başladığım da Azra sırtıma vurmaya başladı. Tüm aile endişe içinde başımda toplandığında nefesim biraz sonra eski haline döndü, elimle babamın gazetesini gösterdim. Herkes yerine oturdu, babam ise gazeteyi bana uzattı. Büyük resimde ki iki kişiye odaklandım.
Ben ve Ateş'e.
Ateş Yakar Evleniyor!!!
Ünlü iş adamı Ateş YAKAR dün gece saatlerinde restoranttan bir güzelle görüntülendi. Güzel hiç yabancı değil. Ünlü iş adamı Sedat YANKI' nın kızı Arya YANKI ' nın ta kendisiydi. Ayrıca dikkatlerden kaçmayan alyansı ve yüzüğüyle magazin gündemine damgasını vurdu. Açıklama yapmayan ikili soruları sessiz bırakarak yemek yedikleri restoranttan ayrıldı. Evlilik haberlerini doğrulayan bazı tanıklar çıkmasına rağmen her iki aileden de konuyla ilgili açıklama gelmedi. Çifte mutluluklar dileriz.
Haber karşısında yaptığım tek şey göz devirmek oldu. Bana dikkatle bakan aileme bakmak yerine telefonuma gelen bildirime odaklandım.
Duman Yakar sizi takip etmeye başladı.
Yaklaşık otuz bin takipçim vardı ve sadece dört kişiyi takip ediyordum, ailemi ve Azra'yı. Takip edip etmemek arasında gidip gelsem de geri takip ettim. Telefonumu yerine koyacağım sırada telefonumda yeniden bildirim sesi yükseldi ve bu bildirim telefonumu düşürmeme neden oldu.
Derin Ateş Yakar sizi takip etmeye başladı.
"Şaka değil mi?"
Şaşkınca Azra'ya baktım. O da baktığım yere, bildirime bakıyordu. Benim gibi o da şaşkındı.
"Oha çok havalı."
Yüzümü buruşturdum.
"Nesi havalı?"
"Takip ettiği tek kişi sensin."
Bu bana havalı değil, korkutucu gelmişti. Bildirimi görmezden gelerek onu takip etmeyecektim, çıkış yapmak adına bildirimi panelden sildiğimde yanlışlıkla üstüne basmıştım. Dahası profilinden geri çıkmak için uğraştığımda 'takip et' butonuna bastım. Donup kaldım, telefonu çığlık atarak fırlattığımda masadakilerin bakışları yeniden bana döndü.
Ateş Yakar'ı takip etmeye başladınız.
🖤
Evet okuyucularım yeni bir bölümün daha sonuna geldik.
Arya takip edeceğine Ateş etsin dedim qoxlwmdmwkdkekxk
Arya'nın hareketi OWSKEMMDMEMDMDMDMEMDMD
Beğenmeniz dileğiyle.
Sizi seviyorum...
