İçeriğe geç

Esir

Bölüm 18 · 14 dk okuma

Esir

Bölüm 18

18.Bölüm

İyi okumalar...

Eve döndükten sonra 'ağlamayacağım' dediğim o sözlerim geride kalmıştı. Sabaha kadar soluksuz kalarak ağlamış ve gözlerimin kan çanağına dönmesini sağlamıştım. Ertesi günün düğün olduğunu hatırladıkça da daha çok ağlamıştım, elimden bir şey gelmiyor olması o kadar iğrençti ki.. Ne yapacağımı dahi bilmiyordum, ağlamaktan çok ölmek istiyordum.

Ölmek beni kurtarabilecek tek şeydi.

Yüzüm ve gözlerim kızarıkken odamdan çıkmaya da çıkartılmaya da halim olmamıştı. Hiç üşenmeden bir gün ve bir gece hıçkırarak ağlamış, yatağımdan bir saniye olsun çıkmamıştım. Yastığıma sarılarak uyuyakaldığımda ertesi gün başımda Azra'yı bulmuştum. Şimdi ise sızlayan burnumun ucunu çektim, ölesiye yorgun hissediyordum. Saçım, makyajım yapılmıştı ve bana kalan tek şey aşağıya inmekti. Tabii önce ailemle vedalaşarak. Beyaz gelinliğin etek kısımlarına takılacak olma korkusu şimdiden içime işlemişti.

Özel tasarımdı ve göründüğü kadar ağır olmadığı için rahat hareket etmek için onu seçmiştim. İki gelinliğimin ortak noktaları beyaz ve rahat olmalarıydı ama ilk gelinliğim biraz daha resmiyken diğeri oldukça rahattı. Oturarak topuklularımı giydikten sonra dikkatlice ayağa kalktım, sonrasında derin bir nefes aldım. Aynaya bakarak yüzüme küçük ama sevecen bir tebessüm kondurdum. Kapı çaldığında kendime bakmayı bırakarak kapıya döndüm.

"Girin."

Açılan kapıdan amcam görününce gülümsemem büyüdü, o da beni görünce kocaman gülümsedi. Yanıma gelmesini beklemeden ona yaklaştığımda kollarının arasına girdim, gözüme batan yaşların akmaması için debeleniyordum ama fayda etmiyordu. Yeterince göz yaşı dökmemişim gibi yaşlar akmaya başladı, amcam hafifçe geriye çekilip yüzüme üzgünce baktı.

"Seni çok seviyorum, prensesim."

Başımı omzuna gömerek daha sıkı sarıldım. Konuşamayacak kadar kötüydüm ve o da daha fazla bir şey söylemedi. Odanın kapısı yavaşça açıldı ve gelen kişiyle göz göze geldim, boğazımdan kaçan hıçkırığa engel olamadım. Amcam beni bıraktığında bu sefer Cengiz'in kollarının arasındaydım.



Amcam konuşmayacağımı anlayarak bizi yalnız bıraktı, Cengiz'e biraz daha sıkı sarıldım. Ne o bir şey söyledi ne de ben konuşmaya yeltendim, geri çekilerek yüzümü ellerinin arasına aldı. Dudaklarını alnıma bastırdı ve mavi irislerinin dolu dolu olduğunu görmemi sağladı, gözlerini kaçırdığında yeniden hıçkırmıştım.



"Özür-"

Özür dilemesini tamamlamasına izin vermedim ve başımı hızla iki yana salladım. Bu sefer babam gelmişti, ona bakmaya bile dayanamazken ağladığını görmek kalbime büyük bir tekme indirmişti. Gelinliğin izin verdiği kadarıyla yanına koştum ve boynuna sıkıca sarıldım.

"Her şey için özür dilerim kızım, sen bunu hakketmedin."

Büyük elini elmacık kemiklerimin üstüne koydu ve akan gözyaşımı sildi.

"Keşke bu kadar güzel olmasaydın."

Diyecek bir şeyim yoktu, yeniden sarıldım boynuna. Küçük bir kız çocuğu gibi küçükken yaptığım gibi kollarımı bırakmayacakmış gibi boynuna dolamış ve ağlıyordum. Tek fark şimdi babam da ağlıyordu. Birbirimizden ayrılmamız biraz uzun sürmüştü, ceketinin cebinden ufak bir kutu çıkarttı. Kutuyu önümde açtığında boğazıma yumru oturmuştu, kolyeyi iyi tanıyordum. Halamın boynundan hiç çıkarmadığı kolyesiydi ve ben yeterince büyüdüğüm de benim boynumda olacağını söylemişti.

Büyümek derken evlenmekten bahsediyordu.

Hala küçük bir çocuk gibi hissetsem de fazla kırgın bir çocuktum. Babam kolyeyi boynuma taktığında ikimizde ağlıyorduk ama diyecek bir sözümüz kalmamıştı. Soğuk metali tenime değdiğinde gözlerimi açıp kapattım ve ağlamayı bırakmaya çabaladım. Halam bu halimi görseydi taş üstünde taş bırakmazdı. Ağlamayacaktım daha fazla, yeterince ağlamamışım gibi kendimi teskin etmem de komikti. Gülümsemeye çalıştım ama başarısız olmuş, gözümden bir yaş düşmesine sebep olmuştum. Bir kez daha denedim ve dudaklarım rolüne büründü, boğazımı yavaşça temizleyerek babamın bana doğru uzattığı koluna girdim. Bana baktığı için ona doğru döndüm.

"Hazır mısın kızım?"

Değilim.

Bir şey söylemeden yürümeye başladığım da babam da bana uymuştu. Kendimden son derece emin, zorla değil de kendi isteği ile evlenmiş biri gibi davranacaktım. Kimse için değil, kendim için. Çünkü kimsenin bana acımasını istemiyordum.

Acınacak bir kadın değildim ben.

Merdivenlerin başına geldiğimiz zaman derin bir nefes daha alarak aşağıya inmeye başladık. Kalbim boğazımda atıyordu resmen, sakinleşmek adına gözlerimi kapatıp duruyordum. Merdivenlerin ortasındayken aşağıda gördüğüm kişi ile kalbim daha çok hızlanmıştı, yutkundum. Bakışları gelinliği delip geçiyor, tenimi yakıyordu. Onu inceledim, hiçbir değişiklik yapmamıştı, her zaman ki gibi yıkılmaz görünüyordu. Yıkılmıyordu ama yıkıyordu.



Göz göze geldiğimiz de küçük bir şaşkınlık tenimi delip geçti ve ben ona bakmaya devam ettim. Çünkü farklı bakıyordu, hayran kalmış gibi. Dudaklarımın arasından küçük bir nefes alarak bakışlarımı çektim gözlerinden, yine de irislerinin varlığı tenimde hükmünü sürmeye devam etti. Onu tanıdığım ilk günden beri bakışlarını her defasında üstümde buluyordum, bıkmıyor muydu bana bakmaktan? Ben siyahlarından bıkmıştım. Babamla birlikte onun önünde durduğumuz da yüzümde geçilmez bir ifade vardı, ona duyduğum nefretim de her gün biraz daha artıyordu.

Kalbim ona duyduğum nefretimle atıyordu.

"Kızıma iyi bak."

Ateş babama kısa bir bakış atarak, ona uzatılan eli tuttu ve başını yavaşça salladı.

"Birbirimize iyi bakacağız."

Babam daha fazla orada durmadı ve yanımızdan uzaklaştı. Koca evde tek başımıza kaldığımızdan bizimde gitme vaktimiz gelmişti, gelinliğin eteklerinden tutarak ona sırtımı döndüm ve kapıya doğru yürümeye başladım. Bir şey söylemek yerine koca elini belime yerleştirdi ve kapıyı geçmem için açtı.

Belimi benden daha çok seviyordu bu adam.

Yüzüne bakmaksızın yürümeye devam ettim, konuşmaması iyiydi. Bahçeye çıktığımız da değişen başka bir araba bizi bekliyordu, bana dokunmaması için daha hızlı yürümeye çalışıyordum ama bir adımı benim iki adımım olduğundan bana kolayca ulaşıyordu. Benimle birlikte arabanın yolcu kapısına yaklaşıp kapıyı açtı, dahasını da yaparak gelinliğimin eteklerinden toplayarak binmeme yardımcı olmuştu. Şaşkın şaşkın sert yüzüne baktım ama bana bakmak yerine gelinlikle uğraşıyordu. Geriye çekilmeden önce kemeri taktı ve göz göze geldik, bu yaptıkları pek önemli şeyler değildi ama söz konusu o olduğunda şaşırmadan edememiştim. Elini yanağama bıraktığında irkilmeden edemedim, umursamadı.

"Bu güzelliğini hakkedecek biri değilim."

Gözlerimi açıp kapattım ve beni bırakıp yan koltuğa geçip oturmasını izledim. Koltuğa yerleştikten sonra şaşkın yüzüme baktı ve yanağımı elinin tersiyle okşadı, yüzümü geriye çekerek bu garipliğinin kafamı karıştırmasına engel oldum.

"Hakketmiyorsun."

Dilimden çıkan sözcüklerden sonra elini yumruk yaparak geriye çekti, arabayı çalıştırarak yola koyulduğunda hala da bakışlarını üstümde hissediyordum.

Arsız mıydı bu adam?

Düzensizleşen nefesimi yoluna sokmaya çalışarak akan yola odaklandım, gergindim. Dokunsalar kırılacak gibi gergindi bedenim, avuç içimi sıkıp açıyordum. Gelinlikle rahat olacağımı düşündüğüm için tam bir aptalım, onun yanındayken rahat olacağımı nasıl düşünmüştüm ki?

"Nereye gideceğimizi biliyor musun?"

Onu duymazdan geldim, çünkü cevabını bildiği bir soruyu soruyordu. Gelinliğimi seçmek dışında düğünle ilgili hiçbir sorumluluk almamıştım, ilgilenecekte değildim. Düğünün nerede yapılacağını dahi bilmiyordum ama bunu zaten umursamıyordum. Neresinin olduğu önemli değildi, hayatımı mahvetmenin mekanı fark etmiyordu.

"Umrunda olmadığını söylemiştin."

Kendi kendine konuşması dikkatimi çekmezken nefesimin bana yeterli gelmesi için uğraşıyordum. Ateş başka bir şey söylemedi, lüks bir otelin önünde durduğumuz da buna şaşırmamıştım. Cemiyetten insanlar böyle yerlerde düğün yapardı ama bana sormuş olsalardı eğer sade bir elbiseyle, sadece tanıdıkların olduğu bir düğün isterdim. Kalabalığı ve samimiyetsizliği sevmezdim ben.

"İnmeyi düşünüyor musun?"

Açılan kapıma ve konuşan kişiye baktım, Ateş'in ne ara kapımın önüne geldiğini anlamamıştım. Düşünmeyi bırakarak bana uzattığı elini görmemiş gibi kapıdan destek alarak arabadan çıktım, kulağımın dibinde sertçe nefeslendi. Belimden sıkıca kavrayarak yürümeye başladığımızda bizi karşılayan insanları görmezden geliyorduk, yönlendirdikleri odaya girdiğimiz de Ateş'in ellerinden kurtularak koltuğa oturdum. Siyah irislerini bana diktiğini bilsem de göz ucuyla dahi ona bakmadan önümde ki duvara baktım.

Duvarla Ateş'in çok fazla ortak noktaları vardı.

Kapıya iki kez tıklatıldığında nefensizce Ateşle birbirimize baktık, iki parmağının arasına sıkıştırdığı siyah Black markalı sigarasını içiyordu. Bakışlarımı kapıya çevirip seslendim.

"Gir."

Kapı sesimin hemen ardından hızlıca açıldı ve Azra'yı gördüm. Yeşil gözleri odayı taradıktan sonra benimkilerle buluştu, kocaman gülümsedi. Kahverengi, ince askılı ve sırtının tamamını açıkta bırakan bir elbise giymişti.



Bana doğru yaklaştığından oturduğum yerden kalkarak sıkıca sarıldım, sıkıca karşılık verdi. Geri çekilerek birbirimize baktık, hayranlıkla bakıyordu. Ben de ona hayran kalmıştım.

"Muhteşem olmuşsun."

Aynı an da konuşmuş ve aynı sözcükleri de söylemiştik. Kıkırdayarak yeniden birbirimize sarıldık. Siyah gözlerinin benim üstümde gezindiğini hissedebiliyordum, sırtımı ona dönerek Azrayla karşılıklı koltuklara kurulduk. Onun varlığı beni mutlu etmeye yeterken gözlerim dolu dolu olmuştu, her şey çok zor geliyordu.

Ağır geliyordu.

"Gel buraya."

Başımı omzuna yaslayarak derin bir nefes aldım, sırtıma bir bıçak gibi saplanan irisleri yok saymaya devam ettim. Azra bir süre sonra gittiğinde yeniden yalnız kalmıştık, sessizdik ve ben bu sessizlikten git gide boğulmuştum.

"Böyle olmak zorunda değildi."

Ateş'in bedeni sözlerimin ardından karşıma dikildi, gözlerine bakmak yerine siyah ceketinin düğmesine bakıyordum.

"Bana bunu yapmak zorunda değildin."

Göz göze gelmemizi sağlayarak önümde eğildiğinde onu bulanık görüyordum, kahretsin! Gözlerim yeniden dolmuştu.

"Ben başka yol bilmiyorum Arya."

Gözlerimi öfkeyle açıp kapattım. Hayatının her anında zor mu kullanmıştı?

"Ben evleneceğim adamla birbirimizden nefret etmek istemezdim ama."

Adem elması yavaşça hareketlendi ve gözlerinde gördüğüm o ifadesizlik bir an için yok oldu.

"Ben senden nefret etmiyorum."

Hayır ağlamayacaktım.

"O zaman bana niye öyle davranıyorsun?"

Ateş elini yüzüme doğru yaklaştırdığında temasından kaçmak adına başımı geriye çektim.

"Başka nasıl davranılır bilmiyorum."

Yutkundum sertçe. Bu kadar ciddi olmasını beklemiyordum.

"İnsanların duyguları vardır Ateş ve onlara göre hareket ederler."

Ateş ondan uzaklaşmamışım gibi bana biraz daha yaklaştı ve tenimi okşadı.

"Seni görene kadar duygu nedir bilmiyordum."

Çattığım kaşlarımın altından ona bakarken ifademi umursamıyordu, son derece ciddiydi. Bana böyle şeyler söyleyip tam tersi davranmasını kaldıramıyordum.

"Psikopatsın sen."

Dudakları kıvrılır gibi oldu ama sadece yanlış gördüğümü düşündüm.

"Daha kötülerini de duymuştum."

Onun ciddiyetine büründüm.

"Senden nefret ediyorum."

Derin bir nefes aldı ve tenime değen parmaklarını geriye çekti.

"Hayır, bu kadar kötüsünü duymamıştım."

Ona anlamsızca baktım, kafamı allak bullak ediyordu ve deliriyormuşum gibi hissediyordum. Kapı yeniden açıldığında organizasyonla uğraşan genç bir kadın görünmüştü, zamanın geldiğini söylediğinde Ateş belimi tutmak yerine kolunu uzatmıştı. Kadının bakışları altında yavaşça koluna girerek ondan olabildiğince uzak durarak odadan çıktık. Yürümeye başladıktan bir süre sonra çıkışa gittiğimizi fark ettiğimde neler olduğunu anlamaya çalışıyordum, düğün içeri de yapılmayacak mıydı?

"Nereye gidiyoruz."

Ateş bakışlarını benden ayırmadı.

"Sabret."

Bunu bana onun söylüyor olması ayrıca da komikti. Dediğini yaparak sabretmeye çalıştığımda ilerlediğimiz bahçede küçük bir geçiş yolu hazırlanmıştı, yol çiçeklerle süslenmişti. Küçük küçük çiçekler kenarlara bırakılmış, bazıları ise uzadıkça uzamıştı. Bu çiçekleri biliyordum ve kokusuna da oldum olası bayılırdım.

Frezya çiçeği.

Hayranlıkla parlayan gözlerim ve ciğerlerime sızan muhteşem koku bana yaşattığımı hissettirmişti. Ilerlemeye devam ettikçe çiçeklerin koparılmadığını, dikildiğini görmüştüm. Daha çok şaşırırken bu çiçeklerin düğüne özel olup olmadığını anlamaya çalışıyordum, bu kadar uğraşmış olabilirler miydi? Frezya çiçekleri soğuğu ve soğuk yerleri daha çok severlerdi, diğer çiçeklerden biraz farklıydı. Çiçeklerle dolu yol bittiğinde bir kez daha o yolu gezmek ve onların varlığını hissetmek istiyordum. Aklım çiçeklerden önümde ki manzaraya kaydığında dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.

Düğün denizin üstünde yapılacaktı.

Bizi görenler alkışlamaya başladığında ben denizin büyük bir kısmını kaplayan cam platformun üstüne çıkmayı heyecanla bekliyordum. Düğün için özel olarak hazırlanan bu yer bizim içindi, denizin üstünü kaplayan camlar oldukça kalın görünse de altında ki mavi suları net görüyordum.

"Denizi sevdiğinden, beğenirsin diye düşündüm."

Yanımda varlığını dahi unuttuğum Ateş'e kısa bir bakış attım. Ne diyeceğimi düşünürken bakışlarım yeniden üstünde hareket ettiğimiz mavi sulara gitti, buraya bayılmıştım. Bunca şeyi ben sevdiğim için mi yaptırmıştı?

"Tebrik ederiz."

Yüzlerce insanın tebrikleri arasında sıkışıp kalmışken Ateş belimden destek oluyordu. Ondan uzak durmaya çalışıyor olsam da her seferinde beni kendisine biraz daha çekiyordu, yine yanımıza gelenleri umursamazken iyi niyetlerini gülümseyerek karşıladım. Öylesine gülümsediğim kadına bakakaldığımda yüzümde ki gülümseme yavaşça soldu ama o yüzünde ki imalı gülümsemeyi kesmedi.

"Senin burada ne işin var?"

Kendime engel olamazken sesim oldukça sert çıkmıştı, Ateş anında terslik olduğunu fark ederek bana odaklandı.

"Kızımın düğününe geldim, suç mu?"

Bu kadar pişkin olmasına dayanamıyordum, çığlık atacaktım sinirden.

"Ben senin kızın değilim."

Ateş sorusunu tekrarladı.

"Neler oluyor?"

Ateş'in yüzüne baktım.

"Ben bu kadını tanımıyorum, düğünümüzde ne işi var?"

Ateş kadına baktı, neler olduğunu biliyordu ama tepkime hazırlıksız yakalanmıştı.

"Annen hakkında doğru konuş kızım, seni doğuran benim sonuçta."

Ben konuşmadan Ateş konuştu.

"Karımla düzgün konuş, eğer iki dakika içinde buradan gitmezsen olacaklardan ben sorumlu olmam."

Arzu Perdah, biyolojik annem. Ateş'e korkuyla baktı ve daha sonra hedefi ben oldum.

"Sen istemesen de bana çekmişsin Arya, ben de güçlü erkeği seçtim."

Gözüme batan o acımasız yaşları umursamadım ve sadece onun duyacağı şekilde fısıldadım.

"Yanılıyorsun, ben orospu değilim."

Benim üzerime hamileyken babamı aldatacak kadar iğrenç bir kadındı o. Arzu bana bir adım attığında çenemi dikleştirdim, hayatta en nefret ettiğim şeyi bana yaptırmıştı. Küfür ettirmişti.

"Otuz saniyen kaldı."

Ateş onu uyardığında gözlerime bakmaya devam etti, hırsla oradan gittiğini gördüğüm de kalbim hala ağzımda atıyordu.

"Baban onu da istersin diye çağırttı, gelmesini istemiyordum. İstemeyeceğini biliyordum."

Başımın yan kısmını öperek beni kendisine çekti, titrediğimi yeni fark etmiştim.

"Her istediğim olsaydı burada olmazdım."

Ateş'in tutuşu daha çok sıkılaştı. Kendisini tutuyor gibiydi ama öfkesini hissedebiliyordum. Azra yanıma ulaştığında onunla Ateş'in kollarının arasındayken konuşmuştum, rahatlamaya çalışıyordum ama bu mümkün görünmüyordu. Nikâh memurunu görünce kalbim daha çok hızlanmıştı, hiç istemediğim o an gelip çatmıştı. Ateş titreyen bedenimle masaya doğru hareket ettiğinde gerginlikten avucumun içi bile terlemişti. Koltuğumu oturmam için çekti, yerime yerleştiğimde o da yanıma oturmuştu. Masa da beş kişi vardık. Nikah memuru, ben, Ateş ve şahitlerimiz vardı; benim ki Azraydı ama Ateş'in şahidi yaşlı bir adamdı.

Siyaha çalan koyu kahveleri oldukça sert ve ciddi bakıyordu.

Benden nefret ediyormuş gibi bakıyordu.

"Ben de İstanbul belediyesinin verdiği yetkiye dayanarak sizleri karı koca ilan ediyorum."

Soruları sormuş, yanıtlarımızı almıştı. Bana doğru uzattığı evlilik cüzdanına öylece bakarken Ateş benden önce davranmış almıştı. Üstüme binen tonlarca yük şimdi omuzlarımda daha çok artmıştı. Bu yükü nasıl taşıyacağımı bilmiyorum, evliliğin altından kalkabilecek miydim? Asıl soru şuydu;

Ateş'in altından kalkabilecek miydim?

(Not: fesatlaşmayın ÖŞJEJDNSNJSJNSMİÖSHSJĞŞ)

"Gelini öpebilirsin."

Nefesimi tutarak oturduğum yerden kalktığımda önümde duruyordu, hiç beklemeden yüzümü ellerinin arasına aldı. Dudaklarını alnıma bastırdığında küçük bir nefes aldım, beni herkesin içinde öpmeyecek olması bir nebze olsa rahatlatmıştı.

"Nefes al karıcığım."

Aksine nefesim boğazımda kalmaya devam etti. Ateş'in bana doğru uzattığı kemikli elini saniyeler geçtikten sonra yavaşça kavradım, bedenimi bedenine doğru çekti. Ben onca ağırlığın altında kalmış gibiyken o hafiflemiş gibiydi, beni dansa kaldırması da şaşırtmıştı. Ateş'in dans edecek olması daha da şaşırmama neden olmuştu.

Tamamen odun değildi.

Sanırım.

Ateş odun değil de duvardı.

Göğsüne bakarken elini belime yerleştirip, diğeriyle de elimi avuç içine aldı. Boşta kalan elimi omzuna bırakarak üstümde ki siyah gözlerine inatla bakmadım, bakmadıkça bırakacağını düşünmüştüm ama dakikalar geçti ve o yine de bana bakmayı bırakmadı.

Bu adamın bana bakmaktan başka işi yok mu?

En sevdiğim şarkılardan biri çalmaya başladığında bedenlerimiz Ateş sayesinde biraz daha yaklaştı, yavaşça pistte hareket etmeye başladık. Bizim için boş bırakılan platformda biz birbirimize bakıyorduk, diğerleri ise bize bakıyordu. Daha önce defalarca kez beraber dans etmişiz gibi uyumluyduk, adını bana doğru attığında geriye doğru bir adım attım. Üç adım daha bunu devam ettirmiş sonrasında beni kollarının arasında döndürmüştü. Beni yeniden göğsüne çektiğinde dip dibeydik, bakışlarımı gözlerimden dudaklarıma kaydı.



(Gifte ki bey Ateş'e benziyor..)

Dansımız bittikten sonra alkışlar ve tebrikler beraberinde gelmişti, yerimize geri dönerek yan yana durmaya devam ettik. Eli tenimde geziyordu, omzuma dokunarak parmağını yavaşça köprücük kemiğimi okşadı. Işaret parmağı tenime değdikçe kalbim göğsüme tekme atıyor, nefesimi kesiyordu.

"Yapma."

Elini geriye çekti ve bakışlarının da üstümden gittiğini hissettim. Titrek bir nefes aldığım da az önce sadece ikimizin olduğu o pist dans edenlerle doluydu, Azra Cengiz'le dans ediyordu. Onlara tebessüm ettiğimde bakışlarım Duman'a kaydı, gözlerini kırpmadan ikisine bakıyordu. Cengiz beni nasıl görüyorsa Azra'yı da öyle görüyordu, bunu iyi biliyordum. Ki her ne kadar Azra, Duman'ın ona yaptıklarını affetmemiş olsa da hala sevdiğini biliyordum. Azra Duman'a ilk gün ki gibi aşıktı ama çok daha kırgındı ve affedecek gibi de değildi. Onlara bakmayı bıraktığımda Ateş'in yanımda olmadığını fark etmiştim, çevreme kısa bir bakış atarak nerede olduğunu anlamaya çalıştım ama yoktu. Arkamda kalan denize yaklaşarak karanlık sulara baktım, aksim güzel ama yorgun görünüyordu. Yanımda beliren Ateş'in aksi ile gözlerimi ona çevirdim, benim gibi suya bakıyordu.

Ya da her zaman ki gibi sadece bana bakıyordu.

Diğer gelinliği giymenin iyi olacağını düşünerek Azrayla beraber otele geri dönmüştük. İkinci gelinliğim çok daha rahat ve bir o kadar da hafifti. Tüllü eteklerini tutmama ya da yardıma ihtiyacım olmadan gezebilecektim. Otelden çıktığımız da çiçeklerle dolu o yolu yeniden yürümüştük, Azra bana bakıyordu.

"Öğrendiğime göre aylardır bu çiçekler yetiştiriliyormuş."

Bizim içindi yani. Ateş'in en sevdiğim çiçeği nereden bildiğini anlayamıyordum. Yol bitmek üzereyken sırtını ağaca yaslayıp bana odaklandığını gördüm, bakışları önce yüzümde daha sonra gelinliğimde gezindi.



Gecenin yarısı olduğunda düğüne katılanlar bir bir gitmeye başlamıştı, en zorlanacağım o ana gelmiştim. Ailemle vedalaşacaktım, konuşmayı en aza indirerek her birine sıkıca sarıldım. Ağlamama engel olamazken onların da kendisini zor tuttuğunu görebiliyordum, en son sarıldığım kişi Azra oldu. Kollarının arasında delicesine ağlıyordum, benden farkı yoktu.

"Dikkatli ol."

Yanağımı öperek benden ayrıldı. Ateşle ikimizi bekleyen arabaya doğru yürüdüm, Ateş kapımı geçmem için açmıştı. Dudağımı dişlerimin arasına alarak oturduğum koltuktan aileme bakıyordum, çok kötü hissediyordum.

Yeni bir hayata onunla başlayacaktım.

"Uyu, gideceğimiz yer uzak."

Uykuya ve gözyaşına teslim olan gözlerimi açıp kapattım, yorgundum. Bu yorgunluk hem fiziksel hem de ruhsaldı. Vücudum havalandığında gözlerimi korkuyla açarak neler olduğunu anlamaya çalıştım, Ateş beni kucağına almış yürüyordu. Kollarının arasında ben yokmuşum gibi rahattı.

"Neredeyiz biz?"

Siyah irislerini gözlerime çevirdi.

"Sabah erkenden gideceğiz, burada kalmamız daha iyi."

Neresi olduğunu sormuştum ama o başka şeyler söylemişti. Uykulu olduğumdan ne söylediğini anlayamıyordum, gözlerim kayıyordu. Büyük bir yatak odasına girdiğimiz de bedenimi yavaşça yatağa bıraktı, doğrularak gördüğüm banyoya girdim. Uykum vardı ve duş alacak kadar takatim yoktu, gelinliğimi yavaş hareketlerle çıkarıp benim için bırakıldığını bildiğim pijamaları giydim. Saçlarımı elimle düzelttim, kapıyı açıp odaya yeniden girdiğimde Ateş'in yatakta olduğunu gördüm. Yeni bir tartışmaya gücüm olmadığından yatağın uç kısmına sığınarak gözlerimi kapattım. Beni rahat bırakmayacağını biliyordum, belimi tutarak göğsüne çekti. Saçlarımın arasından derin bir nefes aldı.

"Bizim hikayemiz yeni başlıyor güzelim."

🖤

Düğünü nasıl buldunuz?

Beklediğiniz gibi miydi?

Sizleri seviyorum...

Benimle kalın, Esirle kalın...

Bölüm sonu

1 yorum

  • Aryanın yaşadıkları beni bu bölümde ağlattı.Nefret ettim tekrardan gerçekten dayanamıyorum bu kız intihar da eder ve umarım ederde bu iğrenç varl