İçeriğe geç

ESİR (+18)

Bölüm 2 · 36 dk okuma

ESİR (+18)

Bölüm 2

LEŞ

Sevgisizlik, insana ne yapar? Kötü biri yapar! Yalancı yapar, düzenbaz, kurnaz tehlikeli ,sorumsuz ve de güvenilmez biri yapar. Ama her şeye sahipse, o zaman iyi insan mı olur? Hayır! Eskiden büyük bir evde yaşardım; buranın aksine . Kocaman bir malikaneydi. Görkemli avizeleri parlak taş mermerleri, çam ağacından yapılmış ahşap kapıları vardı. Gümüş işlemeli pencere ve kapı kolları ışıl ışıldı. Duvarlarda babamın milyonlar döküp aldığı tablolar ezberimdeydi. Bazılarının üzerinde fakir zengin farkının çıplaklığı ,bazen de sadece insan çıplaklığı vardı. Çok küçüktüm o zamanlar. Babamın yada annemin ne iş yaptıklarını hatırlamıyorum. Ama çok paraları vardı. Hatırladığım tek şey ise yine de sevginin olmayışıydı, insanlar çok parası olunca mutlu olacağını sanır! Ama mutluluğu para getirmez. İyi insanlar para ile daha fazlasını alır. Fakat kaderin cilvesi bu ya , şu yalan dünyanın içinde kimse iyi değil. Herkesin var bir kusuru... Saatleri saymayı bırakmıştım, tarihler önemsizdi. Mesela ,şuan kaç saattir yerde yatıyordum. Üç, beş ,yedi belki de on, yoksa sadece beş dakika mı geçmişti, bilmiyorum. Acaba sırtım kanıyor mudur? Yada karnımda morluklar var mıdır yine?! Gözlerimi açıp halime bakmaya korkuyorum. Kendimi bakmaya... İnsan kendi eliyle yaptığından korkar mı? İnsan başına geleceği bile bile ateşe uzatır mı elini? Yanacaksın ,biliyorsun ama yine de uzatıyorsun elini... Ne göreceğimi biliyorum bu yüzden aynaya baktığım da kendimi görmek değil yaptığım korkutuyor beni! Görmekten korktuğum bakışlardan ürküyorum... "Öldürdüm onu. Ne masum kızdın be Adal." Diyorum. Ama bunun da yalan olduğunu biliyorum. Masum muydu, belki biraz! Ve ne yazık ki bu dünya masumların dünyası değildi. Kaçmanın anlamı kalmamıştı. Kimseye anlatamamaktan ,kimsenin anlayamamasından yoruldum! İnsanlar duymuyorlar çığlıklarımı; çünkü çığlık atmıyorum. Sonuçlarını bildiğim kararlar almıştım . Bu ev de kalmak , bu acılara katlanmak gibi ,Mete'nin hırsını ve öfkesini kabullenecektim! Bedelini bildiğim bir kefaretti sadece, sonunu da biliyorum. İkimizden biri ölecek! Ya o yada ben. Ve o kişi ben olmayacağım, sadece bekliyorum. Ödediklerimin kefaretini! Unuttuklarımı ve hatırlayamadıklarımın geri kalanını istiyorum. Acıyor ama dayana bilirim! Burada ,bu ev de sevilmiyorum . Çocuk olduğum günlerden beri bu hiç değişmedi. Ne yedi yaşındayken ne de yirmi bir yaşındayken. Bunun ile savaşa bilirdim. Sevgisizlik sorun değil , fakat güçlüde değilim. Sırf bunun için bile Mete beni her gün zevkle dövebilir. Yüzüne baktığım, yüzüme baktığı her an ölmemi istiyor biliyorum... Yine de ölmüyorum! Ölmeyeceğim de, bu onu deli etse bile , herkes gibi ,benim gibi katlanacak!

Gözlerimi açtım yavaşça, ne içimdeki fikir savaşının bir yararı vardı ne de kaçmayı bırakmanın bir önemi... Yabancılaşıyordum ,ama ben olduğum için , böyle biri olduğum için acıyordum kendime! Bedenimi sırtı üstü geriye attım. O sırada acı dolu bir sızlama ense köküme kadar vurdu. Yutkunmak istedim fakat boğazım da sızlıyordu. Göz ucuyla odamın duvarımdaki saate baktım. Sabahın beşiydi. Ama odam yarım yamalakta olsa aydınlık sayılırdı. Bu evin ışıkları da kendi gibi eskiydi ve bir halta yaramıyorlardı. O yan odada uyuyordu, muhtemelen yine içmişti. Sızıp kalmıştır şimdi. Küçük bir ses çıkarsam beni yine döver. Bu yüzden dudaklarımdan çıkmak için inat eden iniltiyi kendime sakladım. Onu diğer çığlıklarımın yanına yolladım. Nasıl olsa onları da benden başka kimse duymuyor. Kulaklarımı kapattığımda çığlıklar duyuyorum . Başkalarına ait çığlıklar . İnsanın kendi çığlıklarını duymaması nasıldır bilir misiniz? Avazın çıktığı kadar bağırırsın, ama yine de kimse duymaz . Çünkü zaten içeride durmayan ve hiç susmayan bir kaos vardır.

Dişlerimi sıktım ve ellerimi yere yaslarken doğrulmaya çalıştım. Kemiklerimin gıcırtısı eski parkelerin gıcırtısını ezmişti. Yerden kalkarken bile iki büklümdüm. Yatağıma uzanan adımlarım bir yaşlının kadar yavaştı. Ama daha acı vericiydi. Yatağın üzerine oturduğumda tam karşımda artık yüzeyi pütür pütür olmuş bir ayna vardı. Oradaki yansımama baktım. Tişörtümün omuzları yırtılmış , yırtılan parçalarıda kan içindeydi. Yüzüm mosmordu, dudağım ve kaşım kanıyordu. O beni dövmeden önce ördüğüm saçlarım dağılmıştı. Yanağımdan dudağıma kadar yüzümün yarısı kızarıktı. Dudağım patlamış, kaşımın üzeri şişmişti. Omuzlarımdaki çiziklere baktım. Sadece onlar bile ağlama isteğimi kamçılıyor. Ama kendime bakmak dışında bir şey yapmadım. Ağlamadım... En son ne zaman ağladım , hatırlamıyorum. Çok zaman geçmişti, insan olmaya dair ne varsa yavaş yavaş kaybediyorum. Keşke umurumda olsa.. Sanırım bunun adı alışmaktı, midemi bulandıran bir kabulleniş! Biliyorum, sırtım kanıyordu, ılık ıslaklığını hissediyorum. Beni kemeriyle dövmüştü. Yoksa bir sopa mıydı? Bilmiyorum ki, kafamı kollarımın arasına gömmüştüm. Yutkunamıyorum, boğazım ağrıyor. Ve de göğsüm. Nefes almak bile can yakıcı bir işkence. Hafif ve bir o kadar katlanılmaz bir acının kemiklerimin üzerindeki mırıltısıyla gözlerimi aynadan çekmek istedim. Ayaklandım ve aynaya doğru yürüdüm. Adımlarım tam karşında durduğunda kanımla kırmızıya bulanmış parmaklarım aynadaki yansıma dokundu. Keşke gözlerimde biraz pişmanlık görsem, belki o zaman kaçmayı denerdim. Ama pişman değilim. Artık değilim. Grinin en açık tonu gözlerim buğulu aynada kıpkırmızıydı.

"Tıpkı benim gözlerim. Annesinin kızı." Dedi annem. Burada olmadığını biliyorum. Öleli yıllar oluyordu. Sadece o ölse bile yakamdan düşmüyordu. Gözlerime baktım; onun hayali yansıması tam arkamdayken. "Senin gibi miyim?" Dedim gözlerim onun gözlerini bulurken. Aynıydı. Fakat o pişmandı ben değilim . Kötü bir kadındı. Vicdansızdı . Hastalıklı bir kafası midesiz bir zihniyeti vardı ama benim gibi değildi. Bu yüzden ona acıyorum. Elimden gelse onu kendi ellerimle öldürür derisini yüzerim! Ve biraz bile pişman olmam. Ne yazık ki biri benden önce davranmıştı. Ona yüzümü döndüm. Yüzü hep hatırladığım gibi. Sert ama sevgisiz. Biçimli kaşlarını çattık ,dudakları gerilmiş ince bir hal almıştı. Sarı saçları o güzel sarı saçları dağılmaz bir kuvvetle ensesinde toplanmıştı. Yine o nezih kadın giyimi vardı üzerinde. Onu böyle görüyorum, çünkü hatırladım tek hali bu! O hep böyleydi! İnce çivi topuklarının yerin üzerindeki tak tak sesleriyle bana yaklaştı. Mete duyup buraya gelecek diye bir anlık gaflet ile kapıya baktım. Sonra onun gerçek olmadığı ve benimde korkak numarası yapmamam gerektiğini fark ettim. "Hayatımızı mahvettin canavar! Hiç kimse sesini duymayacak zavallı pislik, doğduğun gün seni boğup öldürmeliydim." Derken gözlerine baktım. Benimkilerin aynıydı. En dıştaki halka bile griydi. Gülümsedim ona . En içten halimle! Çok uzun zamandır gülmediğim gibi ve aynı anda elimi boğazına sardım. İnce tenin avuç içimde ezildiğini hissettim gerçek değildi fakat iyi hissettiriyordu. Yüzü morarmaya başlayıp gözlerinde yaşlar akmaya başladığın da dudaklarından kan aksın istedim. Soluk almayıp boğulacaktı. Boğazını bıraktı. Ve o ortamda hayali kaybolurken aynaya döndüm.

"Evet öldürmeliydin, keşke yapsaydın; ama yapmadın!"

İşte şimdi ona benziyordum. Gözlerimdeki ifade ve yüzümdeki yaptıklarından memnun cani suretim ile. Tıpkı onun gibi... Üzerimdeki tişörtü çıkardım. Omurga kemiklerim sayılacak kadar zayıflamıştım. Nefesimi içime çektiğimde kaburgalarım beliriyordu. Bitkindim. Kendime odamdaki kapakları kırık dolaptan kalın ,eski bir kazak aldım. Üzerimdeki pantolonu çıkartıp bir köşeye attım . Dolabın alt çekmecesini yavaşça açtım ve içinden bir eşofman çıkardım. Eşofmanı giyerken parçalanmış tişörtüme baktım. Bir ara onu çöpe atacağımı düşündüm fakat bunu yapmayacağımı da biliyorum. Kalın kazağı sutyen bile giymeden üzerime geçirdim. Zaten küçük göğüslerim vardı, bir de çok zayıftım, atlet yetiyordu. Altında ne giydiğim belli olmuyor. Dağınık saçlarımı elimle kulağımın arkasına sıkıştırıp ayağımdaki çorapları çıkarmadım. Odamın kapısını yavaşça açıp dar hole çıktım. Rutubet kokuyordu. Evin her odası aynı kokuyor. Önce salona baktım. Orada zıkkımlandığı içki şişeleri dışında masanın üzerinde bir kaç parça kadın kıyafeti vardı. Fazla parlak ve ışıltılı göründü gözüme. Oraya yaklaştım ve daha yakından baktım. Pazar da sebzeleri koyduğumuz filelere benzeyen bir çorap vardı. "Bu da ne böyle, bundan çorap mı yapıyorlar?" Sadece sesli düşündüm. İlk kez böyle bir şey görüyorum. File ve çorap. Tuhaf! Yanında ise kırmızı parlak pulları olan bir elbise. Elbiseyi yakasından tutup havaya kaldırdım. Yarım metre var yada yoktu. Bunlar benim değil , o zaman kimin?

"Ucuz bir fahişe kıyafeti ama çok seksi değil mi? Beğendin mi?" Arkamdan gelen ince sesle bir anda irkilip arkamı dönecektim ki tek yaptığım kaşlarımı kaldırdığım ve dudaklarımı sıktığım için ağrıyan yaralarımı zapt etmekti . Ardında elbiseyi bira şişelerinin üzerine masaya doğru fırlattım. Ellerim kirlenmiş gibi hızla kazağıma sürttüm. Ve gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Arkamı döndüğümde ise suratım da sadece çekingen ,korkak bir kızın ifadesi vardı. Kapıya yaslanmış bir kadın iki parmağının arasına yasladığı sigarasıyla öylece bana bakıyordu. Sigarasından içine bir nefes çekip bana doğru üfledi. Sanırım Mete için buradaydı. Kıyafetlere bakılırsa ikisi işi pişirmişti . "Böyle şeyler giyince üzerinden çıkarmak için yırtınıyorlar. Tabi parası okkalı oluyor anacım." Sokak ağızı , bir karış elbise, seks karşılığı para; anlaşılan o bir fahişeydi. Bu evde ikimiz yaşadığımıza göre başka bir şey düşünemiyorum . Ne yani yatıya gelmiş karşı komşum olacak hali yok. Kaldı ki karşı komşum da yok. Bunu düşününce midem bulandı, acaba bu kadını beni dövdükten sonramı becermişti yoksa dövmeden önce mi ? Ne önemi varsa bunun! Sanırım ben baygınken buraya gelmişti. Nitekim bu kadını ilk kez görüyorum. Mete eve yabancıları getirmez. Erkek yada kadın fark etmez, onun dışında kimseyle konuşmama izin vermez. Tek bir kelime için kıyameti koparır. Konuşursam eğer önce konuştuğum kişiyi sonrada beni öldüresiye döver.

Yutkundum ve sanki konuşmakta zorlanırmış gibi, ona baktım. O ise yüzüme baktığı anda irkilmiş ve şaşırmıştı. Sanırım suratımı buraya gelmeden önce yıkamalıydım. Fazlası ile kanlıydı. Gözlerimi yerin pisliğini süpüren çoraplarıma indirdim. Çünkü yarı çıplak sayılırdı. Üzerinde Mete'nin kıçını bile zor kapatan tişörtü vardı. Ki Mete dar omuzlu ,sıska yapılıydı. Orta boyluydu. Minyon denecek kadar kısa değildi ama çelimsizdi. O tişört bir yerlerini kapattığı için şükretmeliydi. Otuzlarında, hafif kırışmış göz kenarları akan makyajın ardına saklanmıştı. Daha yaşlı gösteriyordu. Belki otuzdan biraz daha fazla. Yıpranmış, çok yıpranmış... "Sen iyi misin?" dedi, sanki çok umurundaymış gibi... Yüzüne tekrar baktığımda bana doğru bir adım attı. İrkilmedim ama öyleymiş gibi yapıp geriye doğru bir adım attım. Elindeki sigarayı yan tarafında duran sehpanın üzerindeki küllüğe atarken " Kötü hırpalanmışsın , dilsiz misin ; neden konuşmuyorsun?" dedi. Bir fahişe ile mi konuşacaktım . Kendine hayrı olsa bu işi yapar mıydı? Üstelik Mete onu dövmemiş becermişti, peki ya ben? Konuştuğumu anlasa bana ne yapardı? "Düştüm." Dedim kapıyı gözlerken. Şimdi piç ağabeyimin tokadını kaldıracak kadar güçlü değilim. Bu yüzden temkinli olmakta fayda var. Tiz bir kahkaha attı. Orospu kahkahası dedikleri bu olsa gerek. Güzelmiş... onun gibi gülmek isterdim. Kalın dudaklarını olabildiğine açmış gözleri kısılmıştı. Sarı boyası akmış saçlarını geriye savurdu ve konuştu. "Nereden? Everest dağından mı?" Donuk bakışlarımla yüzüne baktım. Ardından sıkılarak ifademi bozmaya çalıştım. Eskiden daha kolay rol yapardım . Şimdi çabuk sıkılıyorum. Yavaşça masaya doğru yürüdü. Üzerindeki sigara paketini alıp bir dal çıkardı. Yaktığı tütünün kokusu dudaklarındaydı ama ben alıyordum. Tam karşıma Mete'nin koltuğuna geçip bacak bacak üstüne attı. Yarı çıplak sayılırdı. Kırmızı dantel kilodunu görmek zorunda değilim! "Bir kız var, Ağabeyin bir yerde saklıyor , yerini biliyor musun?" dedi, dumanı dışarı üfleyerek konuşmuştu. Sigaraya yanında küllüğe bıraktı. Kim bilir neyden bahsediyor. Mete gene ne yapmış olabilir. Vardı ,yine karıştırdığı bir şeyler... Ne bok yediği umurumda olmadığı gibi ona cevapta vermedim. Çünkü ben kızmız görmedim. Ensemi kaşıyıp odadan çıkmak için kapıya döndüm. O sırada kolumu tuttu. Acıyla çığlık attım. Kolumdaki morluklardan birine dokunmuş olmalıydı. Elini hızla geriye çekti ve gerçek mi sahte mi olduğunu anlamadığım mahcup gözlerle yüzüme baktı. "Ay kız çok özür dilerim. İstemeden oldu. Adın ne senin ,iyi görünmüyorsun? Doktora gidelim mi?" Doktora gitmek mi, gerçekten mi? Ben Mete olmadan dışarıya çöp atmaya bile çıkamam. İzin vermez ,bu da geçmiş karşıma doktora gidelim diyor. Tam dudaklarımı aralamışken Mete üstsüz bir şekilde kapıda belirdi elinde yanından ayırmadığı silahıyla yanımda dikildi .

"Ne oluyor lan burada ?!" Sesi pislik kokuyordu. İçki ve leş! Bana bağırdığını sanıp kendimi açıklamaya koyulacaktım. Yapmam gereken buydu. Kafasının dikine gitmek çözüm değildi. Bir kaç saat önce bunun yüzüncü kez anlamış oldum. Fakat o bana değil kadına bakıyordu. "Beni mi vuracaksın aslanım ne bu silah, alt tarafı kolunu tuttum kızın ,dayak yemiş hastaneye gidelim dedim. Yok bir şey yani! Bu kızı bu hale sen mi getirdin?" diyerek saçlarını kadının sözlerini onu tatmin etmemiş olacak ki bakışları bana döndü. İşte şimdi ezik kız kardeş madun da başımı eğip Mete'nin beni ezmesine izin vermeliydim. "Düştüm dedim ağabey, iyiyim düştüm sadece." İlkin sesini çıkarmadı. Ama ardından ona bir kez daha ağabey dediğim İçim yine kızmış olmalıydı. Ona o şekilde seslenmemden nefret eder, bazen bu durumu çok abartıp sinir krizi geçirdiği de olur. Ama benim istediğimde buydu. Geberip gidecek kadar kafayı yemesi. Tek başına çürümesi için!

"Sen onun ağabeyi misin, insan kardeşine bunu yapar mı lan? Vicdansız!" Kadını duymuyordu bile . Belki de o buradan çıkınca beni nasıl geberteceğini düşünüyordu. Bunu hak edeceğime inananıyordu, oysa ben istediğimi almıştım. Kadın oyunuma gelmişti . Anlamıştı Mete'nin yaptığını anlamıştı. "Ben onu döverken yatağımda ot çekiyordun. Tabi o zaman kafam güzeldi ,hiçbir şey de kıçında değildi. Şimdi mi ahkâm kesiyorsun?" Ava giden avlanır demişler. Av çıkmıştım ve onursuz bir fahişe tarafından avlanmıştım. Vay be ,bir de doktora götüreyim diyor karaktersiz! Biliyordu! Bir kez olsun biri de engel olamaz mıydı? Tek bir gece uyuyamaz mıydım? Huzur içinde olmayacağını biliyorum. Onların çığlıkları zaten huzur vermiyor. Ama acı çekerek huzursuzluğu yaşamak ,daha çok acıtıyordu. Aslında şaşırmadım, karşımda sahte bir ifadeyle acımış gibi yapıyor. İnsanların beni görmemesini, duymamasını anlayacak kadar bıkmış olsam da acıması beni çileden çıkartıyordu. Herkes yaptığının bedelini ödemek zorundadır. Öyle yada böyle! O da bunu hak etmişti! Mete büyük iki adım da ona doğru yürüdü. Silahı şakaklarına dayarken çenesini kavradı. Kadının elleri çenesini kavrayan eline sarılmıştı. "Ne söyledin ona! Ona bir şey anlattın mı?!" öfkeden deliye dönmüştü. Kadın çenesini sıkan parmaklardan zor konuşarak "Hayır.." dedi . Durakladı ve yutkunarak devam etti. "Merak etme adı bile geçmedi. Kıza bir bok anlatmadım, yemin ederim. Bir şey bilmiyor!"

Kendi etrafımda bir şey dönüyordu. Evim demekten çok uzak olduğum bu çatının altında bir sır vardı. Aptal değilim! Benim bilmemem gereken bir şey var. Mete biliyor , bu kadın biliyor ve benim öğrenmiş olma ihtimalim dahi büyük bir sorundu. "Bahsettiği şey ne?" Sesim saklayamadığım bir merakla oldukça gür çıkmıştı. Çatlayan tavrımı fark ettiğimde toparlamak istedim. Fakat Mete çoktan anlamıştı. Merakımı ve sesimdeki isyankârlığı... "Seninle daha sonra hesaplaşacağız, kes sesini!" Diyerek kendi cephesindeki silahları kuşanmıştı. Başımı ondan korkan herkes gibi yavaşça önüme eğdim. Korkmamış olsam da. Elbet bir gün onun kafasını ezeceğim zamanlarda olacak... Fakat yine de inkar edemem, sabrımın sonundayım.

Onun her kötülükten ben sorumluymuşum gibi davranmasından, öfkesini benim üzerimde patlatmasından bıktım. Suçum neydi peki? Hiçbir şey! Onun kabul edemediği gerçekler vardı. Kimsesiz olduğumuz gibi, bir ailenin içinde aslında hiç olmayışımız gibi. Aslında hiç aile olamayışımız gibi. Belki de sadece canım yanıyordu. Hırpalandığım , elimden hiçbir şey gelmediği zamanlardan ; ağlamayı bile bıraktığım zamanlara geçtiğim için! Ona baktıkça hissetmem gereken şefkati , sevgiyi, merhameti hissedemediğim içindi. Bu acı, çocukluğumdan bu yana içimde bir türlü susturamadığım o küçük korkunç kızın anılarında artık daha baskındı. Ve bazı şeyleri geri almak içinde çok geç. İntikam istiyorum. Benimle oynayan benim canımı yakan herkesten. Bana gülmüş müydü o! Evet, adı mı sormuştu ama ona söylememiştim. Ben güçsüzdüm onlara göre! Zayıf ve savunmasızdım. Yerden yere vurmak Mete'nin hangi sapkın egosunu tatmin ediyordu, zerre kadar bilmiyorum. Ama ben onun gördüğü kız değilim.

"Bana adımı sordu, onunla konuşmadım merak etme, sonra da kolumu tuttu , canım acıdığı için çığlık attım." Mete'nin kabahatli halinden çok telaşlı hali bir anda ortaya çıktı. Sanki bir şey yapmıştı ve yaptığı da ayağına dolanmıştı. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Bu kadının sorduğu kızla ilgili olabilir miydi? Sakladığı şeyleri telaşla belli eden biri değildir. Bu sefer ne saklıyorsa ya çok büyük, kendi boyunu aşıyor yada benim bilmemi istemiyor! "Sana kes sesini dedim Adal! Konuşma!" bağırması ile irkilmem gerekirken bunu yapmadım sadece boş boş yüzüne baktım. "Adal sen misin?" Kadın bakışları onu bulurken ardından da bana döndü. Hayret ederek konuşuyor iri kahverengi gözleri kocaman açılmıştı. "Bu o mu? Adal, senin kız kardeşin mi?" Yüzünde tiksinen hatta iğrenen bir ifadeyle sözlerini tekrarlıyor Mete'ye bakıyordu. Ne yani Mete ona benden mi bahsetmişti. Fakat bahsetmiş olsa kardeş olduğumuzu bilmiş olması gerekmez miydi ? Kaşlarımı hiç bir şey anlamayarak çattım , canım yandığı için bu zor oluyordu. Mete elindeki silahı ona doğru tuttu ve "Kapat o siktiğim çeneni Büşra!" dedi . Kadın öyle bir korkmuştu ki bir anda olduğu yerden sıçramıştı.

"Topla eşyaları, defol git buradan. "

"Bana emir mi veriyorsun ulan! Para mı sen mi ödedin sanki sapık piç! Adam mı oldun orospu çocuğu, daha dün Pusat'ın kemik attığı köpektin! O istedi diye altına yattım, malın mı oldum ha!? Ne ara sahibini unutup erkek oldun! " Büşra mıdır nedir ,iyi dikleniyordu Mete'ye. Ağzı bozuktu ama başı da fazla dikti. Pusat kim bilmiyorum ama muhtemelen şerefsiz ağabeyim pis işlerini gördüğü yada ayak işi yaptığı her hangi biriydi. Belki onun için daha fazlasıydı, umurumda da değil!

"Bana bak kadın, ölümün elimden olur siktir git!" Onu, yere beni bir çok kez attığı gibi attı. Gözleri beni bulurken dudağımın yaralı kısmı seğrildi ama yine de ona içimi dolduran sinsilikle sırıtmadım. Parkelerin üzerinden çıkan sesle onun yerinde kendimi görürken , yüzümün tokatlanan tarafının sızladığını hissettim. Elim istemsiz o ize giderken Mete'nin de bana baktığını hissettim. Ama ben onlara bakamadım. İçimi öfke dolduruyordu. Gözlerimi kapattım ve aklımı dağıtmaya çalıştım. "Ben..." dedim ama derin nefes almaktan konuşamadım. Yutkunup devam ettim. "yüzümü yıkacağım." Ardımı dönüp odadan çıkarken Büşra da kıyafetleri toplamaya başladı. Onları yarım yamalak üzerine kucağında toplayıp "Çek şu silahı , bunun hesabını Pusat'a vereceksin!" demeyi de ihmal etmedi. Mete elindeki silaha güvenmiş olacak ki, kendinden gayet emin bir şekilde silahı beline yerleştirdi. "iki dakikan var geri döndüğümde gitmiş ol." Dedi ben odadan çıkmadan önce . Bu Pusat denen adam çok güçlü galiba. Ama Mete onu takıyor gibi değildi. Yada içerde olduğum için öyle davranmak istemişti. Adım attıkça nefesim hızlanıyor, yürümekte zorlanıyorum, çünkü onların ne konuştuğunu merak ediyorum . Ve açıkçası canım da yanıyor, yüzümü buruşturmadan edemedim. Sabah karın boşluğuma attığı tekmeler yüzünden karnımın altı feci ağrıyordu. Ellerimi acıyı bastırabilirmiş gibi karnıma bastırıp zorda olsa salondan çıkıp evin dar holüne geçtim. Bunlar hep alışmaktandı. Acıya, şiddette, hakaretlere alışmak. Eskiden çok iyi bir çocuk değildim, hani derler ya kötünün iyisi diye , öyleydim sanırım. Yani hatırladığım kadarı öyleydi. Neden hatırlamadığımı bilmiyorum. Kafamda bir şeyler eksik ama o boşluklara ne koysam dolmuyor. Şimdi kendimi herkes gibi hissediyorum . Zavallı!

Kapıdan çıkar çıkmaz konuşacaklarını ve Mete'nin sakladığı her neyse ondan bahsedeceklerini biliyorum. Elimi boyası artık eskimiş ve pütür pütür olan holün duvarlarına dayadım. "Sana söyledim! Pusat'ın istediği bu! " Fısıltıdan daha farklı olmasa da çekinir gibi de konuşmuyorlardı. "Olmaz, o buna henüz hazır değil. Zamanı vardı daha ,neden fikrini değiştirdi. Yoksa ona bir şey mi anlattın seni kaltak! " Mete sesindeki öfke ve kıvırma çabasını nerede olsa anlarım. Bir Şey dönüyordu burada! "Kes saçmalamayı seni sapık orospu çocuğu ,yapmak zorundasın! Onun artık hazır olduğunu ve yeterince büyüdüğünü düşünüyor. Ayrıca neden bu kadar direniyorsun, anlamadım!" Kadın , bir şeyler ima ediyor... Sapık falan, ne boklar dönüyor burada!? Ne konuştuklarını dinlerken kapıya yaklaşan adımlar duydum. Telaşla hareket ettim. Ciğerlerimi doldurduğum bir nefesle adımlarımı holün sol tarafındaki küçük boşluğa zor sığdırılmış banyoya attım. Gıcırdayarak açılan kapı dişlerimi sızlattı. Eski kapıların berbat seslerine şuan için katlanabileceğim en son şey dahi değil. Karanlığın hüküm sürdüğü banyoyu ışıkla aydınlatırken canımın acıtan hızlı adımlarla lavaboya ulaşıp musluğu açtım ve soğuk suyu titreyen avuçlarımı doldurup yüzümü defalarca duruladım. Gözlerim yanıyordu. Görüşüm ise bulanıktı. Avuçlarıma doldurduğum su gözlerime dolsa da gözlerimin yanmasının ve derin bulanıklığın nedeni musluk suyun sert dokunuşu olsa da banyonun gıcırdayan kapısının açılması ile yüzümü oraya çevirdim. Ağzıma kan tadı geldi, yutkunarak umursamamaya çalıştım.

"Ne yapıyorsun sen?" Sesindeki şüpheci tavrı en az kendisi kadar nefret vericiydi. "Yüzümü yıkıyorum, bir sorun mu var?" Gözlerini kıstı. Ve kaşlarını çattı . " Ne zamandır buradasın?" dedi. Alt dudağını ısırırken . "Salondan çıktığımdan beri." Tek kaşını kaldırıp yüzüme iyice baktığında ona anlamayan düz bir ifadeyle baktım. "Neden bu kadar uzun sürdü?"

"Yürürken canım acıyor Mete, uzun sürmesi doğal değil mi? Ve bunun sorumlusu sensin. Bir de hesap mı soruyorsun yani?" Onu anlamıyormuş gibi yapmama inanmış olacak ki, dışarı çıkarak arkasından kapıyı kapattı. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Eğer onu dinlediğimi anlamış olsaydı, yapabileceklerini hayal bile edemiyorum. Rutubet kokusunun yayıldığı hava ciğerlerime dolarken artık akmak için inat etmeyen gözyaşlarımın şuan gelmesini isterdim. Yine de bu olmadı. Yüzümü bir kez daha su ile durulayıp kalan kanı temizledim. Yan taraftaki havluyu alarak yüzümü ve ellerimi kuruladım. Acıyan yüzümü zar zor kuruttuğumda yüzüm kasılmıştı. Havluyu yerine gelişi güzel asıp kapıya yöneldim. Hala yakalanma korkusu ile zonklayan bedenim yüzümün gerilmesine neden oluyordu.

Kapıdan çıkmadan önce gözlerim aynadaki yansımama takıldı istemsizce. Berbat görünüyorum. Hem de tarif edilemeyecek kadar berbat. Gözlerim , sabah yediğim dayağın acısını çıkarır gibi şişmiş, solgun tenimi daha da kötü göstermesi bir yana göz altlarıma mor halkalar hakimdi. Elmacık kemiklerimin üzerindeki kızarıklık uzaktan bakıldığında bile bir elin izi olduğunu gösteriyor. Odamın aynasından anlamamıştım. Belki de çok aydınlık değildi. Banyonun ışıkları daha aydınlıktı . Şimdi yaralar çok daha belirgindi. O kadar sert vurmuştu ki elinin izi elmacık kemiğimin tam üzerinde , yanağımda kalmış. "Ne ağabey ama bok herif!" dedim yumruklarımı sıkarken. Hafif kabuk bağlamış olan yara yüzümü yıkadığımda nemlenmiş ve biraz soyulmuş görünüyordu. Sudaki hafif tuz ve sertlik onu yakıyordu. Acı yanma hissini geçirmek için dilimi yaranın üzerinde gezdirdim. Acıyı biraz aza indirgediğimde ellerimle gözlerimden kana bulaşmış bir kaç damlayı sildim. Kaşımın üzerindeki morluklar içimi etrafı koyu bir kasvete bulaması ne kadar da manidardı. Yüzümü buruşturup başımı iki yana sallayarak bulunduğum matem havadan çıktım. "Er yada geç bitecek ! Ondan kurtulacağım!" Banyodan çıkıp tekrar dar hole girdiğimde Büşra üstünü giyinmiş, kapıdan çıkmak üzereydi.

Bir an durup bana doğru geldi . Tam yanım da durdu. Artık korkak kız rolü yapmam gerekmiyordu , çünkü sıkıldım. Tek kaşımı kaldırdım. Ve tüm ciddiyetimle ona baktım. "Buradan fırsatının bulduğunda kaç! Geceleri de kapını kilitle. Özellik yatarken, yıkanırken ve giyinirken! Bana öyle bakma sadece, seni uyarıyorum?" dedi. Uyarını dikkate almam için çabalıyordu. Vay canına, erkek kardeşimin becerdiği bir fahişe bile beni ondan daha fazla umursuyor. "Neden, beni neden uyarıyorsun? Neden kapılar yada buradan kaçmam için tavsiyeler veriyorsun? Senin bundan çıkarın ne?" Bok gibi bir hayatım olduğu için kaçmamı istemesini anlayabilirim. Ama ben dayak yerken onun ot içtiğini düşününce buna inanasım gelmiyor. Ayrıca neden yıkanırken , giyinirken hatta uyurken bile kapımı kilitlemem gerek? Bu evin kapılarının her birinin kilitlerini Mete çok önceleri kırmıştı ve beni çektiği otun gramı kadar dahi tanımayan bu kadın neden böyle konuşuyordu?

"İnsanlık olsun diye, senin gibi ezik büzük birine acıdığım için!" iki kaşımı birden kaldırdım. Şuan deli gibi kahkaha atabilirdim. Bir fahişenin bana acıması canımı yakar mıydı? Şimdi kollarımı da göğsüme sarıp ona dik dik bakabilirdim. Fakat bazen ben bile kendimi kontrol edemiyorum. Öfkelendiğimi biliyorum. Adım atmaya bile halim yok ama onu seve seve boğabilirim! Ona doğru bir adım atarak aramızdaki tüm mesafeyi kapattım. Aniden dibinde bitince irkildi ."Parsını veren herkesin altında ezilip büzülen bir fahişenin insanlığı böyle oluyor demek ki! İnsanlık için öyle mi? Ağabeyimin aletini beğenmedin diye mi? Yoksa paramı yeterli gelmedi! Yada o beni tekmelerken çektiğin otumu sevmedin!" Karşılığımı duyduğumda kaşlarını çattı ! Gözlerinde tıpkı benim gibi öfke vardı. Bir de özgür olduğu için cesaret. "Sürtük!" derken yanımdan geçmek istedi. Bir elim kolunu canını yakacak kadar büyük bir kuvvetle kavradı, diğeri ise boğazını. Boğmuyordum onu , ne yazık ki nefes alıyordu. Fakat ölmesini de istemiyor değilim! Çokta uzun olmayan tırnaklarım etine batıyordu. Ve bu zevkliydi! "Seni öldürmek istiyorum, ama sen her gün başka bir yatakta ölüyorsun zaten değil mi? ! Zaten ölü birini öldüremezsin, leşin ölüsü olmaz!"

Konuşurken fark ettim. Tıpkı annem gibi konuşuyordum ,fakat hissettiğim babamın soğukluğuydu. Ve belki de bir parça gaddarlığı... " Doğru leşin ölüsü olmaz. Sen ne zaman geberdin! O kadar acınası değilsin, içerdeki piçten bir farkın yok değil mi?" yüzünde iğrenen bir ifade vardı. Umurumda değil. O da Mete kadar pisliğin içinde! Bir an düşündüm. O becerilen bir leşti. Peki ya ben? Ben neden leş gibiyim. Yüzümdeki o kırgın hatta kırılgan kızın ifadesi açığa çıkmak için kapıları zorluyordu, görmezden geldim. Gözlerinin içine bakarken dudağımın yaralı kısmı kasılarak yukarı kıvrıldı. "Biraz önce, sen ot çekerken ölüyordum ,duymadın mı?! İnsanların bana acımasından nefret ediyorum! Sana küçük bir uyarı, bir daha her param var diyene bacaklarını açma! Ve hiç sikinde olmayan birine de çok umurundaymış gibi nasihat verme!" Kolunu elimden kurtardı. Yüzünde sinirli bir ifade ile dışarı çıktı. Aslında, onu yaptığı işle aşağılamak değildi amacım. Fakat karşındaki adamın nereden yarası varsı oradan vurmayı çok önceleri öğrenmiştim. Mete kafasına silah dayadığı için beni uyarmıştı. Umurumda olsaydım çok önce, kafayı bulmak yerine yardım ederdi ! Ama sabırlıyımdır , Mete'ye karşın direniyor , sabırla durulmasını bekliyorum. Elbet bir gün duracak! O gün geldiğinde onu bu evle beraber yakacağım... Annemi hiç sevmezdim . Ama yalan değil, o olsa çok daha kötüsünü yapardı. Çok konuşur ve insanı çileden çıkarırdı. Ama babam öyle değildi. Ona karşıda çok farklı hissetmiyorum . Beni bu hayatın içine attıkları için ikisi de cehennem de yanmalıydı. Babam çok konuşmazdı , gerektiği kadar ve gerektiğinde. Mete belli ki ona hiç çekmemişti. "İnsanoğlu aptaldır, ama kafası bulanıkken iki katı aptaldır. Ya uyanık olup sırtından vurursun yada sen vurulursun!" derdi.

Kurumuş dudaklarımı odanın soğuk , rutubetli kokusuyla birbirinden ayrılmak istedim. Fakat kesik bir soluk alacak kadar dahi aralanmamışlardı. gibiydiler. Doğrusu bir kabusun içindeyim, artık uyanmak istiyorum. Gözlerim onu görmek istemiyordu. Çünkü uyanırsam kabusun yeniden başlamayacağını biliyorum.. "Adal içeri Gel!" Sesindeki öfkeyi tüm bedenime hissettirirken gerilerek bedenimi kastım. Onun sesi beni korkutuyordu. Halbuki tam tersi olması gerekmez miydi? Sesi kadife gibi olmalı. Kokuşmuş bir farenin fısıltısı gibi değil. Aklım ve ruhum o sesi algıladığında içim içime sığmamalı. Kahretsin! Bu ses bir başkaydı. Korkutucu ve sert! Ama korkmuyordum, korkmuş gibi yapıyorum, alışmışlığın ve yorgunluğun verdiği tek şey bundan sıkılmış olmam. Onun sesi hep böyleydi. Beni kasıyor, ve sinir ediyordu.

"Beni duyduğunu biliyorum Adal, buraya gel!"

Kirpiklerimi birbirine girercesine sıkı sıkı kapattım. Oraya gidersem yine canımı yakacağını biliyorum. Fakat gitmezsem de canımı yakar, bu sefer durmaksızın, hırpalardı. Her iki taraftan da zarar göreceğimi bilmek mi daha kötü, canım yine yanacak olması mı? " Sabrımı zorlama!" Sesindeki gerilim biraz daha artarken sabrının zorlandığının zaten farkındaydım. Sessiz kalıp sıkı sıkı kapattığım kirpiklerimi birbirinden ayırdım ve soluk mavi gözlerimi yavaşça açtım. Kollarım uyuşuk bir et yığını gibi yanıma düşmüştü. Gözlerimi yere sabitlenerek eski parkelerin üzerindeki çok derin olmayan çizgileri süzdüm , salona girerek onun yanına gittim. Başımı parkelerden kaldırıp onun yüzüne baktım.. Belki Mete'nin iğrendiğim suratı yüzünden bakmak sinirim bozmuş olsa da bu yine sadece bana kalmıştı. İfadem donmuş dudaklarım kurumaktan ince kabuklar tutmuştu. Dışarıdan bakıldığında , iğrenç görünüyorum!

"Eskiden böyle değildin, daha hızlıydın şimdi ise bir kaplumbağa gibisin ." İçimden kopup gelen hafif hırıltılı öfkeyi susturup onu dinledim. Çünkü.. Ondan kolay kolay kurtulmayacağım yada doğru an için sabırlı olmalıyım. Bu yüzden onun eğlenmesine izin vereceğim, günü geldiğinde eğlenmek için... Mete, beni buna mahkum etti. Acılarına, nefretine karşın itaatkâr bir insana dönüşmem için ne gerekiyorsa yapıyordu, belki bunu kendi isteğimle yaptım ama yine de onun istediğine değil ,buna dönüştüm. Beni boynunu bükmüş görmesi gerekiyordu , öyle gördü! "Ne konuştunuz koridorda!?" Dilimi dudağımdaki yaranın üzerinde gezdirdim ve ona aynı ifadeyle baktım. "Beni uyardı, geceleri kapıları kilitlememi ve fırsatını bulunca kaçmamı söyledi?" her zaman yalan iyi sonuç vermez. Doğruyu ona söyledim, korktuğum yada yine canımı yakmasından çekindiğim için değil! Çünkü o kadının bana neden kapımı uyurken kitleme mi söylediği bilmek istiyorum. Tabi bana leş demesi de canımı sıkmıştı. Doğruluk payı olduğu için belki de!

Mete'nin bir anda yüzü ve dar omuzları gerildi. Sinsilik akan o bataklık yeşili gözlerinde ilk kez korku görüyordum. Biraz önce gördüğüm telaşı saymazsam. "Her ne boksa!" dedi, olduğu yerde yutkunurken . Ardından gözlerini yere dikip konuştu. "Sana yaşananları açıklamayacağım, sen de unutacaksın. Git ve bana yiyecek bir şeyler hazırla. Seninle daha fazla aynı havayı solumak istemiyorum." Benden iğrendiğini belli eden sesiyle acıyan avuçlarımı umursamadan tırnaklarımı avuç içine geçirdim. Gözlerim anında yüzünü buldu ve suratındaki tiksintiyi çok açık bir şekilde gördüm. Tek yaptığım biteceği güne kadar sabırla dayanmaktı ve şu gördüğüm muamele hak ettiğimi almam içim kışkırtılıyordum. Gözleri odadaki sarı ışıklı aydınlatmayla renginin en açık tonuna bürünmüş , boş bir ifadeden , duygudan bile yoksundu bakışları. En acısı da sevgiden , merhametten yoksun. Ağabeyi sevgisini hissetmiyordum. Suratını yüzüme baka baka buruşturup salondaki en kuytu köşeye doğru ilerledi. Yıpranmış eski koltuğa sıska bedenini bıraktığında çenemi kaldırıp güçlü olmak için savaştım onunla. Gerçekten güçlü olmalıydım. Çünkü o beni ezmekten , zarar vermekten asla bıkmayacaktı. Ve güçsüz görünüp onun zafer nidaları atmasına izin verem gerekiyordu . Doğru an ve doğru zaman için...

Uzun bacağını diğerinin üzerine atıp kalçasını ileriye doğru kaydırarak rahat bir pozisyon aldı. İfadesini değiştirmeden bakışlarını soluk daha çok gri renk gözlerime dikti. Yüzünde tek bir kas dahi oynamıyor, hep aynı ifade ile bakıyordu. Gözlerimin içine bakarken elini eski koltuğun yan tarafındaki küçük sehpaya uzattı. Sehpanın üzerinde sabah açtığını hatırladığım bir şişe bira vardı. Yarısı içilmişti. Kahverengi şişeyi dudaklarına görürken bir kaç saniyeliğine gözlerini kapatmıştı. " Ne duruyorsan , git yemek hazırla!" dedi şişeyi dudaklarından ayırırken. Yüzümü ona inat görüntüsüne buruşturup dudaklarımı birbirine bastırdım. Burnumdan derin bir nefes alırken ciğerlerim acı bir hisle yandı. Aynı hızla nefesimi verdiğimde tek hissettim acının katlanarak çoğaldığıydı. Bana yine bir paçavra gibi davranıyordu. Onun hizmetçisiyim sanki. Zıkkımın kökünü yesin. Olabildiğince hızlı adımlarla mutfağa girdiğimde içerinin evin hemen her yeri gibi burasıda karanlıktı. Zaten yerini bildiğim prize dokunarak içeriyi aydınlattım. Masanın üzerindeki boş , kahverengi bira şişeleri duruyordu. Kahrolasıca, ben baygınken zıkkımlanmıştı şu mereti. Homurdanarak yüzümü buruşturdum ve bir şeyler hazırlamak için buzdolabını açtım. İçi boştu. Bomboş! Ne hazırlayacağım şimdi ben . "Adal! Ne bok yiyorsun içerde! Lanet olasıca bir şeyler hazırla! Hiçbir işe yaramıyorsun! " Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Yanaklarımı sıkın solukla şişirirken yanağım sızladı. Şimdi gecenin bilmem kaçında dışarı çıkıp markete gitmesi gerekiyordu. Beni tek başına dışarı çıkarmayacağı için o gidecekti. Aptal herif! Şu eve tek bir şey katsa dişimi kıracağım. Tek yaptığı şey beni dövmek ve içmek. Buzdolabını kapağını kapatıp, salona döndüm. İçeri girdiğimde Mete telefonun ekranına kilitlenmiş ,sinirli görünüyordu. Ve de gergin. "Ev de yiyecek bir şey yok! Dolap bomboş." Sesim soğuk çıksa da tedirginliğim hissedilir derecedeydi. Şimdi gene bana saracaktı biliyorum! Çünkü bir anı bir anını tutmazdı. Öfkeli de olsam davranışlarımda dikkatli olmalıyım. Başını oynatmadan öylece telefona baktı. Baktığı her neyse dikkati tamamen oradaydı. "Sen ne halta yarıyorsun. Git al!" Dedi soğuk , pislik sesiyle.

Ben mi? Dışarı mı çıkacaktım? Hem de yalnız! Dışarıya çöp atmak için bile çıkmama izin vermez şimdi bu saatte çıkmamı mı istiyordu? Doğrusu bu mahallede bu saatler tekin olmazdı. Bu şehrin en iğrenç, en pis mahallesiydi. Sapığından hırsızına , katilinden torbacısına kadar her bir parazit vardı fakat şaşırdığım onun bunu benden istemesiydi. "Ben mi çıkıyım, gerçekten mi?" Şaşırdığımı çok mu belli ettim . Ve o da bunu fark etmişti. Tamam fırsatını Bulduğumda kaçmayı zaten istiyordum. Fakat o fırsatın bana altın tepside sunulması tamamen güvenilmezdi. Belki de beni deniyordu. Oyun oynuyordu, kendimi tehlikeye atamazdım. "Bu saatte dışarı çıkamam. Çok tehlikeli hem açık yerde yoktur zaten. Bir kaç saat daha bekleyebilir..."

"Sana fikrini sordum mu?! " Bağırması ile aniden yerimden sıçardım ve tüm sözcüklerim ağzıma tıkanıp kalmıştı. İstediği gerçekten bu muydu? Ne çeviriyordu yine! Gözlerim kısılıp şüphe ile onu izlerken, bakışlarımı yere yada başka bir yere sabitlemek isterdim fakat yapamadım. Doğruca gözlerine baktım... Bu davranışlarımı bir meydan okuma olarak algılamıştı. "Ne istiyorsun Mete, bu da yeni oyunun mu? Beni deniyor musun? Dışarı çıkacağım ve sen de gene beni benzetecek misin? Kimi kandırıyorsun, saat sabahın bilmem kaçı, dışarı çöp bile attırmazken yemek almaya mı gönderiyorsun? ". Çenesi bir anda kasıldığında yumrunu sıkarak oturduğu koltuğa geçirdi. Bir şey sakladığında hep böyle yapardı, etrafını dağıtır ve saldırırdı. Böylelikle sakladığı şeyi manipüle ederdi. Ben hariç. Onu tanıyorum, bir haltlar dönüyor ortada ama ne! "Ehh Yeter be! Git yiyecek bir şeyler al! Uzatma!" Ciğerlerimi dolduran boş bir solukla çenemi kaldırdım. Geri çekilemem, nitekim geri adım atmadım da. Dik kafalı bir insanımdır genelde; Mete sadece kaba kuvvet kullanan , duygusuz bir ağabey olduğu için ona her diklendiğimde sonum iyi olmuyor o kadar... "Saçmalama Mete! Dışarısı çok tehlikeli! Sabahın köründe daha güneş bile doğmadı. Her yer kapalıdır. " Her ne kadar bu göze biraz asilik gibi gelse de alakasızdı. Bu asilik değil sadece savunma! Bu şehrin en harabe, en berbat mahallesinde yaşamak hayatımdaki en büyük şanssızlığım sayılmasa da öyle değil diyemiyorum. Ve gecenin bu saatinde dışarı çıkmak hiç güvenli değil ayağı falan yapmayacağım. Açık ve aleni bir şekilde Mete'nin bir şey karıştırdığını görüyorum. Kartları açık oynamaz fakat bu sefer bir şey kafasını karıştırmış olmalı!

Yumrukları sıkıldığında çenesi olabilirmiş gibi biraz daha gerilmişti. Yakınımda olduğu için içtiği yarım biranın kokusunu alabiliyordum. Bu iğrençti! Yüzümü buruşturarak ondan uzaklaşmak istedim ama olduğum yerden kıpırdayamadım. Bedenimdeki tüm tüylerim dikilmiş onun hamlesini bekliyordum. "Başlarım sabahına da , körüne de! Git orada bekle o zaman! Sabrımı da sınama, çok kötü olur!" Sesi öyle tehlikeliydi ki daha fazla hırpalanmayı kaldıramayacağım için ister istemez gerildim. Nefesim burun deliklerine sığmıyor, sanırım bunun adı fazla adrenalindi. Yine de nefes aldığım her saniye boyunca yaptığım gibi dik başlılık etmek istemesem de kendime hakim olamadım. Yaptıkları bir yerde gururumun arkasına saklanıyor , asi tarafım dimdik ayakta dikiliyordu. Hareketlerimdeki dengesizliği algılayabiliyorum ama önüne geçmiyor, çözüm üretmiyorum. Belki de onun yüzünden böyle hissediyorumdur!

Çenemi kaldırıp önce dişlerimi sıktım ardından dudaklarımı aralayarak konuştuğum da sesimin güçlü çıkmasına dikkat ederek kaşlarımı kaldırdım. Sanki bir kaç saat önce , hırpalanan ben değilmişim gibi... "Zorlarsam ne olur? Yine döver misin? Söyle döver misin? Umurumda değil. Bu saatte asla dışarı çıkmam. Ne zıkkımlanacaksan git iki saat sonra dışarıda zıkkımla..." Sözcüklerim onun boğazıma sarılan büyük eliyle tıkanıp kaldılar ,sırtım kemiklerimi kıracak kadar sertçe duvara yaslanmıştı. Bir yılan gibi ince boynuma dolanmıştı. Yeşilin en koyu rengine bulanan gözleri soluk grimsi maviliklerimi yakıp acımasızca kavurdu. Dişlerinin arasından sesli bir nefes aldı, bakışları ise dudağımdaki yaradaydı. Boğazımı öldürmek için sıkıyordu. Öyle sıkıydı ki nefesim bir kaç saniye de tamamen kesildi. Kalp atışlarım çok hızlı ve kulaklarım uğulduyor. Gözlerimin bulanıklaştığı anlarda odanın duvarları, koltuklar , duvarlardaki aptal süsler hepsi dönmeye başladı. Dizlerim beni taşıyamayacak kadar güçsüz şuan. Her an yeri boylayacağımı hissediyorum. Titreyen ellerimi zar zor hareket ettirip boğazıma sarılan uzun kemikli parmaklarını aralamaya çalıştım. Ellerimle beni boğmasına engel olmaya çalışırken refleks olarak tırnaklarımı ellerine geçiriyordum. Vahşi bir kedi gibi elini tırmalamam onun umurunda değildi. Çünkü bunu sürekli yapıyordu. Bu... Bir ilk değil, fakat son da olmasını istiyorum artık!

Tükürür gibi konuştuğunda gözlerimdeki kısıklık bir kaç milimlikti. Bacaklarım yarı bükülmüş ve görmesem de, yüzüm morarmıştı. Biliyorum! "Sana beni sınama demiştim. Bu kadar aptal olmak zorunda mısın? Değersiz bir baş belasısın. Seni gözümü kırpmadan öldürürüm. Zorlarsan bu olur! Ölürsün! Sıkıldım senden de senin varlığından da! " gözlerim yanıyordu ve kızarmış olmalıydılar. Ve artık bulanıklık yerini kararmaya bıraktı. Yüzündeki o duygusuz, saf nefreti hissediyorum. Beni yakıyor , cehennem ateşinde bir kaç tane bozuk para gibi eritiyordu. O anda aklıma tek bir kelime yankılandı. Dayan! Dişlerimi sıkarken "Kendi pisliğinde geber ağabey!. " dedim. Cümle bir bütündü ama sözcükler teker teker çıktı ağzımdan. Derler ki , cesaret en çok kendini bitirdiğinde hissedilirmiş. Hala hissetmiyorum. Boğazımı biraz daha sıkıp sırtımı duvardan ayırdı ve çok daha sert bir şekilde bastırdı. Kaburgalarımın gıcırtısını kulaklarımı doldurdu. Acıyla inlediğim de yüzümü buruşturdum. "Sana kaç kere söyleyeceğim bana öyle demeyeceksin! " Yüzü doğru bağırdığında yine kriz geçireceğini düşünmeye başladım.. Ona bu ağabey dememden nefret eder. Her söylediğimde canıma okurdu. Boğazımdaki elleri çekilmese de biraz gevşemişti. Yüzü hala ifadesiz , buz gibiydi. Dudaklarım titrerken fısıltıyı andıran bir sesle tekrar konuştum. "Sen benim ağabeyimsin başka nasıl seslenebilirim lanet olasıca!?" Elini hızla ve sertçe boğazımdan çekti. Küçük bedenim oksijeni tekrar ciğerlerinde hissettiğinde elimde olmadan deli gibi öksürmeye başladım. Aynı hızla yanağımda hissettiğim sert baskı ve acıyla yere yığıldım. Daha önce tokat attığı yere yine vurmuştu. Neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette bir yandan öksürüyor bir yandan da elimle vurduğum yeri ovuyordum.

Kızgın bakışlarımı üzerine sabitlediğimde benden uzaklaşarak bir kaç adım geriye gitti. Yüzünde "Ben kazandım!" diyen iğrenç bir ifade vardı. Halime gördükçe yüzünü buruşturdu. Bunu hakkettiğimi düşünüyor olmalı. Ona göre ne saygıyı nede sevgiyi hakkediyorum. Merhamet onun ruhumdan eksik tuttuğu bir kaç güzel duygudan sadece biriydi. "Sana yaptığım ve yapacağım hiçbir şey için pişman değilim Adal. Sen bu dünyadaki en değersiz insansın, aptalın tekisin! Boş ta tavan , yalancı isyanların umurumda değil! Sana asla acımayacağım!" Bana olan öfkesini, nefretini dile getirmesi attığı tokadın bile acısını unutturmuş , yerini daha büyük bir öfke kapladı. Olduğum yerden doğrulmaya çalıştım.

Cebinden çıkardığı bir kaç yüzlüğü tükürür gibi yüzüme attı. "Git ve zıkkımlanacak bir şeyler al! Gözüme fazla batıyorsun! " Dudağımdaki yaranın seğirmesini dilimle engellediğim de tekrar tekli koltuğa oturdu. Boğazımdaki yanma ve öksürüklerim tamamen kesilmiş, yerden kalkmış ve güç almak için yumruklarımı sıkıyordum. Yüzüme boş boş bakıp çenesiyle çıkışı gösterdi. Yanağıma attığı parayı alıp yavaş adımlarla salondan çıktım. Dar holü yaşaran gözlerim, üzerindeki yarayı umursamadığım dudaklarımı ısırarak geçtim. Çıkış kapısının yanındaki askılıktan eskimiş montumu alıp ağrıyan kollarıma geçirdim. Kollarımı kaldırırken dudaklarımı daha fazla ısırmam sadece kaslarımdaki sızıdan değil, her yerimdeki sancılardandı. Çünkü inanılmaz bir acı hissediyorum. Yüzümü buruşturup başımı iki yana salladım. Kulağı çınlıyordu. İbne herif fena patlatmıştı tokattı. Askılığın altındaki vestiyerden siyah ve eski botları alıp çorapsız , çıplak ayaklarıma geçirdim. Karıncalanan ayaklarım botların ılıman sıcaklığı ile buluştuğunda biraz daha iyi hissettim . Evden çıktığımda havanın soğuk olduğu gerçeği kızarık yanağıma daha sert çarptı. Havanın sertliğini inanılmaz kötü hissettiriyordu. Boğazıma kurulun keskin hissi umursamadan adımlarımı karanlık sokağa yönlendirdim. Korku ve ürkütücü köpek havlamaları arasında karanlıkta ilerlemek tüylerimi diken diken etse de onun istediği yere gitmedim. Zaten beni deniyor ,biliyorum. Elimde parayla hiçbir yere gidemeyeceğimi de biliyor. Oyun oynuyor kendince! Evden çıkıp gitmem için bu kadar direnmesinin altında bir şey vardı. Beni bırakırsa kaçacağımı biliyordu, ama yine çıkmamı istemişte. Üstelik şiddetle! O zaman kaçıp kaybolmamı mı istiyordu! Neden!?

Şuan arkamdan baktığını biliyorum! Bu yüzden köşedeki apartmanın önünden dönüp gözden kaybolana kadar yürüdüm. Köşe döndüğüm anda ise dümdüz yürüğüm apartmanın sol tarafındaki dar soka girdim . U harfi çizmek gibiydi. Gittiği mi düşünecekti. Ben de neler döndüğünü anlayacaktım. Ardı ardına üç apartmanın arkasına açılan sokakta bir kez sağ yaptığımda bizim ev sol da kalıyordu.. Karanlıkta sarsak adımlarla ilerlerken iki apartman gerimde kalmıştı. Bir sağıma bir soluma bakarak pütürlü kaldırımda yürüdüm. Arkamda havlayan köpek sesleri hissettiğim ürpertiyi çok daha fazla kaçılıyordu. Sağ tarafa saparak adımlarımı oraya yönlendirdim. Ve evim tam olarak solumda kalırken gözlerim sokağa bakan penceredeydi. Sadece 5 dakikadır yoldaydım. Işıklar yanıyordu ama Mete pencerenin önünde değildi. Ben de karanlık sağ köşede bekliyordum. Biraz ilerimde bir ve bir adım gerimdeyse bir başka sokak lambası vardı. Evin penceresini incelerken karşımda iki erkek belirdi. Lambanın tam önünde duruyorlardı. Eve bakmaktan onları fark etmemişti. Onlar ise yakında olduğu için beni fark etmişlerdi. Olduğum yere çakılırken nefesim boğazımda tıkanıp kaldı. Fakat konuştuklarında burada olduğumu anlamadıklarını gördüm.

"Yarın akşam yine oraya gidelim. Adamdaki mal çok iyi. Yanındaki hatunlardan da hoplatırız yolumuzu buluruz birader fena mı?" Biri diğerinin omzuna sarsak adımlar atarken dokundu. Sesi de diğerinin de adımları gibiydi. "Aynen oğlum! O neydi lan!" Diğeri ona katıldığını belirtirken elini karanlıkta simsiyah görünen saçlarının arasından geçirdi. Soğuktan içim titrerken yüzümü buruşturdum. Sesini ilk duyduğum beni görürken bir adım ileri geldi. Doğruca bana baktı... çok hızlı nefes alıyor ara ara gözlerini ovuyordu. Nedense içimde korku yoktu. Gerilmiştim. Hatta avuçlarım terliyordu fakat korku çok fark bir histi. Şuan hissettiklerim gibi değil. En son korkuyu iliklerime kadar hissettiğim anı hatırlıyorum. Ve hiç böyle değildi. "Hey! Merhaba güzelim ,bu saatte dışarıda ne yapıyorsun, yolunu mu kaybettin!" Bana doğru sarsak adımlarla yürümesi soluğumu kesmeliydi . Yada konuşamamalıydım. Hadi ama! Mete ile yaşıyorum, daha kötü ne olabilir. "Bu mahalle de yaşıyorum. Yolu mu kaybetmiş olabilir miyim?" kulağımdaki gıcırtılar, o fısıltı! Canımı sıkıyordu! "Ah bak bak, konuşabiliyormuş da!" dedi diğeri morluklarla kaplı suratım gerilirken kaşlarım çatıldı. Hareket edemiyor olmak sanırım gerilimin kötü getirisiydi. Korkudan felç mi indi bana? Zihnim bir halta yaramıyor, çalışmıyor! Tek düşündüğüm bu çoğu boğmak! Tıpkı annemin hayaline yaptığım gibi ,parmaklarımı boynu dolamalı ve gözleri mosmor olana kadar sıkmalıyım. "Neden öyle bakıyorsun?" Dedi aramızda 3 adım kalırken ona doğru bir adım attım. Hamleme şaşırdı sarhoş kafayla. Bir yanım ne yapıyorsun dedi diğeri ise yap hadi diyordu... "Bıktım sizden! Birinin sizi gebertmesi gerek!"

Işığa çıkan gözlerim kısılırken ikisi de kaşlarını kaldırdı. "Sen ne cesursun..." Sesindeki ima midemi bulandırmıştı. Ama lafının da devamını getirmedi. Adımlarımı zar zor ileriye yönlendirdim ve sokak lambasının ışığı tüm yüzümü aydınlatıyordu. Görmesem de morluklarımın onlara benim yerime merhaba dediğine eminim. Biraz geride olan diğerin , yanında yaklaştı. Bir elini omzuna yaslanırken ikisinin de yüzünde gördüm sadece, şaşkınlıktı. Donuk bir şaşkınlık. Sarhoş oldukları dengelerini sağlayamamalarından anlaşılırdı fakat suratıma bu kadar şaşıracakları aklıma gelmezdi. Gözlerini açabilecekleri kadar irice açtılar. "Ne o ,beğenmedin mi suratı mı?" ikisi de önce yüzüme bakıp daha sonra birbirlerine baktılar. "Oğlum buna yapan yapmış zaten yapacağını yürü hadi gidelim! Kaportası sağlam birini bulalım. Bu işe yaramaz! "dedi diğeri, piç herif. Arkadaşı da ona katıldığında bir nevi rahat bir nefes aldım. Yalan değil! İçimden derin bir oh çekerken başıma bu gece daha fazla bir şey gelmediği için şükrettim. Öte yandan, arkalarını dönüp yürümeye başladıklarında şaşkınlıkta vardı üzerimde. Elin ayyaşına bile dalga konusu olmuştum. Korktuklarını sanmıyorum ama ulan bunların bile ideal tipi değilim.

Karanlıkta tahminen on dakikadır bekliyorum. Evde tek bir hareketlilik yoktu. Hala güneş doğmamıştı, eve giren çıkan olmamıştı. Belki de gerçekten markete gitmemi istemişti. Marketin yolunu bilmiyordum fakat yakın olduğunu da düşünmüyordum. Gitmeyecektim ama erken erken eve dönersem canımı yakardı. Şimdi hiç bir posta dayak çekecek halim yoktu. Olduğum kaldırımın üzerine çöküp kollarımı kendime sardım. Başımı da kollarımın arasına alıp dizlerime yaslandım. Nefesim ile kendimi ısıtırken araba sesleri ,köpek havlamaları bir de seçemediğim uğultular vardı. Öyle kaç dakika bekledim bilmiyorum. Başımı dizimden kaldırdığımda hava hala karanlıktı. Bu kadar beklemek yeterdi galiba. Şimdi eve girer ve ona marketin kapalı olduğunu söylerim. Kafama takılan tek bir şey var , o da beni nasıl olurda tek başına dışarı çıkardığıydı. Oturduğum yerden doğruldum ve eve soğuktan ağrıyan bacaklarıma rağmen hızlı adımlarla ilerledim. Eve ulaştığımda evin ışıklarının yanmadığını gördüm. Yavaşlayan adımlarla kaşlarımı çattım ve bir anlığına olduğum yerde durdum. Ben çıkarken ışıklar açıktı. En son Mete eveydi, ışıkların açık olduğuna eminim, neden kapatmıştı şimdi? Ve kahretsin! Ben anahtarı yanıma almış mıydım? Ceplerimi yokladım, anahtar falan yoktu. Siktir! Şimdi kapıyı çalacağım oda açınca bana saracaktı.

Soğuk havayı ciğerlerime çekip kapının önüne geldim. Tam kapıya vuracakken elim öylece havada kaldı. Kapının arası açıktı. Ben mi açık bıraktım. Hatırlamıyorum ki. Eve girerken dışarıdan göründüğü gibi evin holü de karanlıktı. Nefesim ciğerlerim de sıkışıp kalmıştı ve onu umursamak gibi bir derdim şuan hiç yoktu. Ayakkabılarımı çıkarmadan önce kapının solunda olduğunu bildiğim prize dokundum ,ışığı açmak için düğmeye bastım. Işık yanmayınca tekrar bastım. Tekrar ve tekrar. İçim bir ürpertiyle anında gerildi. Evin içini karanlık hiç sevmem. Çünkü annemin her an bir yerde çıkıp üzerime atlayacağını hissediyorum. Ve bu hisse katlamak zorunda olmayı sevmiyorum. Dışarı yeterince karanlık çektim zaten! Bu eski evden nefret ediyorum. Her gün bir yerinden bir şey çıkıyor. Şimdi de evin ışıkları yanmıyor. Aman ne güzel! Bir bu eksikti zaten! Yada benimle oynuyordu yine. Şimdi neden bunu düşündüğümü hiç bilmiyorum. Ama Mete bu, hiç belli olmaz. İçeride karanlıkta oturuyor olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Derin bir nefes alıp ayaklarımdaki botları çıkartım ve çıplak ayaklarımı yerle buluşturdum. O sıra yerde anlamadığım bir ıslaklık hissettim. Bu da ne böyle? Kaşlarımı çatarak yere doğru biraz eğildim. Parmak uçlarımı yere uzattım , tam yere dokunacakken mutfaktan bir tıkırtı geldi. Bu da neydi? Soğuk ıslaklık ayaklarım buz etkisi yaparken yere doğru eğildiğim için yerden tuhaf bir koku alıyordum. Paslanmış... Demir ve küf kokusu gibiydi. Çatık kaşlarımla eğildiğim yerden doğruldum. Bu sefer salondan tıkırtı sesleri duydum ve kalbim artık bambaşka yere kaçacakmış gibi atıyordu. Poşetleri tekrar elime alıp karanlık hol de yavaş adımlarla salona yaklaştım. "Mete?" fısıltım sessiz evde yankılanırken salondan hala tıkırtı sesleri geliyordu. Ama yine de Mete'nin ses verdiği yoktu. "Mete?.. Bak bu bir şakaysa eğer hiç hoş değil! Işıklar neden kapalı? "dedim salonun içindeyken.

Sessizlik!

Derin ,sinirli bir nefes alıp salonun ışıklarını açmaya çalıştığım da yine yanmadılar. Geniş pencereli salon sokağın loş ışıkları ile aydınlanırken tekli koltukta birinin oturduğunu fark ettim. İri bir cüsseydi. Işık geniş omuzlarına vuruyordu. Mete'nin olamayacak kadar iri bir yapıdaydı. Fakat yine bu eve ikimiz dışında kimse gelmeyeceği için onun Mete olduğunu varsaydım. "Mete! Neden karanlıkta oturuyorsun! Evin ışıkları neden yanmıyor." Dedim. Eşek şakasını hiç çekecek değildim. Evin aydınlanması lafımı boğazıma tıkadı. Tavandaki sarı ışıklı lambaya refleks olarak gözlerimi diktiğimde karanlığa alışan gözlerim acıyla kısıldı. Acıyan gözlerimi ışıktan çekerken korku tüm bedenimi sarmış, beni esir almıştı. Ellerim titriyordu. Bir kaç adım geriye doğru kaçtım. Oradaydı. Gölgeleri üzerine almış sanki. Biraz önce karanlıktayken görmediğim bir siyah var tam üzerinde. Siyah ve karanlık gibi... O karanlığı hissettim. Tüm aydınlığa rağmen ayak uçuma kadar yerlerden sürüyerek geldi. Beni kendi içine çektiğinde sadece dudaklarım aralandı. Elindi siyah eldivenlerde kırmızı damlalar akıyordu. Ve elindeki keskin bıçağı şakağına yaslamıştı. Gülümserken gözleri hiç kimsenin gözlerine benzemiyordu!

"Hoş geldin güzelim, ben de seni bekliyordum!"

Bölüm sonu

18 yorum