Aynalara baktığımda kendimi görmek acı vermeye başladığın beri hayatımın aslında hiç olmayan adaletini sorguluyorum. Hayatın adaletine bir sapığın taktığı kravat kadar sahte ve kahpeydi. Sırf yalan dolan hayat... Hayat adil miydi? Merhameti var mıydı? Acır mıydı bazen bize! Doğduğumda, önce annem sevmedi beni. Bazen hakaret ederdi, sık sıkta döverdi. Hiçbir şey sırtına elini titremeden vuran bir anne kadar acı verici olamaz. Ona yalvarırdım. Köpek gibi yalvarırdım... Durması için ,beni sevmesi için! Babam biliyordu bana yaptıklarını. Oturduğum yemek masasına sırtımı dayayamayışımı, yanaklarımdaki morlukları ,attığı tokadın kızarık beş parmağın izinin ona ait olduğunu biliyordu. Ona da yalvarırdım. Annemim duymayacağı şekilde. Gözlerimle! Ama tepkisiz yüzü ile mavi gözleri kısılır öylece boş boş suratıma bakardı. Mete ikisinden farklıydı o zamanlar. Hiç konuşmazdı, hiç tepki vermezdi. Robot gibiydi... Şimdi tanıdığım adam ile o çok farklıydılar. Ama ikisi de aynı insandı. Çok tuhaf Mete’nin küçüklüğünü anımsamıyorum. Gözlerini, yüzünü, hiç biri yok ama ben yine de ona katlanıyorum. Tek istediğim benden aldığını geri vermesiydi... insan gibi yaşamak, özgür olabilmek, bir lağım faresi gibi değil sadece insan olarak yaşamak istiyorum. İşte hayatımın adaleti! Bu kadar, şimdiyse evimde hiç tanımadığım bir adam, tam karşımda hayatım boyunca tanıdığım herkesten farklı bakıyordu bana! O an gözlerinin içine baktığımda anladım, daha kötüsü her zaman vardı.
Ellerinden akan kanın damlaları şakağından aşağı düşerken o bundan rahatsız olmuyordu. Ama ben, korkuyordum. Adımlarım gerisin geriye gitti. O kan kimin , Lanet olasıca ağabeyim nerde, bu adam kim ve burada ne işi var? Bilmediğim o kadar çok şey var ki , içimi hızla kuşatan korku merakımdan daha baskındı şuan. “Mete! Lanet olasıca neredesin?!” dedim içeri doğru bağırarak. “O burada değil , seni duyamaz. “ Karşılığını verdiğinde gözlerimi hala ondan alamıyordum. Çok sakin konuşuyordu, fısıldar gibi ve de soğuk. Kalın sesindeki hiçbir duygu algılayamıyorum. Boğazımdaki yumruyu bastırmak için sertçe yutkundum. “Nerde o! Sen kimsin?” önce yüzüme bozulmayan ifadesi ile baktı. Ardından ise gülüşü yüzüne yayıldı ve sapkın yüzünü gererek gülmeye başladı. “Gitti... “ dedi o şeytani gülüşü kesilip buz mavisi gözleri kısılırken, öne doğru eğildi. Sanki böylece bana daha yakın olmuştu. Aramızda toplasan on adım vardı fakat ben burnumun dibindeymiş gibi hissediyorum. “ Ama keşke sana bir veda etseydi değil mi? Seni böyle hayvan gibi dövüp ,sokaktaki sarhoş itlerin bile siklerini kaldırmayacağın bir hale getirmenin, bir vedayı hak ettiğini düşünüyorum!”
Sokaktaki sarhoşlar... Zihnim bu sözcüğü tekrar edip dururken gözlerim yandığını hissettim. İçeride hafif bir sigara dumanı vardı sanki, bulanık görüyorum. Oradaydı, ben sokakta tek başıma o adamlarla konuşurken o oradaydı. “Yüzünün ne halde olduğunu görünce vazgeçtiler sandın değil mi? Şu halinle bile seni sikecek kaç adam tanıdığımı biliyor musun? Erkekler kadınlar gibi değildir güzelim, sevişmek yada düzüşmek için aşk yada tutku olması gerekmez. Bir kadını becermek içinde duyguya ihtiyaç duymayız.” Aklımı okumuşçasına konuştuğunda dilim tutulmuştu. Orada olsaydı fark etmez miydim? Ederdim. Etmem gerekirdi , bu yüzden mi yüzleri ürpermiş, şaşırmış ve beni aşağılayarak yanımdan gitmişlerdi. O sokakta yalnız değildim, orada ne kadar öyle durdu yada ben onu neden fark etmedim! Kahretsin ,bir halt bildiğim yok! “Kimsin sen bok herif!” Dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi ve onaylamayan bir ses çıkardı. Elindeki bıçağı oturduğu koltuğun kolçağına sapladı. İrkilerek olduğum yerden sıçradım. Şeytani ifadesindeki kindar bir seğrilme ile öylece sırıttı . Ardından da elindeki eldivenleri sırası ile çıkardı. Üst üste koyarak bıçağın yanına bıraktığında ellerinin ve parmaklarının boğumlarındaki kabartılı yaralara baktım. Bu adam da hissettiğim tek şey, sinsi bir çakal olduğuydu...
Bir çakal kadar sinsi bir kurt kadar katildi. Yaralı ama hala aç ve acımasız bir kurt... Mete’nin ufak tefek çirkin yaraları vardı. Ama o köpek gibiydi. Kabına nerede yemek konarsa orada havlar , orası için yaralanırdı. Bu adam için neden farklı hissettim bilmiyorum. Sadece bakışları bana masadaki aç kurt olduğunu hissettiriyordu, yada masadaki kurdun avını çalan bir çakal... Bir kurt gibi kendi işini görecek kadar ensesi kalın ve çakal kadar da sinsi , güvenilmez görünüyordu! “Nereye gitti? Nerede o!” ona bağırıyor olabilirdim ama sesim keskin bir çığlıktan farklı değildi. Memnun ifadesi yüzüne yayılırken “Çok korkmuş görünüyorsun? Bu çok komik, çünkü görende Mete gibi bir piçle büyümediğini düşünür. Ağabeyini çok umursuyormuş gibi yapma. Seni vefalı yalancı küçük kardeş! Sana ne nereye gittiğinden, zaten umurunda değil!” dedi , bir anda ürpertici bir sesle güldü. Pekala ,çok uzun zaman başkalarına karşı zavallı rolü oynadığım olmuştu. Bunu tekrar tekrar yaptım . Fakat bu sefer rol yapmıyorum, ciddi ciddi korkuyorum! Ne yapmam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim de yok! Kaçsam bir dert kaçmasam bir dert. Dışarısı evin içinden faklı değildi. Evin içinde dışarıdan...
“O benim ağabeyim, umurumda olmaması için bir sebep yok. Sorunun onunla ise git dışarıda hallet. Şimdi defol evimden!” gözlerimin içine bakan gözleri öfkenin ateşini kuşanmıştı hissediyorum. Bir anda aniden değişen gülüşüyle İrkilip geriye doğru sıçrarken bir koltuğun üzerine saplanmış bıçağın gıcırtısını duydum. Ayağa kalktı. Üzerime yürümeden öylece durduğunda başını hafif yana çevirdi. “Senin evin mi?” Sesli güldü, ciddi ciddi alaylı gülüşü kulaklarımı tırmalamıştı. “Bu ev benim." dedi hemen ardından. Ve aynı tonda devam etti. “Bu evin içindeki çöp bile benim! Sen de dahil!” Kirpiklerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. Ruhumun içine işlemiş kanımdan gelen sinsiliğim bile aptaldı şuan! “Ne?” derken kekeler gibiydim. O an gözlerimin içine şimdiye kadar tek bir adamın baktığı gibi baktı. Babam gibi! Her şey onunmuş gibi ,güçlü ve kudretliydi. İleriye bir adım attı, adımıyla annemin bedeni onun kalktığı koltuğa kurulmuştu. Gözlerim sadece annemdeydi. Onu defalarca kez boğdum. Ve oda her defasında yeniden dirildi. “Kaç Adal! Ardına bile bakmadan kaç! En azından bunu becer aptal!” Yapmadım. Beni düşünecek sevgi dolu anne o değildi. Ben de anne sözü dinleyen o çocuk değilim. Hiç bir zaman olmadım! Ona umurumda değilsin anne dedim içimden. Alaylı bir gülüşle yüzüme baktım. Yine aynı kadındı o, sadece rol yapıyordu. Yine gözümün önünden kaybolurken konuştum. “Çöp bile öyle mi!? Hatta ben bile! Kim olarak! Ben kimsenin malın gelim ağzını topla!”
“Ah tabi değilsin, ama... Her lafımı tekrarlamak hiç huyum değildir. Bunu alışabilirsin değil mi?” Karşında öylece diklenmem, gözümün karalığı onu eğlendirmiş hatta hoşuna bile gitmiş olmalıydı. Ayrıca alışmak mı? Neye alışacağım, ona mı? Daha neler! Hayatım yeteri kadar pislik içindeydi. Ve yeteri kadar hayvan muamelesi görmüş, gereksiz sahip muhabbeti çekmiştim. Gözleri üzerimdeydi, ne düşündüğümü çözmeye çalışıyordu. Bir şey düşünmek istemiyordum. Kaçmak dışında. Evet, biraz önce yapmayı ret ettiğim o şeyi düşünüyorum. Çünkü onu yapmamı annem söylemişti. Sırf o istiyor diye gerçek dahi olmasa istediğini yapmam. O akılımı okumuş gibi dik dik bakarken gözlerim koltuğun üzerine saplanmış o bıçaktaydı. Ona ulaşabilirsem kendimi koruya bilir miydim? Bir ihtimal! Belki de en azından onu korkutup kaçırırdım ha?
Pekala , kendine gel Adal! Bu kadar zaman , kim olduğunu bilmediğin bir piçin boğazı kesmesi için bu bok çukurunda sürünmedin! Böyle bitemez, bu kadar dibe batmışken değil ,hayır! Gözlerini olağanca açıp omzunun üzerinden, baktığım yere baktı. “Beni kendi bıçağımla mı korkutacaksın? Biliyor musun , bu çok ilginç! Çırpınmanı izlemek zevkli olacak!” Sıkılan yumruklarım sadece güçlü olup yere yığılmamak içindi. Ona saldıracak değildim; zaten buna kalkışsam dahi başaramazdım. Sadece kendimi korumak için geriye doğru hızla kaçtım. Çünkü üzerime bir anda gelmiş tüm mesafeyi kapatmıştı. Sırtım bir anda çok sert olmayan bir şeye çarptı. Bu ıslak bir ete dokunmak gibiydi. Yumuşak ,birazda sert! Korkmuş dahi olsam bunun duvar olmadığını anlamıştım. Ürpererek yavaşça ardıma baktım.
Bir anda boğazımdan yükselen çığlığı bastırmak ister gibi elim dudaklarıma kapandı. Hayatım boyunca hatırladığım hatta belki de hatırlayamadım anılarımda bile bu vahşet yoktu. Çıplak bir bedeninin parçalarından geriye kalan görüntü içler açısıydı. Duvara bileklerinden çivilenmişti. Başını yukarıda tutmak için saplanan kazık duvardan geçmiş, böylece o yukarı bakıyormuş gibi görünüyordu. Boynunun bittiği ,iki köprücük kemiğinin başladığı orta noktada bir çivi daha vardı. Fakat bu büyüktü.. Ve sadece avuçlarının bir de yüzünün derisi yüzülmemişti. Göğsü karnından kollarına kadar açılmış , çıplak göğüslerinin derisi yüzülmüş, iki yana sarkmıştı , bir perde gibi duvara serilmişti. Kaburgalarının üzerinden akan kan o kadar belirgindi ki, derinin tek rengi kırmızıydı. Mayalanmış kanın görüntüsü vişne jölesine benziyordu. Sadece rengi çok koyuydu. Bağırsakları, bacaklarının arasına doğru çıkarmış yere sarkarken bacaklarının arasına saplanan o bıçağı göre biliyorum. İç organları sanki onun değil, fazla yağın içine bulanmış, üzerindeki zar yırtılmak üzereydi. Bir insanın kalbi , ciğerleri ,organları nasıl vücudunda sarkar! Gözlerim en çok gözlerinde durdu. Ve yüzünde! Yüzü tertemiz. Gözlerinden akan kan damlaları hariç... Onu tanıyorum, bu o kadındı. Büşra, Mete’nin yattığı fahişe kız.
Saçları kesilmiş, darma dağınıktı. Gözleri ise kocaman açılmış belli ki bunu yaşarken hala hayattaydı ve de her şeyi hissetti. Bu canilik! Korkunç bir canilik. Hayvanlar bile bu kadar vahşi olamaz. Bunu o yapmıştı. Nefesini saç diplerimde hissediyorum . Artık mesafe yok. Bedenimin üzerindeki gölge ona aitti. Şuan tam arkamdaydı. “Beğendin mi?” Kulağıma doğru fısıldadı ve aynı fısıltı ile devam etti. “Senin için yaptım.” Ellerini önce omuzlarımda hissettim. İrkilerek kaçmak için ileri atıldım. Avuçları ile hızla omuzlarımı kavrayarak bedenimi kendi bedenine çekti. Göğsüne çarpan sırtım sızlamıştı. Ve zayıf sıska bedenimi kontrol etmekte ise hiç zorlanmıyordu. Tek kolunu belime sardığında ellerimle onu çözmeye çalıştım . Tırnaklarım ellerini çizdi ama o bunu umursamadı. Ona çarpan bedenim titrerken eli çenemi kavradığında, avuçlarının içinde nerdeyse kaybolmuştu yüzüm. Gözlerim olabildiğince açıldı, yırtılacakmış gibi hissediyorum. “Bunu ona neden yaptım biliyor musun?” Bu bir soru değildi. Bir psikopatın sorduklarının bir önemi de yoktu şuan! Karşımdaki vahşete bakmak bile midemi bulandırıyor kusmak istiyorum. “Çünkü..." dedi burnunu şakağıma sürterken... “Benim köpeğim bana ihanet edemez, benim olanın canı yanarken düzüşüp ot çekemez, benim olana kimse vuramaz, kimse dokunamaz! Benim olan benimdir, hiç kimse sen acı çekerken bunu izleyemez, göz yumamaz ! Bu fahişenin buraya bir çok gece geldiğinde gördüklerini bana söylemesi gerekiyordu. Yediği kaba sıçan bir köpek isteseydim, ağabeyine zaten tasmasını takardım. Sahip benim ve kapımdaki it bana havlayamaz! ” Bedenimi kendine doğru çevirdi. Parmaklarının ucu kan ve deri kokuyordu. Korku dolu bakışlarım yüzünde dolanırken gözlerimi dolduğunun hissettim. Anlattıklarının hiçbirini anlamadım. Kafam karışmıştı. Bana demişti, benimsin diye! İlk kez canım acıdığı için değil, korktuğum için ağlamak istiyorum. Ve ağlamayalı da çok oldu. Sanırım nasıl olduğunu unuttum!
“Canın cehenneme! Çek ellerini üzerimden!” Doğamdan vazgeçemiyorum ve oda bunu görürken hoşnutsuzdu. Yakışıklı yüzünü buruşturarak derin bir nefes aldı. Bir yanım sağımda kalan kapıdan koşarak kaçmak istiyordu. Ama yapmadım. Elim kolum bağlanmış ellerim göğsüne saplanmış gibi tırnaklarım elbiselerine batıyordu. Kolunu çözdü, elini ise yüzümden yavaşça çekti. O sırada bunu fırsat bilip onu tüm gücümle ittim. Normalde kılını bile kıpırdatamamazdım. Ama bunu yapmamı o izin vermişti. Hızla salondan çıktım. Ağrıyan bacaklarım yada sızlayan vücudum umurumda değildi. Tek istediğim bu evden dışarı çıkmaktı. Ve zaten güneşin doğuşuna az kalmıştı. Dışarıda başımın çaresine bir şekilde bakarım. Mutfağın önünden geçip çıkış kapına vardığımda kapının kolunu tutup çevirdi. Açılan kapının kilitli olmaması sevindiriciydi. Fakat aynı anda saç diplerimle hissettiğim acıyla yüzüm buruşurken bir el önüme geçerek ağzımı sertçe kapattı. “Yürü bakalım.” Dedi yabancı bir erkek sesi, ben çırpınırken. Elerim saçlarımı kavrayan ellerinin üzerine saplanmış gibiydi. Onu çiziyor tırnaklarımı batırabildiğim kadar derine batırıyordum. Bir faydası olmadı. Göğüslerimin altına sardığı koluyla bedeni kaçtığım salona geri soktu. “Yakaladım patron.” Derken patronu ise koltuğa tekrar kurulmuş bir bacağını bükerek dizine yaslamıştı “Saçlarımı bırak pislik herif, canım acıyor!” Sesim isyankarlığını koruyordu. Elini saçlarımdan çekti fakat kolunu çekmedi . Çünkü bunu patronu da istiyordu, karmaşık bir adam vardı karşımda, alıştığım ; alışılmışın çok dışındaydı. “Kötü bir başlangıç oldu , hadi en başa alalım. Tanışalım, seninle! Bu anı çok uzun zaman hayal ettim... Gerçeğini merak ediyorum.” Derken koltuğa sapladığı bıçağı aldı ve yanıma doğru bir kaç büyük adımda yaklaştı. Şimdi nefesi saç diplerime çarpıyordu. “Bırak!” Dedi tam arkamdaki adama bakarak . Sesinden vahşi bir güç ve tehlike akıyordu. Boştaki eliyle Yüzümü. Kaldırdı. Elini savurmamak için zor duruyordum. Adamı salonun kapısından çıktığında “Sen burada kal.” Dedi. , adam geriye dönüp içeri girdi, o sırada tam olarak gözlerinin içine baktım.
Buz mavisi... hayatım boyunca hiç böylesine fener gibi parlak gözler görmedim. Buz gibiydiler ama bir yıldız kadar parlaklar aynı zamanda... Ellerimde soğuk ellerini hissettiğimde içim ürperdi. Ellerime Mete’den önce dokunan ilk erkekti. Mete ise onları morartmak yada canımı yakmak için tutardı. Bazen de kaçmamam için. Kalbimin hızlandığını ve sızlayan yanaklarıma korktuğum için tüm kanın oraya pompalanıyormuş hissettiğimde geriye çekilmek istedim . Fakat bunu yaparsam o beni daha çok korkutacaktı. Mete seni piç! Beni ne hallerin içine düşürdün! Ellerimi yukarı, yüzüne doğru kaldırdı ve buz gibi parmaklarını tenimin üzerinde gezdirerek dudaklarını diliyle ıslatıp ellimi üzerine sıcak bir öpücük kondurdu. “Çok uzun zamandır seninle tanışmayı bekliyordum . Sonunda bu günün gelmiş olmasına seviniyorum. Çünkü gereğinden fazla sabrettim ve sabırlı bir adam değilimdir. Adım...”
“Pusat... Adın Pusat değil mi?” sözünü kestiğimde neden ona Pusat dedim yada neden ona bu soruyu sordum, bilmiyorum o konuşurken içimden bir ses onun kadar korkunç ve tehlikeli olduğunu düşündü. Ve vahşi, bu gün Mete, Şuan parçalanmış olan fahişe ile konuşurken belli etmese de ondan ne kadar korktuğunu hatırladım. Ve şuan burada olmayışı aklıma tek bir isim getirdi. Yüzünde bilmiş ve memnun bir tebessüm ile buz mavisi gözlerini kıstı. Üzerime doğru eğilip gözlerimizi aynı hizada tuttu. “Adımı öğrenmişsin, bunun beni kışkırtacağını düşünmüştüm. Yani adımı senin dudaklarından ilk duyduğumda. Beklediğim gibi değildi. Tanıştığımıza memnun oldum Adal, seninle çok eğleneceğim, ama tabi sen eğlenmeyeceksin ,üzgünüm!”
Hani olur ya, bir su birikintine basarsınız ve ayakkabınız kirlendiği için rahatsız olursunuz, işte tam olarak öyle hissediyorum. fakat bu sefer ayaklarım çıplakmış gibi hissettim . Üzerime sıçrayanın su olmayacağının da farındayım. Bütün taşlara yerine oturamasa da onun kim olduğunu öğrenmiş oldum. Mete’nin patronu. Belki de Mete ona ihanet etmişti. Yada parasını çalmıştı. Ona ait bir şeyi yanında tutmuş ,belki de onu çalıp vermek istemedi. Kahretsin, şuan anda arkamda doğranmış bir kadın cesedi var. Bunu karşımdaki adam yaptı. Kim olduğumu biliyor, ben onu çok tanımasam da katil olduğunu görüyorum. Acaba bana da mı Büşra’ya yaptığını yapacaktı. Fark ettiğim en belirgin şey ise bu vahşi görüntülerden korktuğumdu. Başıma gelmesinden korkuyordum. Ama bunu yaşayan bu kadın olduğu için üzgün değilim ve ona acımadım. Çünkü içten içe onun bunu hak ettiğini hatta daha fazlasını yaşamasını arzuluyordum. Bu en az bir katil olmak kadar caniceydi...
Yutkunarak elimi çekmeye çalıştığımda tekrar kaçmak için fırsat arıyordum. Yine kapıdan kaçardım ,eğer o piç kapının önünde beklemiyor olsaydı. Pusat elimi tuttuğundan daha sıkı kavradı ve bedenimi kendine çekti. Göğsünü çarpan kafam ve kasıklarına yaslanan karnım daha önce hırpalandığım için acımıştı. Canım acıdığı için inleyerek yüzümü buruşturdum. Bunu da fark etmişti. Kaşlarını çattı ve burnundan sinirli bir nefes aldı. “Mete piçine ,ne demiştim biliyor musun? Onu bıraktığım gibi alacağım. Senin yanında bir çiçek kadar güzel olacak. Hayat dolu olmalı Demiştim. Ben bozuk oyuncaklarla oynamayı sevmem, çocukken de sevmezdim. Ama sen bir istisnasın!” Kulağıma fısıldadıktan hemen sonra burnunu yanağıma sürttü. Sesi bir kuyunun dibinden zorlukla çıkıyordu sanki. “Hala aynı kokuyorsun.” Hala aynı kokuyorsun mu? Ne saçmalıyor, daha önce hiç karşılaşmadık ki! Bedenimi bir anda bıraktığında aynı ses tonuyla devam etti. “Ve artık ağlamıyorsun!” Ağlamak için çok sebebim vardı. Şuan bile bir sebepti. Fakat içimden ağlamak gelmiyor. Nedeni bilmiyorum , bu hissi unutmuş gibiyim ...
Bedenimi yavaşça bıraktı ve geriye doğru çekildi. Önüme geçerek tam karşımda durduğunda gözleri baştan aşağı üzerimde geziniyordu. “Çok büyümüşsün?” dedi. Sanki küçüklüğümü biliyormuş gibi. Ardından değişmeyen sesiyle devam etti. “Seni çok hırpalamış, kırmızı yanakların bile solmuş ama gözlerin hala aynı. Bakışların hiç değişmemiş Adal, hala çok hırçın bakıyorsun.” Adımı tekrar ondan duyduğumda, ilk sefer neden korkmadığımı , şimdi ise neden ürperdiğimi düşündüm. O anki şok yüzünden mi , yoksa hiç tanımadığım bir adamı karanlıkta evimde görmemden mi? Karar veremiyorum, her ikisi de olabilir. En aptalcası da , hangi akla hizmet dışarıda tek başıma o kadar bekledim. Ve bu adam içeri ne ara girdi? Adımı biliyordu. Beni daha önce de görmüştü. Yada daha önce konuşmuştu, fakat ben onu tanımıyorum. Onu ilk kez görüyorum. Ki onu yolda görsem dahi yolumu değiştireceğim kadar ürkütücüydü. Ve su götürmez bir gerçeklikle ilk kez karşılaşmışız gibi bakmıyordu. Sanki sık sık görüştüğü biriymişim gibi ,ayrıca hem adımla hitap ediyor, hem de rahatsız edici bir ifadeyle bakıyordu. Korktuğumu belli etmek istemesem de simsiyah giyinmiş fakat ellerinden kan akan bu adamın sesi tüm bedenim de gezinirken gergindim. Hatta korkmuş! “Beni tanıyor muşsun gibi konuşma!” Sesimden ne kadar korktuğum anlaşılıyordu. Ve bunu o da fark etmişti. “Bu... bu gördüklerimi kimseye anlatmam, söz veriyorum ,sadece bırak gideyim.” Şimdi biraz daha yüksek çıkmış hatta ona bağırmıştım. Bıçağını bir elinden diğerine attı. Onu elinde kıvrak bir alışkanlıkla çevirirken uçunu bana doğrultu ve başını hafif sola eğerek konuştu. “Mete de bir emanetim vardı. Ona çok uzun zaman baktı. Ona güzel bakmasını istemiştim. Hırpalamayacak zarar vermeyecekti. Aldığı gibi teslim edecekti. Ama ...” Gözlerini yüzümdeki yaralarda gerdirerek sözlerine devam etti. “ Mete kimin köpeği olduğunu unuttu. Ve ekmek yediği kaba tükürdü. Her şeyin bir bedeli vardır, Adal. Artık sabrım da, ona verdiğim vakit de doldu. Benim olanı geri istiyorum. “ Bıçağın beni gösteren uçundan damlayan kan eski parkelerin bulurken gözlerimi kaçırarak konuştum . Kahretsin ki, korkuyorum ve bıçağı bana çevrilmiş olması beni ürpertti . "O kan Mete’nin mi yoksa sadece bu kadının mı , Mete nerede?! Ne istiyorsan al ve gitmeme izin ver. Kimseye hiçbir şey anlatmam.” Kekelemek için kendini deli gibi sıkıyordum. Soğuk tıpkı onun yaptığı gibi duygusuz görünmeye çalışıyordum. Fakat bu adamın karşısında çok mümkün değildi. Buz mavisi gözleri çok ürperticiydi. Kendini o bakarken çıplak hissediyorum. Açık kahve kaşları, uzun kirpikleri gözlerini gölge oluyordu. Keskin elmacık kemikleri vardı. Saçları gibi sapsarı sakalları, bir kirazdan daha kırmızıydı dudakları. Saçlarının önü arkasına göre daha uzundu. Uzun ve iri bir adamdı. Oturduğu koltuğa Mete de sürekli otuyordu. Ama bunun gibi durmuyordu. Sığmıyor gibi bir hali vardı o otururken. Buz mavisinin en açık tonu gözleri üzerime sabitlenip dudaklarını diliyle ıslattı. “Mete’nin değil ve kimseye zaten hiçbir şey anlatamayacaksın!" Sesindeki o muzip tonda neydi? Şakamı yapmıştı, eğleniyor muydu yani! “Ama onun olsun isterdin. Değil mi?” dedi, ayaklarım olduğu yere çakılıp kalırken bir an bunun gerçek bir soru olduğunu düşündüm. O benim ağabeyim, fakat bunu deli gibi isterdim. Hatta belki de yapmayı bile arzu edebilirim. “Sadece şakaydı Adal, insan ağabeyinin ölmesini ister mi?”
“Sadece onun kanı.” Dedi bıçağın ucuyla Büşra'yı gösterirken. Korkuyordum. Bu su götürmez bir gerçekti. Fakat yüzüme yansıtmamaya çalıştım. Güçsüz olduğumu düşünmesin diye yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avuç içlerime , istikrarlı bir baskı uyguluyordu. Terliyordum. Anlımda birikmeleri ve şakaklarıma süzülmeleri uzun sürmeyen damlalar dudaklarımdaki kuruluğu artırdı. Çıplak ayaklarım , soğuk parkeleri umursamadan kaçmak için hareketlendi. Gözümü o kadar karartmıştım ki, koştuğum pencere bile olsa düşeceğim üç beş metre umurumda değildi. Pencereye bir adım kala daha önce ölü fahişenin dokunduğu kolumdan hızla kavradı ve avuç içini dudaklarıma kapatıp beni kendine çekti. Kalbim başka bir bedene geçmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Göğsümü delip geçmek istercesine atıyordu. “Daha yapacaklarım bitmedi!” derken Pusat, boştaki elini belinin arkasına attı. Ve onları henüz kavrayamamışken içerideki adam ne olduğunu anlamadan iki el ateş etti . Merminin namludan çıkan sesi tiz hatta sessizdi. İkimizden başka kimse duymamıştır. Kapının eşiğinden içeri doğru yere yığılan adamın kafasından oluk oluk kan akıyordu. O sırada kendimi daha fazla tutamadım. Boğazımdan yukarı süratle çıkan çığlık odayı doldurduğunda ses tellerime kadar canım acımıştı. Gülmek dışında bir tepki vermedi. Bu onun için zevkliydi. Hoşuna gidiyordu. Onu hiç tanımasam da korkumun onu cezbettiğini görüyorum. Eğlenceli bir oyun gibi... Silahı kemerinin arasına sıkıştırırken “Artık olay mahallimiz hazır, içeriyi biraz ısıtalım. Burası çok soğuk değil mi?” dedi. Ve hala fısıldar gibi konuşuyordu. O kadar korkuyorum ki ,kalp atışlarımdan başka bir şey duyamıyorum. Çırpınıp kurtulmaya çalıştığımda beni havalandırarak bir kolunu boynuma birini de belime sardı. Ve aynı anda hızla sıkmaya başladı. Sonra belindeki kolunu çözdü ama boynumdakini çekmedi. Ayaklarım yerden kesilmiş havada çırpınıyordum, kulağımın biraz altına bir şey batırdı. İğne gibi... canım acımıştı. Fakat ardından keskin bir yanma hissettim. Şimdi acı çok daha yoğundu. Bu Mete’nin boğazımı sıkması gibi değildi. Çok daha güçlüydü... Nefes alamıyorum.. Tırnaklarım ile ellerinin üzerini çiziyordum. Boynumdaki nabzın sesi bile nefesimden daha yüksekti. Gözlerim kapının eşiğindeydi şuan ve o boğazımı sıkarken , oradan çıktığımı hayal ediyordum. Kaçtığımı, kahretsin ölüyor muyum?!
Nefes seslerim ve çıkarttığım iniltiler içerideki tek sesti. Artık son raddeye geldiğimi hissediyorum, gözerimim arasından son bir milim kala kollarını çözdü. Fakat , kendimi taşımayacak kadar kaybolmuştum artık. Yıkılıp kaldım yere. Kulağım yere yapışırken yerdeki adamın gözleri çarptı gözüme bana bakıyordu. Ölmüştü. Ama gözleri bana bakıyordu. Boğazımı öksürerek bile toparlayamıyorum, çünkü kendime gelemiyorum bir türlü . O kadar bile gücüm kalmadı... Gözlerimi kapatıp açtığımda kapıdan içeri başka biri girdi . Çünkü ayaklarını görünüyorum. Parlak siyah renkti. Yanımdan geçti ,sadece bir kaç milim uzağımdan. Ve ayakkabının üzerine dökülen kumaş pantolonundan kan ve benzin kokusunu aldım. Paçaları koyu lacivertti fakat koku çok yoğundu. Belki de yeterince net görmüyordum ve ne ayakkabısı parlaktı nede pantolonun paçaları lacivertti bulanıktı. Sadece bulanık!. Ve içeri giren adamla beraber etraf benzin kokmaya başladı. Her tarafa sıçrayan su sesleri duyuyordum. Artık o benzin kokusu çok daha yoğundu. Etrafa döküyor gibiydiler... Her yere! Pusatın adımları bana doğru yaklaşıp bedenimi yerden kucaklayıp kaldırdı. "Evi yakacaksın. " dedim , zar zor konuşmuştum . Sözcükler dilimden acıyla iniyordu. Gözlerimin arsındaki bir kaç santimlik açıktan içerideki adamın her yeri ateşe verdiğini gördüm. "Yakmaya kalkmış gibi göstereceğim. Sanki yakmaya çalışılmış ama becerilememiş gibi. Sonra ateş sönecek. Ev yok olmayacak. Hatta bazı eşyalarda izi bile kalamayabilir. Etrafta bir kaç yangın izi ve cesetler... Bu sanat eseri benim. Boşuna mı o kadar kesip biçtik. Bir kalem de silip atmak ,yazık olur." Bunun altından çıkacak olan plan karmaşık bir labirentten farksızdı. Ev yanmayacaktı. Ama aynı zaman da yanmayacaktı. Dışarıdan aynı kalacaktı. Tıpkı benim gibi. İçim yanarken dışarıdan hala bir et ve kemik yığınıydım. O beni odadan , evimden çıkartırken içeride deliren ateşin ışığı grilerime yansıyordu. Bu ev çok uzun zamandır yanıyordu. Fakat dumanlıydı, hiçbir yerden de alev çıkmıyordu. Şimdi ise her yer ateşe verilmişti. Zehirlenmiştim. Çünkü beni zehirleyende zehirlenmişti. O bir hayvandı, canavardan farksız ve zehirliydi. Hayvanın zehri ise her yerdeydi... Hem katil zehirlenmişti hem kurban, Ve katil de avını gafil avlamıştı...
