24.Bölüm
Söylenmeyenler
Sabah malikânede alışılmadık derecede sakindi.
Yağmur birkaç gündür aralıksız yağmış, evdeki herkesi neredeyse dört duvar arasına hapsetmişti. Bugünse hava biraz olsun açılmıştı. Islak taşların üzerinde güneşin solgun ışığı parlıyor, bahçedeki yapraklardan hâlâ küçük su damlaları düşüyordu. Asya erkenden dışarı çıktı. Seranın önünden geçerken Yaban'ı gördü. Elinde birkaç çiçek vardı. Asya'yı fark ettiğinde çiçeklerin arasından birini seçti.
Kırmızı bir gül. Asya yaklaşınca Yaban çiçeği ona uzattı.
“Bu ne?”
“Sen seviyorsun diye.”
Asya'nın yüzü aydınlandı.
“Ayy... Çok tatlısın.”
“Abartma.”
Asya gülü iki eliyle aldı. Birkaç saniye çiçeği inceledikten sonra yüzüne yaklaştırdı.
“Kalbim eridi.”
Yaban'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Asya bunu fark etti.
“Güldün.”
“Hayır.”
“Gördüm.”
“Yanlış gördün.”
Asya kahkaha attı.
“Tamam, tamam. İnanmış gibi yapayım.”
Gülü göğsüne yakın tuttu.
“Bunu saklayacağım.”
“Kuruyacak.”
“Kurursa da saklarım.”
Yaban cevap vermedi.
Asya bir kez daha güle bakıp eve doğru yürüdü. Seranın önünde kalan Yaban, onun uzaklaşmasını sessizce izledi.
Malikânenin içindeki sessizlik ise herkes için aynı anlamı taşımıyordu. Selin, koridorda tek başına yürürken pencerenin önünde Mayın'ı gördü. Bir süredir onunla konuşmak istiyordu. Yaklaştığında Mayın başını çevirdi.
“Ne istiyorsun?”
Selin bir an durdu.
“Seninle konuşmak istiyorum.”
“Konuşacak bir şey yok.”
“Var.”
Mayın yeniden pencereye döndü. Selin ellerini birbirine kenetledi.
“Son zamanlarda bana karşı çok uzak davranıyorsun.”
“Çünkü uzak durmak istiyorum.”
Bu kadar doğrudan söylenmesi Selin'i hazırlıksız yakaladı.
“Ben sana ne yaptım?”
“Hiçbir şey.”
“O zaman neden?”
Mayın birkaç saniye sustu. Sonra sakin ama kesin bir sesle konuştu.
“Selin, ben seni sevmiyorum.”
Selin'in yüzündeki ifade değişti. Bir süre cevap veremedi. Sonunda kısık bir sesle konuştu.
“Ben seni seviyorum.”
“Biliyorum.”
“Biliyorsan neden böyle davranıyorsun?”
“Çünkü senin beni sevmen, benim de seni sevmemi sağlamıyor.”
Selin gözlerini kaçırdı.
“Bazen insanların kalbinin kapısını biraz açması gerekir.”
“Ben açmak istemiyorum.”
“Neden?”
Mayın'ın yüzü sertleşti.
“Aşk insanı zayıflatır.”
Selin'in gözleri doldu.
“Her şeyi böyle görmek zorunda değilsin.”
“Ben böyle görüyorum.”
“Peki ya ben?”
Mayın ona baktı.
“Sen ne yaparsan yap, benim hislerimi değiştiremezsin.”
Selin'in boğazı düğümlendi. Bir şey söylemek istedi ama kelimeler çıkmadı. Sonunda yalnızca başını eğdi.
“Tamam.”
Arkasını dönüp uzaklaştı. Mayın onu durdurmadı. Selin koridorun sonuna geldiğinde birkaç saniye durdu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Ama içindeki kırgınlık nefesiyle birlikte gitmedi.
-ˋˏ ༻❁༺ ˎˊ-
Öğleden sonra bahçenin sessiz bir köşesinde Deniz tek başına oturuyordu. Elindeki küçük yaprağı parmaklarının arasında çeviriyor, dalgın dalgın yere bakıyordu. Sarp yanına geldi.
“Ne düşünüyorsun?”
Deniz başını kaldırmadan cevap verdi.
“Hiç.”
“Yalan.”
Deniz hemen ona baktı.
“Sen nereden biliyorsun?”
“Yüzünden belli.”
“Çok biliyorsun.”
Sarp yanındaki banka oturdu.
“Bir şey varsa söyle.”
Deniz cevap vermedi. Son birkaç haftayı düşündü. Adliyedeki ilk duruşmasını...
Merdivenlerde nefesinin sıkıştığı anı...
Sarp'ın sırrını saklayacağına dair verdiği sözü...
Lunaparkta saatlerce birbirlerine laf atmaları...
Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar, onun yanında kendisini garip bir şekilde rahat hissetmesini...
Deniz sonunda derin bir nefes aldı.
“Kerem.”
Sarp ona döndü.
“Efendim?”
“Bir şey söyleyeceğim.”
“Tamam.”
“Ama dalga geçmeyeceksin.”
“Geçmem.”
“Araya da girmeyeceksin.”
“Tamam.”
Deniz birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonunda gözlerini ondan kaçırarak konuştu.
“Ben senden hoşlanıyorum.”
Sarp'ın yüzündeki ifade değişti. Deniz hemen ekledi:
“Yani... bayağı hoşlanıyorum.”
Sarp'ın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Fark ettim.”
Deniz kaşlarını çattı.
“Gülme.”
“Gülmüyorum.”
“Gülüyorsun.”
“Biraz.”
Deniz kollarını bağladı.
“Bak, vazgeçerim.”
Sarp'ın gülümsemesi kayboldu.
“Vazgeçme.”
Deniz ona baktı. Sarp birkaç saniye sustuktan sonra konuştu.
“Çünkü ben de senden hoşlanıyorum.”
Deniz'in yüzündeki şaşkınlık kısa sürede gülümsemeye dönüştü.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Emin misin?”
Sarp hafifçe omuz silkti.
“Sen öyle san.”
Deniz gözlerini devirdi.
“İşte yine başladın.”
“Ne yaptım?”
“Şu cümlelerinle insanın sinirini bozuyorsun.”
Sarp gülümsedi.
“İnat etme kızıl tilki.”
Deniz istemeden güldü.
“Şu lakabı bırak artık.”
“Bırakmam.”
“Bir gün gerçekten kafanı kıracağım.”
“Onu da görmek isterim.”
Deniz ona omzuyla hafifçe vurdu.
“Gıcık.”
Sarp kahkaha attı.
“Bunu senden duymaya alıştım.”
Deniz bu kez karşılık vermedi. Sadece yanında oturdu.
Aralarındaki sessizlik ilk defa garip değildi. Çünkü artık ikisi de ne hissettiğini biliyordu. Günün ilerleyen saatlerinde malikâne yeniden sessizleşti. Selin odasında yatağın kenarına oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde tutuyordu.
Mayın'ın söyledikleri hâlâ zihninde dönüp duruyordu.
Ben seni sevmiyorum. Kapı hafifçe çalındı. Selin hemen yüzünü toparlamaya çalıştı.
“Gel.”
Alberto içeri girdi. Selin gözlerini kaçırdı.
“Bir şey yok.”
Alberto karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Bir şey olduğunu söylemedim.”
Selin cevap vermedi. Alberto da onu zorlamadı. Birkaç saniye sonra Selin'in gözleri doldu.
“Ben sadece... neden yetmediğimi anlamıyorum.”
Alberto'nun yüzündeki ifade yumuşadı.
“Selin, bir insanın seni sevmemesi senin yetersiz olduğun anlamına gelmez.”
Selin gözyaşını sildi.
“Ama ben onu gerçekten seviyorum.”
“Biliyorum.”
“Değişir diye düşündüm.”
“Belki değişmez.”
Selin başını kaldırdı.
Alberto sakin bir şekilde devam etti.
“Ve bu seni daha az değerli yapmaz.”
Selin sessizce dinledi.
“Birinin seni seçmesi için kendinden vazgeçme.”
“Ya onu kaybedersem?”
Alberto kısa bir süre düşündü.
“Bazen birini yanında tutabilmek için kendini kaybetmek, o kişiyi kaybetmekten daha ağırdır.”
Selin'in gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü. Alberto masadan bir mendil alıp ona uzattı.
“Bir erkek için kendini bu kadar üzmeye değmez.”
Selin burnunu çekerek hafifçe güldü.
“Bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
“Biliyorum.”
Alberto ayağa kalktı.
“Üzülmemen gerek o adam için hiç üzülme”
Selin başını salladı.
“Tamam.”
Alberto kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Bu evde yalnız değilsin.”
Kapı kapandı. Selin bir süre sessiz kaldı. Acısı hâlâ oradaydı.
Ama artık o acının içinde tek başına olmadığını biliyordu.
-ˋˏ ༻❁༺ ˎˊ-
Akşamüstü güneş bahçenin üzerine turuncu bir ışık bırakırken Diana tek başına yürüyordu. Alp onu uzaktan gördü. Birkaç saniye bekledi. Sonra yanına gitti.
“Diana.”
Diana döndü.
“Emir?”
Alp'in yüzündeki ciddiliği görünce gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Bir şey mi oldu?”
“Seninle konuşabilir miyim?”
“Tabii.”
Birlikte bahçenin daha sakin tarafına yürüdüler. Alp durdu.
Diana da birkaç adım sonra durup ona döndü. Alp'in zihninde defalarca kurduğu cümle vardı. Ama şimdi söylemek çok daha zordu.
“Bunu uzun zamandır söylemek istiyordum.”
Diana sessizce bekledi. Alp derin bir nefes aldı.
“Diana... Ben seni seviyorum.”
Diana birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Ben de seni seviyorum.”
Alp'in gözlerinde bir anlık umut oluştu. Fakat Diana devam etti.
“Arkadaşım olarak.”
Sessizlik. Alp'in yüzündeki ifade yavaşça değişti. Diana bunu fark etmeden konuşmayı sürdürdü.
“Sen benim için gerçekten çok değerlisin. Ama ben seni hep arkadaşım olarak gördüm.”
Alp gözlerini başka tarafa çevirdi.
“Anladım.”
“Emir...”
“Yok. Sorun değil.”
Diana ona yaklaşmak istedi.
“Gerçekten üzülmeni istemem.”
Alp hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum.”
Ama sesindeki kırgınlığı gizleyememişti.
Diana'nın içi huzursuz oldu.
“Ben yanlış bir şey mi söyledim?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
Alp birkaç saniye sustu.
“Senin suçun değil.”
Diana ne diyeceğini bilemedi. Alp konuşmayı daha fazla uzatmadan arkasını dönüp uzaklaştı. Diana olduğu yerde kaldı. Onu izlerken göğsünde garip bir ağırlık hissetti. Emir'in üzülmesini istemiyordu. Ama neden bu kadar huzursuz olduğunu da anlayamıyordu.
Onu kaybetme düşüncesi...
Neden bu kadar canını yakıyordu?
Diana yavaşça başını eğdi. Belki de onu gerçekten yalnızca bir arkadaş olarak görüyordu. Belki de yıllardır kaybettiği insanlardan sonra birine yeniden bağlanmaktan korkuyordu.
Çünkü sevdiği birini kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyordu ve bir kez daha aynı acıyı yaşamak istemiyordu.
Alp ise malikânenin diğer tarafında tek başına yürüyordu. Diana'nın sesi hâlâ kulağındaydı. Arkadaşım olarak. Yıllarca içinde taşıdığı gerçeği söylemişti. Karşılığında beklediği şey bu değildi.
Ama Diana'yı suçlayamazdı.
Çünkü onun bilmediği şeyler vardı. Diana'nın geçmişinde kaybettiği insanlar vardı. Alp'in ise yıllardır sakladığı bir kimlik vardı. İkisi de birbirlerine yaklaşırken aslında geçmişlerinden kaçıyorlardı ve ikisi de henüz bunun farkında değildi. O gece Diana odasının penceresinden dışarı bakarken, Alp'in uzaklaşırkenki hâli gözünün önünden gitmedi. İlk kez kendine dürüstçe sordu:
Ya Emir'i kaybedersem?
Cevabı bilmiyordu. Ama bu sorunun bile onu korkutması, düşündüğünden çok daha büyük bir şeyin başladığını gösteriyordu. Bazı duygular bir anda ortaya çıkmazdı.
Bazıları sessizce büyür...
İnsan ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca onların ne kadar derine indiğini fark ederdi.
Gece çoktan çökmüştü.
Malikânenin koridorlarında gündüzün hareketliliğinden eser kalmamıştı. Odaların çoğunda ışıklar kapanmış, ev halkı kendi odalarına çekilmişti. Dışarıda yeniden yağmur başlamıştı.
Damlalar büyük pencerelere vuruyor, rüzgâr bahçedeki ağaçları hafifçe sallıyordu. Arti çalışma odasından çıktı. Koridorun sonunda bir an durup saate baktı. Gece yarısına yaklaşmıştı. Tam o sırada mutfak taraflarından hafif bir ses geldi. Arti başını çevirdi. Bir süre dinledi. Sonra mutfağa doğru yürüdü. Malikânenin yaşlı kahyası, mutfakla servis koridorunun arasında duran küçük masanın başındaydı. Önündeki evrakları düzenliyor, ertesi gün yapılacak işlerin listesini kontrol ediyordu. Arti kapının önünde durdu.
Kahya başını kaldırdı.
“Bu saatte burada ne işiniz var?”
Arti içeri girdi.
“Seninle konuşmam gerekiyor.”
Kahya elindeki kâğıtları bıraktı.
“Konuşalım.”
Arti kapıyı arkasından kapattı. Koridor yeniden sessizliğe gömüldü. İçeride ne konuşulduğunu kimse duymadı.
Saatler ilerledi. Malikânenin büyük saati gece yarısını geçtiğinde Diana uykusunda dönüp duruyordu. Deniz odasında kitap okuyordu. Selin ise Alberto'nun sözlerini düşünerek yatağında sessizce yatıyordu.
Dışarıdaki yağmur giderek şiddetlenirken evin içinde aniden bir kapı sesi duyuldu. Ardından ayak sesleri. Bir süre sonra mutfak taraflarından bir başka ses geldi. Deniz kitabını kapattı.
“Ne oldu?”
Koridordan geçen bir hizmetliye baktı. Hizmetlinin yüzü bembeyazdı. Kadın cevap vermekte zorlandı.
“Ben... Kahyayı buldum.”
Deniz ayağa kalktı.
“Nerede?”
Kadın eliyle mutfak tarafını gösterdi.
“Orada.”
Deniz hızla koridora çıktı. Sesleri duyan diğerleri de odalarından çıkmaya başlamıştı.
Diana merdivenlerden inerken Deniz'e yetişti.
“Ne oluyor?”
Deniz cevap vermeden mutfağa doğru ilerledi.
Kapının önüne geldiklerinde birkaç kişi durdu. Kahya yerde hareketsiz yatıyordu. Deniz olduğu yerde durdu.
Yüzündeki ifade değişti.
“Birisi doktoru çağırsın.”
Kimse birkaç saniye hareket edemedi. Sonunda Alp öne çıktı.
“Ben çağırıyorum.”
Telefonunu çıkardı. Sarp da etrafa bakmaya başladı.
“Kim bulmuş?”
Hizmetli titreyen sesiyle cevap verdi.
“Ben...”
Diana elini ağzına götürdü.
“Az önce iyiydi.”
Deniz etrafa baktı.
“Kim en son onunla konuştu?”
Sessizlik. Kimse cevap vermedi. Sonra hizmetli yavaşça konuştu.
“Arti'yi gördüm.”
Bir anda herkesin bakışı Arti'ye döndü. Arti birkaç adım geride duruyordu. Yüzü sakindi.
“Evet.”
Deniz kaşlarını çattı.
“Sen mi konuştun onunla?”
“Evet.”
“Ne konuştunuz?”
Arti birkaç saniye bekledi.
“İşleri.”
Deniz'in bakışları sertleşti.
“Sadece işler mi?”
Arti ona baktı.
“Evet.”
Sarp sessizce Arti'yi süzdü. Alp telefonu kapattı.
“Doktor geliyor.”
Arti başını salladı. Ama yüzündeki sakinlik, odadaki herkesi daha da huzursuz etmişti. Deniz yeniden kahyaya baktı.
Sonra yerde duran masaya göz attı. Masadaki evrakların bir kısmı dağılmıştı. Bir kâğıt yere düşmüş, üzerinde birkaç isim ve saat yazıyordu. Deniz eğilip kâğıda bakmak istedi. Arti hemen öne çıktı.
“Dokunma.”
Deniz durdu.
“Niye?”
“Eğer soruşturma olacaksa hiçbir şeye dokunmamak daha doğru.”
Deniz birkaç saniye ona baktı.
“Doğru.”
Ama içindeki şüphe daha da büyümüştü. Bir süre sonra doktor geldi. Herkes koridora çıkarıldı. Kapı kapandı. Yağmurun sesi dışında kimse konuşmuyordu. Diana, Deniz'in yanına yaklaştı.
“Bu çok garip.”
Deniz başını salladı.
“Evet.”
“Arti gerçekten son konuşan kişi miydi?”
“Bilmiyorum.”
Sarp birkaç adım öteden konuştu.
“Ben gördüm.”
Deniz ona döndü.
“Neyi?”
“Arti, kahyanın olduğu tarafa gidiyordu.”
Deniz'in yüzü ciddileşti.
“Ne zaman?”
“Bir süre önce.”
Diana endişeyle sordu:
“Yani...”
Deniz hemen sözünü kesti.
“Henüz hiçbir şey bilmiyoruz.”
Sonra koridorun diğer ucuna baktı. Arti orada tek başına duruyordu. Herkesin aksine telaşlı görünmüyordu. Sanki olan biten onu hiç şaşırtmamıştı. Arti bir an başını kaldırdı. Deniz'le göz göze geldi. İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar.
Sonra Arti bakışlarını kaçırıp koridorun karanlık tarafına yürüdü. Deniz'in içinden tek bir düşünce geçti. Bu adam bir şey saklıyor. Ama ne sakladığını henüz bilmiyordu ve gecenin sonunda malikânede herkesin aklında aynı soru vardı.
Kahyanın ölümü gerçekten tesadüf müydü?
Yoksa evin içinde, herkesin güvendiği birinin sakladığı çok daha büyük bir sır mı vardı?