Elif Demir, sisin içinden ağır ağır ilerlerken, farların solgun ışığı kasabanın dar sokaklarını aydınlatmak yerine yutuluyordu. Taş döşeli yollar yağmurla parlıyor, rüzgâr ıslak yaprakları savuruyordu. Elif, camdan dışarı bakarken karanlık pencerelerden kendilerini izleyen gölgeleri sezdi. Kasaba halkı gerçekten de Oliver’ın söylediği kadar sessizdi; ama bu sessizlikte başka bir şey, sanki gerçeği saklayan bir ağırlık vardı.
Oliver direksiyonu çevirip aracı küçük bir meydanda durdurdu. Eski bir fırının önünde, birkaç polis arabasının mavi ışıkları yağmur damlalarıyla kırılarak parlıyordu. Elif indiğinde ıslak taşların üzerinden yükselen kömür kokusu burnuna doldu.
“Ceset orada,” dedi Oliver, istasyonun arkasına uzanan dar bir sokağı işaret ederek. “Terk edilmiş depo binasında. Kimse buraya pek uğramaz.”
Elif, çantasını omzuna asıp sokağa girdi. Sokağın sonunda ahşap kapısı çürümüş, paslı demirlerle güçlendirilmiş bir depo vardı. Kapı aralıktı; içeriden el fenerlerinin soluk ışığı sızıyordu. İçeri adım attığında ayakları eski tahta zeminde hafifçe gıcırdadı.
Dr. Samuel Wright, elinde el feneri ve not defteriyle cesedin yanında çömelmişti. Orta yaşlarının başında, kısa sakallı, sakin yüzlü adam Elif’e başını sallayarak selam verdi. “Dedektif Demir, değil mi? Hoş geldiniz. Pek iç açıcı bir karşılama sayılmaz.” Elif diz çökerek cesede baktı. Erkek kurbanın üzerinde koyu gri bir mont, dizlerinin etrafında dağınık kuru yapraklar vardı. Göğsü çıplak bırakılmış ve siyah tozla bir daire çizilmişti. Tozun kömür olduğunu anlamak zor değildi.
“Kömür tozu?” diye sordu Elif.
Samuel başını onaylarcasına salladı. “Evet. Oldukça saf. Maden çıkışından getirilmiş gibi. İlginç olan ise vücudunda tek bir darbe, yara ya da savunma izi yok. Sanki… sadece bırakılmış.”
Elif dikkatle kurbanın yüzüne eğildi. Gözleri açıktı; irisi soluk maviden çok, neredeyse süt beyazıydı. “Kimliği belli mi?”
Oliver cebinden küçük bir defter çıkardı. “Cüzdanı yoktu. Parmak izlerini merkeze gönderdik. Şimdilik sadece kasabaya yeni gelmiş biri olduğunu biliyoruz. Kimse tanımıyor.”
Elif ayağa kalktı. Ortamdaki ağır rutubet, kömür tozu ve çürümüş tahta kokusu boğazını yaktı. Depo duvarlarının birinde, el fenerinin ışığına yakalanan garip çizikler fark etti. Yaklaştığında, üç dairesel sembolden oluşan karmaşık bir şekildi bu. İç içe geçmiş halkalar ve ortasında küçük bir göz… sanki ormanın eski bir işareti.
“Bunu kim fark etti?” diye sordu. “Ben,” dedi Samuel. “Ama anlamını bilmiyorum. Halk burada eski maden hikâyelerini anlatır ama çoğu saçmalık. Sizde böyle semboller… yaygın mı?”
Elif kaşlarını çattı. “Türkiye’nin bazı bölgelerinde benzer geometrik işaretler eski inançlarda koruma simgesidir. Ama bu… başka bir şey olabilir.”
Oliver, depo kapısına doğru bakarak sessizce ekledi: “Kasaba bu sembolü ‘Ormanın Gözü’ diye bilir. Kayıp Ay gecesinde görülür. Efsaneye göre bu işaret, ormanın seçtiği kurbanı simgeler.”
Elif’in yüzü sertleşti. “Efsaneler değil, deliller konuşur. Bu çizikler parmak izi için incelenecek.”
...
Depodan çıktıklarında yağmur daha da şiddetlenmişti. Oliver araca yönelirken Elif’in kulağına uzaktan gelen tek bir çan sesi çalındı; önceki gibi derin ve tok. Elif, başını sesin geldiği yöne çevirdi ama karanlık ve sis dışında hiçbir şey göremedi.
“Bu çan da neyin nesi?” dedi istemsizce.
Oliver omuz silkti. “Bilmiyorum. Kilise çanı değil. Kimse bu saatte çalmaz. Ama… çocukken dedem, rüzgâr maden bacalarından geçerken eski çan sesine benzeyen bir uğultu çıkar derdi.”
Elif, arabaya binerken sessizce düşündü: Doğa mı, yoksa bir uyarı mı?
...
Sabah olduğunda Elif, kasabanın küçük karakolunda ilk sorgulamalarını yaptı. Polis memurlarından biri, kasaba galerisinin sahibi Nina Valente’nin cesedi bulan kişi olduğunu söyledi. Elif, galerinin yolunu tutarken kasabayı daha yakından görme fırsatı buldu.
Elmwood’un dar sokakları, taş evleri ve kırık dökük dükkanları, zamanın burada çoktan durmuş olduğunu fısıldıyordu. Birkaç kişi, şemsiyelerinin altından sessizce bakıyor; yabancının kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Ash Hollow Galerisi’ne girdiğinde, içeride yağmurdan nemlenmiş boyaların hafif kokusu hakimdi. Duvarda asılı tablolar, ormanın sisli manzaralarını ve madenden esinlenmiş karanlık figürleri yansıtıyordu.
Nina Valente, uzun siyah saçlarını topuz yapmış, derin kahverengi gözleriyle Elif’i karşıladı. “Dedektif Demir, değil mi? Bu sabah sizinle görüşeceğimi söylediler.”
Elif hafifçe başını salladı. “Cesedi siz mi buldunuz?”
“Evet,” dedi Nina, sesinde belirsiz bir titreme vardı. “Gece geç saatte depo civarında resim için fotoğraf çekiyordum. Kapının aralık olduğunu fark ettim. İçeri baktığımda… o adamı gördüm. Sanki biri bilinçli olarak oraya bırakmıştı. Ama etrafta kimse yoktu.” Elif gözlerini duvardaki büyük bir tabloya kaydırdı: karanlık bir ormanda, kömür rengi gökyüzünün altında parlayan üç dairesel sembol ve ortasında bakan tek bir göz. “Bu sembol,” dedi işaret ederek, “Depodakiyle aynı.”
Nina hafif bir tebessümle tabloya döndü. “Kasabanın efsanesidir bu. Ormanın Gözü. Ben sadece… sanatıma kattım. Ama bu bir oyun olabilir. İnsanlar bazen efsanelerle korku yaratmayı sever.”
Elif tabloya biraz daha yaklaştı; fırça darbeleri arasında neredeyse canlı gibi görünen bir derinlik vardı. “Siz inanıyor musunuz?”
“İnanmak…” Nina’nın sesi alçaldı, “Kasabada büyürken insan bu tür hikâyeleri duya duya ister istemez sorgular. Ama inanç başka şeydir.”
Elif, Nina’nın gözlerinde hem merak hem de gizli bir endişe gördü. Bu kadının efsanelerle bağının yalnızca sanatsal olmadığını hissediyordu. O gece Elif, karakoldaki küçük misafir odasına döndüğünde yağmur hâlâ dinmemişti. Pencereyi aralayınca derin bir sessizlikle birlikte uzaklardan tek bir çan sesi daha geldi. Bu kez daha netti, sanki doğrudan ormanın derinliklerinden.
Elif içgüdüsel olarak saate baktı: tam gece yarısı.Ses, kısa bir süre sonra kesildi. Ama sisli gecede yankısı hâlâ kulaklarındaydı.
Ve Elif biliyordu ki Elmwood, sırlarını kolay kolay açığa çıkarmayacaktı.