Elimdeki notu sinirden yumruk olan elimin içinde hızla buruşturarak yere attım. Gördüğüm şeyin şokunu hâlâ atlatamamış, kesik kesik hızlı nefesler alıyordum. Odamdan hızlıca çıkıp Marco’yu aramaya başladım. Her yeri didik didik arıyordum ama o sanki yer yarılmışta içine girmişti.
Normalde bana rahat vermeyen çocuk, şimdi ortalarda yoktu. Gerçekten de şüpheliydi. Kendi etrafımda dönüp Marco’yu ararken, bir anda yüzümde soğuk bir nefes hissettim.
Kafamı çevirince burun buruna geldik. Geriye doğru bir adım attım ve söze başladım. “Neden? Neden yaptın bunu? Onların ne suçu vardı?!” Yakasına yapıştım ve onu sarsmaya başladım. “ O kadar insanı ne hakla öldürdün? Sen kendini kim zannediyorsun? Onların da yaşamaya hakkı vardı!”
Yüzündeki gülümseme silinmiş, yerine afallamış bir şekilde bana bakan bir çift kıpkırmızı göz vardı. Onun gözlerini ilk gördüğümde onun da benim gibi sinirlendiği için olduğunu zannetmiştim fakat onun gözleri normalde de kan kırmızısıydı. “Neyden bahsediyorsun?Anlamıyorum” dedi şaşkınca. “Bilmiyormuş gibi davranma, onları senin öldürdüğünü biliyorum!” diye bağırdım onu ittirerek.
Muhtemelen bir tık fazla bağırmış olmalıydım ki bir kaç göz tuhaf bakışlarını üzerimize dikmişti. Daha fazla bu bakışlara maruz kalmamak için onu kolundan tutup odama çekiştirdim. Odaya girdiğimizde dönen sandalyeme oturdu ve hiç birşey yokmuş gibi dönmeye başladı.
Ona “Dönmeyi bırakıp bana bak!” dediğimde sanki annesi tarafından azarlanmış küçük bir çocuk gibi bana baktı. Bu bakışı komiğime gitmişti fakat ciddiyetimi bozmamak için kafamı başka bir tarafa çevirdim. “Evet, hâlâ bir cevap vermedin.” Dedim şüpheci bakışlarımı üzerine dikerek. “Neyden bahsettiğini anlamıyorum.” Dediğinde oflayarak ona olup biteni anlattım.
Sandalyede bir çocuk gibi dönmeyi bırakmış, boş ve şaşkın gözlerini üzerime dikmişti. “Ve sen tüm bu olanlardan beni mi sorumlu tutuyorsun?” Elimde buruşturduğum kağıdı açıp ona uzattım. “ Bu lanet sarayda bana senden başka prenses diyen birini tanımıyorum.” Ellerini teslim olur gibi kaldırıp “ Sinirli memur hanım yemin ederim ki bunları ben yapmadım.” dedi kıkırdayarak.
Kıkırdaması sinirimi bozmuştu. Perdemin yanındaki bir çubuğu alıp tıpkı bir kılıç gibi karnına sapladım. Acıyla karnını tuttu. Hâlâ gülmeye devam ettiğini görünce artık sinirden gözlerim kan kırmızısı rengini almıştı. Havada görünmeyen daireler çizip ona doğru ateş topları fırlatmaya başladım.
Minik kıvılcımlarım gitgide büyüdü ve dört bir yanımız ateşle çevrildi. Daha da kötüsü kıvılcımlar kapının küçük açıklığından tüm saraya sızmaya başlamıştı. Kendimi ne kadar durdurmak istesem de, beynim onun bir suçu olmadığını haykırsada bunu yapamadım. Kendimi durduramadım. Kontrolü başka birinin elinde olan küçük bir kukladan farksızdım. İçimdeki canavar biraz daha ileri gitti ve ateş insanı bayıltacak kadar fazla bir büyüklüğe ulaşmıştı.
Bir anda bu kadar güç kullanmam nedeni ile yavaşça geriye doğru sendeledim ve en sonunda dizlerimin üzerine çöktüm. Kalbim kullandığım bu ağır gücün sebebi ile hızlı hızlı çarpıyordu. Marco’nun telaşlı söylenmelerini duydum. “Beni yalnız bırak.” dedim öksürerek. “Şaka yapıyor olmalısın! İnat etme, gel de söndürelim şu yangını.”
O da benim gibi güçten düşmüştü ve yerden ilerleyerek benim yanıma gelmeye çalışıyordu. “ Sana beni bu lanet yerde bırakıp defolup gitmeni söyledim.” Kelimeleri tek tek söylediğimde iki adım geriledi. Ve daha da benle uğraşmayarak gitti. Ateşlerle baş başa kaldığımda gözlerim kararmaya başladı…
Günün erken saatleriyle odamı dolduran gün ışığı ile yataktan doğruldum. Sonunda kendime geldiğimde buraya nasıl geldiğim ile ilgili bir sürü soru beynime hücum etti. Ayağa kalktım ve Marco’yu aramaya karar verdim. Dün ona biraz sert çıkışmıştım ve muhtemelen o beni buraya getirmişti.
Önüme çıkan rastgele kişilere sordum ama hepsi onu bugün hiç görmediğini söyledi. Daha sonra yetkili birilerine sormaya karar verdim. Önüme çıkan ilk yetkiliye telaşla sorumu yönelttim. “Maalesef Marco dün komaya girdi. Şimdi revirde tedavi görüyor.” Aldığım cevap sersemlememe neden olmuştu. “Ama bu nasıl olur?” diye sordum güçlükle. “İsterseniz onu görebilirsiniz” diye bir öneride bulundu.
Kafamı sallayarak adamı takip etmeye başladım. Odaya geldiğimizde benim beklememi söyleyerek ilk kendisi içeri girdi ve doktorlarla ne dediklerini anlamadığım bir şeyler konuştular. Bana gel işareti yaptığımda kapıyı itekleyip içeri girdim. Marco hiçbir tepki vermeden yatıyor, yanında da birkaç doktor dolaşıyordu. Onun yanına gidip sandalye çekip oturdum. Neden ondan bu kadar nefret etmiştim ki? Tüm bu olanlardan kendimi suçlu tutuyordum. Ve zaten de öyleydi. Onun hiç bir suçu olmamasına rağmen onu suçlamıştım, ona bağırmıştım, onu kışkırtmıştım. Ama o yine de sakinliğini korumuştu. Benim yapamadığım şeyi yapmıştı.
Doktorlar odadan çıktığında baygın Marco ile ben kaldık. Belki de bu kadar ileri gitmemeliydim. Boş bir şey uğruna ikimizde güçten düşmüştük. Aniden içimde saçlarında elimi gezdirme dürtüsü uyandı. Bunu çok zor bastırdım ve tırnaklarımla oynamaya başladım. Saçları çok yumuşak görünüyordu. Burada yaşadığını bilmesem saç bakımı için binlerce para ödemiş diye düşünürdüm. Ama burada herkese aynı şampuanı verdikleri için beni şaşırtmıştı.
Ardından daha fazla dayanamayınca ellerimi saçlarıyla oynarken buldum. Tam odadan çıkıyorken kulağına eğilip fısıldadım.
“Hemen iyileşsen iyi olur, Kızıl Şeytan.”
-Marco- (1 gün önce)
Odadan çıkmıştım ama içim rahat değildi. Daha da sabredemedim ve odaya tekrar geldim. Yerde yığılmış Jessica’yı gördüğümde sıkıntılı bir şekilde ofladım. İnat etmeseydi hiç birşey bu kadar büyümeyecekti. Onun yanına çömdüm ve belinden tutup kucağıma aldım. Yatağının yumuşak yorganını kenara doğru sıyırdım ve onu nazikçe yatağa yatırdım. Üstünü örttüm ardından doktorları odasına çağırdım. Fazla zaman kaybetmemeliydik, hemen kontrolleri yapılmalıydı. Odadan çıkarken geri dönüp yatağının başına oturdum ve ellerim istemsizce kızıl buklelerine gitti. Saçlarını hafifçe kenara çekip ona doğru eğildim ve kulağına fısıldadım.
“Hemen kendine gelsen iyi olur, İnatçı Prenses.”



