İçeriğe geç

Element Sarayı

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Element Sarayı

Bölüm 4

3. Bölüm: Ateş Prenses

Kürsüdeki adam sözünü bitirir bitirmez tüm gözler bana çevrildi. Her birinin gözlerinin içinde sanki ruh görmüş gibi bir korku vardı, bu yüzden bende onlarla göz temasımı kesip başımı önümde kavuşturduğum ellerime çevirdim. Yaşadığım şok yüzünden olucak ki, omuzlarım titremeye başlamıştı. Genelde bende olurdu bu, ama insanların görmemesi için hep saklanırdım böyle durumlarda. Fakat bu sefer… hayır, saklanmayacaktım.Burada çoğu şeyi bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı, ben onların korkmasını gerektirecek birşey yapmamıştım. Sırf inadına başımı kaldırdım ve hepsinin gözlerinin içine baktım. Kınayan bakışlar eşliğinde yetkili bir kişiye dönüp eğitimlerin ne zaman başlayacağını sordum.

Beni gören eğitmen bir adım gerilese de sorumu yanıtladı “ Yarın eğitimleriniz başlıyacak.” dedi sesini sakin bir tonda tutmaya çalışarak. Yüzüme genelde kullandığım o yapmacık gülümsemeyi yerleştirip başımı salladım. Ve tüm gözler eşliğinde odama doğru yöneldim.

Odama girdiğimde kapımı kilitledim ve yavaş adımlarla yatağımın köşesinde bağdaş kurar pozisyonda oturdum. Belki biraz hava almak iyi gelir, diye düşünüp geniş pencereye doğru ilerledim. İpek kumaşı kenara doğru sıyırıp penceremi açtım ve kafamı dışarı doğru uzattım. Buradan bir an önce kurtulmalıyım diye düşünmeye başladım. Ve şu kanlı not…. Bunu kim yazmıştı ve benim ateş grubundan olduğumu nereden biliyordu acaba?

Tam ben temiz havayı içime çekip bu sorulara bir yanıt ararken, ileriden gelen bağrışma sesleri düşüncelerimi tozlu bir rafa kaldırmama neden oldu. İleriyi görebilmek için kafamı uzattığımda benim yaşlarımda boynunda ejderha dövmesi olan bir çocuğun onu adeta sürüklercesine getiren korumalara küfredip tekmelediğini gördüm. Bu beni biraz güldürmüştü, muhtemelen ben de buna benzer şeyler yapmıştım. Ama… bu çocuk da kimdi? Şuana kadar dünyadaki bütün element güçlere sahip olan kişileri topladıklarını sanıyordum. Çocuk o kadar sinirliydi ki adeta gözlerinden alev çıkıyordu. “Hadi ama, bize zorluk çıkarma” dedi çocuğu bir eşya gibi sürükleyen muhafızlardan biri. Çocuk sessizce bir şeyler fısıldadı. Ben onun ne dediğini anlamasamda muhafızlar korkuyla geri çekildiler ve kapıyı ona işaret ettiler. O da ağır ve temkinli adımlarla yürümeye koyuldu.

Bu nasıl bir işti ya?! Bizi ayaklarımızdan sürüklesinler, beyefendiye boyun eğip yolu göstersinler. Yok ya! Tüm burayı ateşle yerle bir edeceğim günü iple çekiyordum ama ilk önce eğitimleri alıp, gücümü kullanmayı öğrenmem gerekiyordu. Penceremi kapatıp heyecanla odamın ortasına doğru koştum. Elimi rastgele oynatarak minik kıvılcımlar yaratmaya çalıştım. Fakat her yaptığım harakette ellerim sadece boşlukta dolaşıyordu. En sonunda pes ederek kendimi yatağımın üzerindeki yumuşak kumaşlara attım.

Elim cebime gitti, her zaman orada olan yanımdan ayırmadığım telefonu aradım. Yoktu. Sıkıntıdan oflayarak odadan çıktım. Koridorda hava grubuyla karşılaştım, birbirleriyle tanışıyorladı. Keşke benimde onlarla tanışabileceğim bir grubum olsaydı. Fakat yalnızlık beni bu lanet olası saraydada ele geçirmişti.

Onların yanlarından süzülerek ilerlerken, Nicholas’ın Angela’ya bakıp gülümsediğini fark ettim. Angela da kafasını kaldırıp ona gülümsedi. Tam ben bunu düşünürken, önümden geçip bana çarpan Laura’nın cırlaması ile kendime geldim “Önüne baksana be!” diye bağırdı sanki çarpan benmişim gibi. “ Kör olman benim suçum değil Laura, hiç senle uğraşacak halim yok, ikile.” Gözlerini devirdi ama birşey söylemeden yoluna devam etti.

Hava kararmıştı ve biraz bahçede dolaşmak için bahçeye açılan kapıya doğru ilerledim. Büyük kapıyı iterek açınca, devasa bahçe ve binbir türlü çiçek ile karşılaştım. Angela yeni çıkan markaların parfümlerine milyarlar öderken, ben her hafta parklara gider, orada çiçek toplar ve eve gelince onlardan mükemmel kokular yapardım. Angela genelde bu davranışımdan iğrense de babam beni parka götürüp çiçek toplamama yardım ederdi. Burada, tamda canım sıkılmışken neden kendi kokumu hazırlamayayım ki diye düşünüp tam önümdeki kan kırmızısı güllere doğru koşar adımlarla ilerledim.

Bir tanesini koparıp o güzel kokusunu içime çektim. Birkaç tane daha kopardım ve tam cebime tıkıştırırken bir diken elime battı. Elime baktım ve dona kaldım, beni böylesine şaşkına uğratan kan değildi, kan beni tutmazdı. Ama elimden kıpkırmızı kan akması gerekirken simsiyah bir sıvı akıyordu. Diğer elimle bu sıvıyı incelerken hoparlörden ses geldi “ Herkes yemek için büyük mutfağa gelsin” diye gürültülü bir anons yapıldı. O kadar sesli değildi fakat ben tam hoparlörün altında oturduğum için kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım. Ayağa kalmadan önce, gülün büyük bir yaprağını koparıp elime bulaşan siyah sıvıyı sildim. Ardından ayağa kalktım ve zümrüt yeşili elbiseme bulaşan tozları sirkeledim.

Devasa kapıdan içeri girdim ve bahçede başka biri olmadığını farkettiğimde, büyük kapı kulplarından tutup hızlıca kapıyı kapattım. Bu biraz ses çıkarmış olacak ki bir kaç kişi sese doğru baktı ama sonra işlerine geri döndüler. Bende toprakla kirlenmiş eteklerimden tutarak mutfak kapısı olduğunu düşündüğüm kapıyı ayağımla iterek gürültülü bir şekilde açtım. Neredeyse herkes bu savaştan çıkmış gibi görünen ateş prensese dönüp tuhaf bakışlar attılar. Onların bakışlarını umursamadan önüme gelen kızıl tutamları onlardan kurtulmak istercesine geriye doğru savurdum ve yoluma devam ettim. Ardından Diana ve Emily’nin yanına doğru ilerledim. Onların gözlerinin içine baktığımda herkesin aksine beni destekleyen o bakışlar ile karşılaştığımda, yüzüme yayılan büyük tebessüme engel olamadım.

Onlar yemeklerini aldıklarını gördüğümde bende uzun sıraya doğru ilerledim. Uzun bir bekleyişin ardından, tam yemeğimi almış, kızlara doğru ilerlerken Laura, önümden bana çarparak geçti ve bu da yemeğimin elimden kayıp yere düşmesine sebep oldu. Ani bir öfkeyle Laura’nın omuzlarından tutup onu kendime doğru çevirdim ve tüm sinirimi o kendini beğenmiş suratına boşalttım. “ Sen ne yaptığını sanıyorsun, lanet olası!” diye bağırdım. Yüzündeki kendini beğenmiş ifade anında silinip korkuyla geriledi. “ J-jessica gözlerin…” diye kekeledi “ Ne varmış gözümde, hem konuyu dağıtmaya çalışma!” diye kükredim ona doğru. Emily koşarak yanımıza geldi ve yüzüme baktıktan sonra elini şaşkınlıkla ağzına doğru bastırdı. “Jessica, g-gözlerin…kıpkırmızı” duyduklarımdan sonra gerileyen ben olmuştum. “Emily sen neyden bahsediyorsun?!” Kıpkırmızı olduğu iddia edilen gözlerimle etrafta bir ayna aradım. Birinin masasında gördüğüm cep aynasını aldığım gibi açtım ve gördüklerim karşısında sendeledim ve ayna, elimden düştü ve kırıldı.

Gözlerim sanki vücudumdaki tüm kanı emmiş gibi, kıpkırmızıydı.İlk önce siyah kan ve şimdi ise bu… Neler döndüğünü bir an önce öğrenmem gerekiyordu. Daha fazla bana bakınca gözlerinde korku olan birileri görmek istemediğim için oradan koşar adımlarla ayrıldım.

Odama geldiğimde kapımı hızlıca kapattım ve banyoya açılan kapıyı açtım. Biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı, bu yüzden biraz suda vakit geçirmeye karar verdim. Ancak tenime değen her su damlası, sanki beni yakar gibi temimi acıtıyordu.Burada da rahatlayamadığım için hemen kalkıp üzerime hoş kokulu bornozu geçirdim.

Gardıroptan bir pijama takımı çektim ve hızlıca giyindim. Ardından kendimi yatağıma attım ve yorganıma sanki beni koruyormuşçasına sımsıkı sarıldım…

Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla gözlerim açıldı. Hemen aynaya koşup hâlâ gözlerim kırmızı mı diye bakmaya gittiğimde derin bir oh çektim. Gözlerim düzelmişti, eski cam mavisi rengini almıştı. Bugün eğitim vardı, bu yüzden hemen üzerime kan kırmızısı bir elbise geçirip, kızıl saçlarımı bukleler halinde dalgalandırdım.

Ardından hızlıca merdivenleri indim fakat bu lanet elbise koşmamı zorlaştırıyordu. Sonunda eğitim göreceğimiz geniş salona ulaştığımda nefes nefeseydim. Hemen Diana ve Emily’nin yanında yerimi aldım ve bir şeyler anlatan eğitmeni dinlemeye başladım.

“ Öncelikle, gözlerinizi sıkıca yumun ve elinizi açın.” Hepimiz bize söylenenleri yapmaya başladık. Eğitimci devam etti “ Elinizin içinde kendi elementinizi hayal edin ve onu büyütmeye çalışın.” Söylenenleri yapmaya devam ettik. Gözlerim kapalı bir şekilde ellerimi sanki dua eder gibi açıp, elimin içinde küçük kıvılcımlar hayal etmeye çalıştım, ardından onu büyütmeye…

Kaç kere denedim bilmiyorum ama her gözlerimi heyecanla açışımda, bomboş ellerim umudumu kırıyordu. Günün sonunda neredeyse herkes gücüne kavuşmuştu. Ben hariç. Eğitimin ardından odama çekildim ve yumuşak halıya oturup bana öğretileni yapmaya çalıştım. Her seferinde aynı sonuçla karşılaşmak beni üzmüş ve yormuştu. Bu yüzden son kez deneyip bırakmaya karar verdim.

Aniden ellerimden çıkan kıvılcımlar tüm odayı doldurdu. Lanet olsun diye geçirdim içimden. Daha da kötüsü gittikçe büyüyen kıvılcımlar odamın açık kapısından çıkıp tüm saraya yayılmaya başladı. Panikten elim ayağıma dolaştığı sırada, kapının önünde biri belirdi. Kapımın kenarına yaslanmış, başını onaylamaz şekilde sallıyordu. Parmaklarını şıklatması ile tüm kıvılcımlar söndü. Sonra boynundaki ejderha dövmesini gördüm…

“ Güçlerini kullanmayı öğrenmen gerekiyor, prenses.”

Bölüm sonu

2 yorum