En büyük korkum yalnızlıktı. Defalarca yalnız kalmış olmama rağmen yalnızlıktan korkardım. Bu aynı deli birinin aklını kaçırmaktan korkması gibiydi. Çoktan başına gelmiş bir şeyden korkmak çok daha kötüydü. Çünkü daha önceki yaşadıklarının dehşeti ve acısını korktuğun her saniye kat ve kat hissederdin. Şu anda hissettiğimde tam olarak buydu. Acı, dehşet, korku ve belki de çoktan kaybettiğini bilmek.
Yıldız odanın içinde volta atarken rüyasını anlatıyordu. Kutuplarda olduğunu, karşısında meleğe benzer yaratıkların olduğunu ama daha çok şeytana hizmet eder gibi hissettirdiklerini ve Aydınlıklar Diyarına ait olmakla ilgili bir şeyler. Benim rüyama benziyordu.
“Tamam, şu işi sakince anlat. Kelimesi kelimesine ne söylemişlerdi?” Korkudan olayları çok karmaşık ve bölük pörçük anlatmıştı. Benzer bir rüyayı bende görmeseydim sanırım dediklerini anlayamazdım. Ayrıca bu olaya ihtimal de vermiyordum yani altı üstü bir rüyaydı değil mi? Belki de birimiz rüya görürken uykusunda konuştu ve diğeri de uykusunda bunu duyup rüyasında farklı bir halini gördü. Olamaz mı?
Yıldız derin bir nefes alarak koltuğa oturdu. Oturma odasına gelmiştik çünkü ilk uyandığında bir nefesi bile zar zor alıyordu. Bu yüzden elini yüzünü yıkamak için banyoya, oradan da oturma odasına geçmiştik.
“Dediler ki, ‘Sen Aydınlıklar Diyarına aitsin. Ay ve Güneş parlamayı kestiğinde sende kesileceksin yeryüzünden.’ Sonra şey dedi, ‘Cevapları alacaksın geceden.’ Senden mi bahsediyorlardı emin değilim. Belki de vakit olarak geceden bahsediyorlardır.”
Bu biraz tuhaftı, rüya bile olsa neden böyle cümleler kurarlardı ki sanki?
“Bence birlikte fazla zaman geçiriyoruz ve fazla film izliyoruz. Bu olaylar mantıklı değil. Neden rüyamıza girsinler ki, ayrıca bunlar kim olabilir? Saçmalık yalnızca.” Cümleleri ardı ardına sıralıyordum. Yıldız’dan daha çok kendimi ikna etmeye çalışıyor gibiydim.
“Gece, çok korkuyorum elimde değil.” Bende korkuyordum ama bu bir rüyaydı. O kadar anlam yüklememeliydik. Rüyanın etkisi ve gecenin bir yarısı olması mantığımızı köreltmişti yalnızca.
“Tamam anlıyorum. Bende korkuyorum ama bu bir rüyaydı. Şimdi yatacağız ve bunu unutacağız tamam mı?” Gözlerinin rengi koyu yeşile dönmüş, sarı saçları da dağılmıştı, bembeyaz teni solmuştu, zayıf bedenini zar zor ayakta tutuyor gibiydi. Yeşil gözleri korkuyla kaplı olsa da kabul etti. Dinlenmesi gerekiyordu. Başını sallayıp yatağa gitti, bende peşine takıldım.
Birkaç saat ikimizde uyumaya çalıştık ama uyuyamadık. Yine de gözlerimiz kapalı yatmaya devam ettik.
Sabah olduğunda o provaya bende garsonluk yaptığım kafeye gittim. Yıldız iyi kazansa da evin bir gelir kapısına daha ihtiyacı vardı.
…
Birkaç sinirli müşteriyi, yaramaz ve dağıtmayı seven çocuğu saymazsak iş iyi geçmişti. Eve döndüğümde tavaya yumurta kırıp yedim. Sonra da her gün yaptığım gibi bir elmayı yıkayıp bir ısırık aldım. Sulu ve lezzetliydi.
Odama gidip bilgisayarımı açtım. Tek ısırık aldığım elmayı yanıma koydum. Tam romanımın olduğu sayfaya girecektim ki başımda bir sızı hissettim. Gözlerim kararmaya başladı. Ne olduğunu anlayamadan bir el ağzıma kapanıp beni kendine çekti. O an aklımda olan tek şey Yıldız’ın eve gelmemesini ummaktı.
…
Gözlerimi açtığımda bodrum katı olduğunu düşündüğüm bir yerdeydim. Etrafta benden başka kimse yoktu.
“Neredeyim ben?” diye fısıldadım, dudaklarım hareket etmese sesin benden geldiğine inanmazdım.
Daha buradan nasıl çıkacağımı düşünmeye fırsat bulamadan bir kapı sesi duydum. Kaskatı kesildim, çenemin altında bir gerginlik oluşmuştu, bağlı olmasalardı ellerimin titreyeceğine emindim.
Bir adam geldi. Yaklaştıkça yirmilerinde olduğunu gördüm. Aşağı yukarı aynı yaştaydık ama onda bir tuhaflık vardı. Sanki tanışıyorduk. Sanki gözlerimizin rengi aynıydı. Sanki o da benim kadar içinde kötülük saklıyordu. Sanki o da saklamak için doğmuştu.[H2]
Gelip karşıdaki sandalyeye oturmasının üstünden yaklaşık 20 dakika geçmişti ama hiç konuşmadı, bende o konuşana kadar konuşmamaya karar verdim. Bu sürede gözlerimi ondan alamıyordum. Karanlık olmasına rağmen parlayan kehribar gözleri, kemikli yüzü, dağınık saçları… Acaba saçları ne renkti? Burası gerçekten çok karanlıktı. Ben bunları düşünürken, sonunda o konuşmaya karar verdi.
"Kısa keseceğim elçi. Biz Karanlıklar Diyarı’na aitiz, yüzyıllar önce Karanlığın Elçilerine bile kötü gelen bir lanetle lanetlendik. Lanete göre kapılar açılana kadar elçiler tekrar ve tekrar ölüp başka bir bendende dirilecekler ve her defasında berbat bir kaderleri olacak. Diyarı zamanla hatırlayan atalarımız bu topluluğu kurdu. Kapıları açmanın yollarını arıyoruz." dediklerini dikkatlice dinledim. Kafamda tarttım. Dediklerinin bir kelimesine bile inanmıyordum.
"Beni nerden buldunuz? Evime nasıl girdiniz?" Yıldız’ı da soracaktım ama hedef göstermek istemiyordum. Söylediğim kelimeleri çok iyi seçmeliydim. Belki de bu adam bir deliydi ve bana kafayı takmıştı.
"Gördüğünüz rüya sayesinde. Diyara ait olanlar rüya veya imgeler görürler ve bizde bunlardan haberdar oluruz. Aptalca değil mi? Bazen bu saçmalıklara nasıl inandığımı bilmiyorum." Gerçek ve sanrı arasında sıkışmış gibi konuşmaya başlamıştı. Belki de deli değil, deliler tarafından ikna edilmişti. Dediği başka bir şeye daha çok dikkat kesilmiştim.
"Ne demek gördüğünüz? Başka kim gördü?" Yıldız’ın adını söylemesin diye içimden dualar ediyordum.
"Bilmezlikten gelme. Arkadaşın Yıldız’dan söz ediyorum." Siktir.
"Ona ne yaptınız?" Sesimin korku dolu çıkmamasına özen göstersem de başarılı olamadım.
"Korkma Elçi. Aydınlıkların yanındadır, sen sadece dediklerimi yap yeter." Neden bilmiyorum ama bu içimi rahatlatmıştı. Söylediklerine inanmıştım. En azıdan sadece bu cümlesine.
"Tamam. Ne yapacağız?"
“Ölü Orman’a gitmeliyiz. Ondan önce Aydınlığın Elçileriyle buluşacağız. Sen sormadan ben söyleyeyim ev arkadaşın da orada. Uzun bir gece olacak Gece. Umarım adının hakkını verir ve bize yol gösterirsin.” Kaşlarımı çattım. Son söylediğine anlam verememiştim.
“Gecenin yol gösterdiği nerede görülmüş.” Muzipçe gülümsedi.
“Sonuçta gece sayesinde kutup yıldızını görebiliyoruz değil mi?” Onaylamaz bir biçimde başımı salladım ve hafifçe gülümsedim. Tuhaf biriydi.
“Peki, senin adın ne?” Bileklerimdeki ipleri çözerken cevap verdi.
“Gölge.” Yüzüne doğru alayla sırıttım.
“Ne kadar da şairane. Gece ve Gölge.” Çok komik bir şey söylemişim gibi kahkaha attı.
“Öyle.”
O an zihnimde dua gibi sözler geçti.
Lütfen tanrım, bu gece karanlıkta boğulmama izin verme. Tekrar.





