10 Yıl Önce
Yıldız ve ben bir bankın üstünde birbirimize sarılarak uyumaya çalışıyorduk. Yıldız bütün gün arabaların önüne atlayıp cam silmişti. Bende kalabalık yerlerde insanların arka ceplerinden cüzdan ve telefon çalmıştım. Neredeyse bugün yakalanıyordum ama bu işi benim yapma sebebim zaten çok hızlı koşabilmemdi. Yıldız koştuğunda ise hemen tıkanıyordu. Öte yandan hırsızlık karın doyuruyordu. Bu yüzden vazgeçemiyorduk, ihtiyacımız vardı.
“Gece sence bizim de bir evimiz olur mu?” Sesi çok yorgun çıkmıştı. Bedeni çok küçük ve zayıftı bazen nasıl dayandığını bilemiyordum.
“Bir evimiz var zaten Yıldız.” Doğruldu, anlayamamıştı dediğimi.
“Nasıl yani?” diye sordu. Yumuşak ve ihtiyatlı bir sesle cevap verdim.
“Senin olduğun her yer benim evim Yıldız. Yeter ki sen yanımda ol.” Sıkıca bana sarıldı, yüzüne bakmasam da ağladığını biliyordum. Yorgun ve bıkkındı ama yanındaki tek şey için minnettar gibi güçsüz kollarına rağmen sıkıca sarmıştı beni.
“Söz veriyorum Gece, bir gün ikimiz için de çatısı olan bir ev bulacağım.” Sözlerini her zaman tutardı. O yüzden ona inanmıştım.
“Biliyorum.” diye fısıldadım ve uyumak için gözlerimi yumdum.
Günümüz
Kulübe gibi bir yerden çıkmıştık. Benimle beraber kulübeden 4 kız, 5 erkek çıkmıştı. Ölü Orman dedikleri yere doğru gidiyorduk. O an oraya neden Ölü Orman dediklerini merak ettim.
Gölge tam önümdeydi. Saçları gece mavisi ve kısaydı, siyah ve dar bir tişört giymişti, vücudu çok olmasa da kaslıydı, boyu benden 10 cm kadar uzundu.
“Beni süzmeye devam edecek misin Gececik?” Neyse ki yüzü çok kızaran biri değildim.
“Yalnızca dikkatli oluyordum. Arkamı döndüğüm an beni tekrar bayıltırsın diye.” Büyük bir kahkaha attı.
“Sen bilirsin Gececik ama istiyorsan tişörtümü çıkartayım daha iyi süzersin.” Etrafıma baktım. Neyse ki herkes geride kalmıştı. Biz en öndeydik, yani kimse bizi duyamazdı.
“Tabi tabi çıkart. Böylece bu iğrenç sinekler senin o tapındığın vücudunu mahvedebilir.” Kolumdan tutup beni ağaçların arkasına çekti.
“Ne ya...” Ağzımı kapattı.
“Sessiz ol.” dedi arkama bakarak. Baktığı yöne doğru başımı çevirdim.
Gördüğüm şey karşısında gözlerim kocaman açıldı. Ağaçlar kadar uzun, siyah dev bir örümcek belirdi. Gözlerinin sadece alt kısmını görebiliyordum, bir sineğin gözlerine sahipti. Altı adet bacağı, bacaklarında diken gibi kıllar, kılların altında ise jele benzeyen bir sıvı vardı. Bir anda nereden çıkmıştı? Dakikalar sonra o dev yaratık yanımızdan geçip gitti ve Gölge de elini ağzımın üstünden çekti. Etrafı kolaçan ettikten sonra durumu açıklamaya başladı.
“Fark etmeden tılsımlı bölgeyi geçmiş olmalıyız. Buradan sonra sessiz olacağız Gececik. Aydınlıklar yarım saat uzaklıkta olmalı.” Başımı tamam anlamında salladım. Örümceklerden pek hoşlanmazdım. Hele ki dev gibi olanlardan. O yüzden dediklerini yapmaya karar verdim. Bir an önce buradan çıkmalıydım.
“Diğerleri nerede?” Bir anda ortadan kaybolmuşlardı ve asıl kaybolanın biz olma düşüncesi kaygı düzeyimi artırmıştı.
“Biz aptal gibi kavga ettiğimiz için buluşma yerine ışınlanma şansını kaçırdık. Tılsımlı bölgede durup gideceğimiz yeri fısıldamalıydık.” Gerçekten aptaldık ama bunu o biliyordu ben değil. Bu yüzden aptal olan oydu. O örümceği görmeseydim hayata bu cümleleri kurmazdım. Belki de hologramdı, neden olmasın ki? Gerçi teknoloji bu kadar ilerde değildi ama olsun teknolojinin bu kadar ilerlememesi beni ilgilendirmiyor.
“Geri dönüp yapamaz mıyız?” diye sordum çaresizce. Bıkkın bir nefes aldı.
“Ölü Orman’ın girişi var çıkışı yoktur. Çok klasik değil mi?” Ne yani burada mı kalmıştık.
“Nasıl geri döneceğiz o zaman?”
“Çok uzakta bir tapınak var oradan gidebiliriz.”
“Hmm o zaman çıkışı var.”
“Yalnızca yolu bilenler için Kutup Yıldızı.” Bodrumda dediklerine atfen söylüyordu bunu. Hoşuma gitti.
“Bir şey sormak istiyorum. Neden buranın adı Ölü Orman?” Başını yana çevirdi ama tam olarak bana da dönmemişti. Sonra önüne dönüp cevap vermeye başladı.
“Uzak bir köyde Lana adında bir kız yaşarmış.” Sesi ormanın en karanlık köşesinden gelir gibi soğuk ve keskindi. “Bu kız ormanın öbür tarafında kalan köydeki adama âşık olmuş. Her gece ay ışığında buluşur birbirlerine hikâyeler anlatır, şarkılar söylerlermiş. Sürekli evlenip mutlu olmanın hayallerini kuruyorlarmış fakat bu iki köy dışarıdan gelin ya da damat almazmış çünkü inanışa göre eğer bir evlilik olursa halk lanetlenirmiş. Bu yüzden yalnızca kendi köylerindekilerle evlenirlermiş. Bu iki âşık bir plan yapmışlar. Bir gece tekrar buluşup bir daha geri dönmemek üzere kaçacaklarmış. Ancak aileler bu durumu fark etmiş. Sinsice onları ormana kadar takip etmişler. Birbirlerine veda etme fırsatı olmadan kızın gözleri önünde sevdiği adamı öldürmüşler. [H3] Kız acı içinde feryat etmiş. Son nefesinde ormanı lanetlemiş. Buna sebep olanlar ormana adım attığı an ölecekmiş ve ormana giren, bir daha dışarı çıkamayacakmış. O günden sonra orman, Ölü Orman olarak anılmaya başlamış." Duraksadı, hüzünle iç çekti ve devam etti. "O köylerden biri Aydınlık diğeri Karanlıkmış..." Sertçe yutkundum. Böyle bir hikâye beklemiyordum.
Bir süre sessizce yürümeye devam ettik. Arada bir beni köşeye çekip saklanmamı söylüyordu. Hatta bir yerde beni öyle sert çekmişti ki bir ağaç köküne takıldım ve düşmemek için ağaca tutunmaya çalışırken kolumu çizmiştim. Neyse ki o dev örümcekten sonra başka hiçbir şey görmemiştim.
“Az kaldı. Biraz sonra buluşma yerine varırız. Yoruldun mu Gececik. İstiyorsan biraz dinlenebiliriz?” Aslında yorulmuştum ve biraz daha yürümeye mecalim yoktu.
“Olur.” Yorgunluğumu fark etmiş gibi kolumdan tuttu ve beni bir nehir kenarına götürdü. Nehrin kıyısına oturduk. Başım çok dönüyordu.
“Ağaçtan dolayı zehirlenmiş olmalısın.” Nehirden mataraya su koyup bana verdi. “Al bu sudan iç.”
“Ne ağacı?” Gözlerim kapalı sormuştum bu soruyu. Daha sonra sudan bir yudum içmiştim.
“İlk geldiğimde bana da olmuştu. Nehri korumak için yapıyorlarmış. Bazen hava yoluyla bazen açık bir yara aracılığıyla.” Sanki bir insandan bahseder gibi konuşmuştu.
“Buraya daha önce neden gelmiştin?” Bakışlarını sudan ayırmıyordu. Bir şey hatırlar gibiydi.
“Bana ilk elçi olduğumdan bahsettiklerinde inanamamıştım. Gözlerimin önünde büyü yapmışlardı ama hala inanamıyordum. Seni almaya gelmeden önce beni buraya getirdiler. Bana burada ait olduğum yeri, atalarımı göreceğimi söylediler. Gerçek ailemi gördüm. Annemi, babamı… Nasıl öldüklerini gördüm. Bunun için nehre bir damla kanımı akıtmam yetmişti. Daha sonra da seni aldık. Gördüklerime hala inanamıyorum ama şimdi anlıyorum. Hepsi gerçekti. Mantıksız ama gerçek.” Benim karşımdaki alaycılığı şimdi anlam kazanmıştı. O an gerçek, onun için başlamıştı.
“Dünyadaki ailen kim?” Sorumu duymazdan geldi.
“Suyunu içtiysen gidelim.” Başımı salladım. Anlatmak istemezse anlatmazdı.
“Bu suyun içinde ne vardı?”
“Doğa böyledir Kutup Yıldızı. Zehri de şifası da içindedir.”
On dakika kadar sonra ileride insanları görmeye başladım. Yıldız da aralarındaydı.
“YILDIZ!” Koşup kollarına atıldım. Onu çok özlemiştim.
“Gece, nerede kaldın?” Bunu söyledikten sonra koluma acıtmadan vurmuştu.
“Hep bu aptalın yüzünden.” derken Gölge’yi göstermiştim. Bana gözlerini devirdi, gerçekten mi der gibi bakıyordu.
“Hoş geldiniz Elçiler.” Ses beyaz cüppeli bir adamdan gelmişti. “Burası gerçeğin başladığı yer.”
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.








