Bölüm 23: Hissedilen Duygular
Banu Özoğlu
Hayatın hep güzellikler getirmediğini küçük yaşta anlamıştım. Herkesin bir imtihanı olduğunu ve benim ise küçük yaşta başladığını yaşayarak, öğrenmiştim.
Fakat en zor anım da, yoruldum Rabbim, dediğim vakit Murat çıkagelmişti. O kadar farklıydı ki. Diğer hemcinslerine hiç benzemiyordu. Belki de sadece benim için farklıydı ama farklıydı işte.
Çok farklı kişiliği vardı.
Herkes tarafından çok sevilirdi.
Oysa demezler miydi, hep en güzellerimiz ilk giderdi.
O, yüreği güzel sevdiğimdi.
Murat, bana Rabbim tarafından verilen kısa süreliğine bir hediyeydi.
İsterdim. Onunla bir ömür geçirmeyi her şeyden çok isterdim. Baba olduğu hâllerini, yaşlılık hâllerini görmeyi, onunla birlikte her anını yaşamayı çok ama çok isterdim.
Ayaklarımın bağı çözüldü ve yere çöktüm. Yanımda destek olan Alçiçek de benimle birlikte yere çökmüştü.
Canım dediğim kişiyi, üzerine çöktüğüm toprağa koyuyorlardı ve ben hiç bir şey yapamıyordum. Sevdiğim adam ellerimden kayıp gitmişti. Okunan duaları, Mürvet teyzenin sesini, diğerlerinin konuşmasını hiç bir şey duymuyordum. Kendi dünyama çekilmiş, onun üzerine toprak atılırken ben kısa süreliğine geçirdiğimiz o anıları düşledim. İstedim ki, hepsi bir kabus olsun. Ben yine o anların içinde kaybolayım.
Gözlerimi kapattım, açtım. Aynı yerdeydik. Yanımda olan Alçiçek'e döndüm. "O, gitti mi gerçekten?" Alçiçek, sürekli akan yaşlarının yanına yenilerini eklerken, "Banu," dedi ama devamını getiremedi. Gözlerimi kahve tonlarına hakim olan toprağa çevirdim. Avucumu, toprağa bastırdım.
Yavaş yavaş yanımdan çekip giden ayak seslerini duydum. Mürvet teyzelere baş sağlığı dileyen ayrılıyordu mezarlıktan. Mürvet teyze, mezarına yaklaştı. Gücünü kaybetmişti, ayakta duracak hâli yoktu ve toprağın üzerine oturdu o da. Elini toprağa koyup toprağı avuçladı. Burnuna götürerek kokladı. Hiç durmadan akan gözyaşları içerisinde konuştu. "Kokun yok ki annem, sana ait olan kokun neden gelmez Murat'ım. Oysa ben seni çok özlemiştim annem, izine geleceksin diye beklerken cenazen mi gelecekti? Ben seni kınalayıp yollarken şehit haberini mi duyacaktım? Güzel oğlum, annem!" Başını mezarının başına diktikleri tahta parçasına yasladı. "Ben seni burada bırakıp nasıl gideceğim annem!"
Akrabalarından biri gelerek, Mürvet teyzeyi yerden kaldırdı. Bir şeyler dedi ve ona destek olarak yürüttü, yanımızdan geçip gidecekleri vakit Mürvet teyze durdu. Yaşlı bakışları bana döndü. Yerden destek alarak kalktım. Benim de ondan farksız olan yaşlı gözlerim, gözlerine tutundu. Elini omuzuma koydu sonra beni kendine çekerek sıkıca sarıldı.
"Banu, güzel kızım benim." Kollarını daha çok sıktı. Uzun süre öyle kaldık. İkimizde ağladık. Neden sonra geri çekildiğimiz de, "Bundan sonra ben de senin bir annenim. Bir evin daha olduğunu unutma. Ne zaman istersen çık gel, sen oğlumun emanetisin bize" konuşamadım, sadece ağlayarak kafamı sallayabildim. Yanımızdan geçip gitti.
Mezarlıkta Alçiçek ile ben kalmıştım. Ona döndüm. "Ben biraz burada kalacağım, beni bekleme" dedim ağlamaktan dolayı kısılan sesimle.
"Sadece biraz uzaklaşacağım, Banu. Ama buralar da olduğumu bil" dedi, yalnız bırakmayacağını dile getirerek.
Kafamı sallamakla yetindim. Yanımdan ayrıldı. Tekrardan toprağın üzerine oturdum. Sözler düğümlenmişti sanki. İlk konuşamadım, ard arda yutkundum.
İçimin yangını zamanla geçer miydi?
Biri yüreğimi kör ateşlere atmıştı, aldığım nefes ciğerlerime yetmez olmuştu. Kafamı adı yazan tahta parçasına dayadım.
"Beni mutlu etmek için hediyeler ile gelirdin, her defasında bunlara gerek olmadığını, benim en büyük hediyemin zaten sen olduğunu dile getirirdim. Olsun, derdin. Olsun, Banu. Bunlar da anı olarak kalır. Çocuklarımıza anlatırsın, babanız hep hediyeler ile geliyordu dersin. Babanız, annenizi çok sevdi dersin."
Toprağı avuçladım. "Hissetmiş miydin Murat? Bir gün beni arkanda bırakıp bu Dünyadan göçüp gideceğini hissetmiş miydin? Cümlelerin de bile geçmiş zaman ekleri kullanırken ben fark edemedim mi?" Belki kokusu gelir diye avucumda ki toprağı kokladım. Kokusu gelmedi. Tıpkı bundan sonra kendisi de gelmeyeceği gibi.
"Hediyelerin anı olarak kaldı, ben çocuklarımıza hiç bu cümleyi kuramayacağım. Senin yaşantın bile bu kadar harikayken ben fark edemedim mi?" Hıçkırdım.
"Bu içimin yangını nasıl geçecek? Bunu da söyleseydin ya?" Toprağı tekrar avucumdan bıraktım. "Seni çok sevdim, seviyorum ve hep de seveceğim"
Canım yana yana ayaklandım. Onu orada bırakmak hoşuma gitmese de bunu yaptım. Kendimi sıkarak, ilerledim. Bir daha dönüp mezara bakamadan uzaklaştım. Ayaklarımın dermanı kalmamıştı, beni taşımıyorlardı. En yakınımda ki ağaca yaslandım. O sıra koluma biri girdi. Alçiçek'ti.
Gözlerimiz buluştu. Kafamı iki yana ağır ağır salladım ve ağladım. Sarsıla sarsıla ağladım. Alçiçek bana destek vererek, ilerledik öylece. Arkamda sevdiğim adamı bırakarak, çıktım mezarlıktan.
Canım, tarif edemeyeceğim kadar çok acıyordu.
Murat ile tanıştıktan sonra cıvıl cıvıl olan, yüzü hep gülen, her daim mutlu olan o Banu'yu; Murat ile gömmüştüm.
🐞😼
Gökçen Almila Akşir
Yaşantılar, gerçekler, acılar...
Ölüm...
Dört harf, iki hece ve tek bir sözcükten oluşan...
Bir çok insan hayatına dokunan,
O kelime.
Canım yanıyordu. Ne yapmam gerektiğini şaşırmıştım. O kara haberi alalı tam bir gün olmuştu. O yirmi dört saat bana bile zor geçmişken, o şehitlerin ailelerini düşünemiyordum.
Önümde ki listeye baktım. Şehitlerin adlarının yazdığı o liste.
Gözümden yaşların akmasına izin verdim.
Titreşimde olan telefonuma çevirdim bakışlarımı. Alparslan arıyordu. Açtım. Solgun, yorgun yüzü görüş açıma girdi. Bakışlarında hüzün vardı, acı vardı.
"Güzelim?" Yaşlı gözlerle baktım ona. "Alparslan," telefonu biraz daha yaklaştırdı kendine. "Söyle, Alparslan'ın canı" içim gitti. Banu düştü aklıma. Murat'a olan sevdası. Karşımda ki adama baktım. Benim sevdama. Aklımdan geçenleri, dilime düşürmedim.
"Murat," devam edemedim. Ağır ağır kafasını salladı. "Biliyorum güzelim, cenazesinden geliyorum"
Gözyaşlarım daha çok akmaya başladı. "Alparslan, ben, ben Banu'yu arayamadım. Ben, ne diyeceğimi bilemedim. Çok mu kötüydü?" Derin bir nefes verdi. İçinde ki tüm sıkıntıları atmak istercesine nefesini verdi. "Toparlayacak güzelim, diğer şehit eşlerinin, yârenlerinin yaptığını yapacak; içi yanacak ama dik duracak. Gözyaşlarını içine akıtmaya öğrenecek. Bundan sonra onun adını yaşatmaya adayacak kendini. Toparlayacak ve bir kez daha Türk kadının gücünü gösterecek. Diğer Türk kadınlarının yaptığı gibi."
Kafamı iki yana salladım. Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Oysa eskisinin yerini yenileri alıyordu. "Bunlar çok acı," gözlerini sıkıca yumdu, açtı, kafasını yere eğdi, "Çok zor güzelim. Ama yapılacak olan da bu. Olması gereken bu." Bakışları bana döndü. "Akıtma artık inci tanelerini. Seni böyle gördükçe bu aciz kulun canı daha çok yanıyor." Kafamı yana eğdim. "Alparslan, sen hiç gitme" cümlesi döküldü dilimden, yüreğimden, tüm benliğimden. Onu çok seviyordum. Sevgim içime sığmayacak kadar çok seviyordum. Ve kaybetme düşüncesi bile yüreğimi sıkarken bizzat yaşayanları anlamak...
Hayır, hayır, onların acılarını hiç bir kelimeyle anlatamazdım. Anlatabilecek doğru kelime de yoktu.
Burukça gülümsedi. "Rabb'im izin verdiği sürece seninleyim güzelim" o da kafasını yana eğdi. "Alparslan'ın canı, ağlama artık. Şu an her şeyi bırakıp oraya gelmemek için kendimi zor tutuyorken bana bunu yapma Uğur Böceği." Gözyaşlarımı sildim, toparlandım. "İyiyim ben,"
"Küçük yalancı şirine" dediğinde kendimi gülmeye zorladım. "İyi olacağım, Alparslan. İyi olacağım ki, sizlerin saha da yaptığını, bende masa da yapacak, onlara Türkler kimmiş göstereceğiz!"
"İşte benim sevdiğim!"
Onun aklının burada, ben de kalmasını istemiyordum. "Mən səni sevirəm, özünə yaxşı bax" (Seni seviyorum, kendine çok iyi bak)
Her zaman yaptığımız gibi bildiğimiz diller de veda etmiştim. Azerbaycan diliyle konuşmuştum. Gülümsedi. Onun gülümsemesi, gönlümü bahar yerine çevirdi. "Najbolji dio mog života, zaljubljen sam u tebe" (Ömrümün en güzel yanı, sana aşığım)
Boşnakça cevap vermişti.
Vedalaşarak, telefonu kapattık. Ardından bir bildirim düştü. Mesaj, ondandı.
"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin."
Attığı mesaja gülümsedim. Sabahattin Ali'nin sözünü atmıştı. İyi ki dedim, iyi ki karşıma çıkmıştı. Kaderim olmuştu. Ailemden sonra en büyük destekçim olmuştu. Şükürler olsun. Bana yoldaş diye verdiği bey için binlerce kez şükrettim.
Telefonumun klavyesinde parmaklarımı gezdirdim. Mesajına karşılık, Attila İlhan'ın bir şiirini yazdım.
"Ne kadar seviyorsun dersen:
'Nar' kadar derim...
Dışımda bir ben görünürüm,
İçimde binlerce 'sen' dökülür."
Telefonu kenara koydum ve ayaklandım. Elçilik binasında ki lavaboya geçtim yüzümü yıkadım. Biraz daha kendime gelmiştim.
Lavabodan çıktığım vakit karşımda Dumrul abiyi buldum. "Gökçen bir saate kadar, tüm büyükelçiler ile Dışişleri bakanı toplantı yapacak" kafamı salladım, "Tamam abi."
Tekrardan odama geçtim ve raporlarımı hazır ettim.
😼🐞
Toplantıdan çıkar çıkmaz kendimi eve atmıştım. Akşam yemeğine, Dumrul abiyi davet etmiştim. Yalnız kalmak istememiştim. Şu sıralar iyi sayılmazdım ve yalnız kaldığım her an kendim ile konuşacağımı biliyordum.
Mutfakta atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya koyulmuştum. Telefonumun zil sesi beni kendime getiren şey olmuştu. Kenarda duran telefonuma uzanıp arayana baktım. Abim, görüntülü arama yapıyordu, daha fazla bekletmeden yanıtladım. "Abim!" Dedim coşkulu bir ses ile. Güzel yüzü ekranıma düşmüştü. Gülümsedi. "Abisinin canı, nasılsın?" Gülümsedim. "İyiyim abim, Dumrul abiyi davet ettim, o gelecek. Bir şeyler hazırlıyordum."
"Ohh, keyifler yerinde. Ben de geleyim mi?" Daha çok gülümsedim. Ne kadar mümkün olabilirse. "Gel abim, inan çok sevinirim" özlemiştim onları. Hepsi burnumda tütüyordu. "Yokluğun harbiden belli be kızım! Sen evlenmeyi falan hakikaten unut" dediği vakit annem kafasına vurdu. Abim telefonu tutmayan diğer eliyle kafasını tuttu. "Anne, ne yapıyorsun ya? Elinde ağır ha!" Annem göründü. "Hay benim güzel oğlum. Kendin evlenmiyorsun, bir de kızın önünü kapatıyorsun. Pardon da ben ne zaman torun seveceğim?"
"Güzel annem, ben evleneceğim ya. Hem de gelinin koskoca Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı. Kızın evlenmese de olur" annem kaşlarını çattı. "Olmaz, herkes vakti gelince elbette bu yuvadan uçacak. Hem ben babaanne olmak istediğim gibi anneanne de olmayı isterim." Abim son şansını deneyerek, "Benim çocuklar, sana hem babaanne hem anneanne desinler. İlla bizim kızın evlenmesi mi gerekiyor?" Dedi. Annem, ona ters bir bakış attı. Susmak zorunda kaldı. Güldüm. Ne olursa olsun beni vermek istemiyordu. Canım abim!
"Ne yemekler yaptın Gökşen sultan?" Dedim konuyu değiştirerek. "Aman yaptım bir şeyler kızım işte" söylemek istemiyordu. "Gökşen sultan, ben burada aç kalmıyorum ya. Ben de yiyiyorum elbette." Bakışlarına hüzün düştü. "Kendi yuvan, kendi yemeklerin gibi olur mu ki?" Doğruyu söyledim. "Olmaz, olmuyor da anneciğim. Ama ben buna rağmen memnunum. Bak kızın, ülkesini temsil eden bir elçi." Gülümsedi. "Ben bundan elbette gurur duyuyorum yavrum benim. Rabbim başarılarınızı daim etsin. Rabbim'in yolundan ayrılmayın. Hak üzerine yürüyün. Adaletten şaşmayın. Rabbim ayağınıza taş değdirmesin"
"Amin, annem. Amin" devam etti. "Ama ben de anayım işte. Yüreğim sizinle hep. Abin bile yanı başındayken aç mı, susuz mu, iyi mi, diye merak ederken; bir de sen gurbettisin. Aklımdan, yüreğimden çıkmıyorsunuz"
"Senin duaların bizim en büyük silahımız annem. Sen dualarını eksik etme, yeter"
"Etmem, etmem kuzum"
"Kapatmam gerekiyor, misafirim gelmek üzeredir" gülümsedi. "Tamam güzel kızım. Allah'a emanetsin"
"Siz de anneciğim." Abim tekrar girdi görüş açıma. "Kendine dikkat et, abisinin canı" şu kelime içimin sımsıcak olmasını sağlıyordu, her defasında. "Siz de kendinize dikkat edin abim. Sizi çok seviyorum"
"Biz de seni Büyükelçim" güldüm. Güldü. Vedalaşarak kapattık.
Önümde ki sandviçlere yönelecekken kapının çalması bir olmuştu. Önceliğim kapı olarak, ilerledim. Kapıyı açtım. Durmrul abi, elinde ki tatlı poşetiyle duruyordu. Kenara çekildim. "Hoş geldin abi, buyur" gülümsedi. İçeri geçerek, kenara ayakkabılarını çıkardı ve ona uzattığım terliği giydi. Elinde ki tatlı poşetini bana uzattı. "Ne kadar ülkemizden kilometlerce uzakta olsak da gelenek göreneklerimiz bizim en büyük zaaflarımızdır. Onları unutmak demek, tamamen batıya yön çevirmek demektir" kahkaha attım. "Allah iyiliğini versin abi, sen beni güldürdün, Rabbim de seni güldürsün" derin bir iç çekti. "Amin be abim"
Birlikte içeri geçtik. İçeriden mutfağımın bir kısmı görünüyordu. "Hemen geliyorum abi" diyerek mutfağa geçtim ve yarım kalan işlerimi hallettim.
Sandviçlerimizi tabaklara koyup yanına da meyve suyu koydum. Onları tepsiye aldım, mutfaktan çıkmadan çay suyunu da koyup içeri geçtim. İçeride bulunan orta sehpama tepsiyi koydum. "Niye zahmet ettin abim?" Tepsiye bir bakış attım. "Abi ne zahmeti, hatta hiç bir şey yapamadım bile. Bir dahakine yemeğe bekliyorum" dediğimde gülümsedi. "Hiç kendini zora sokma abim, ikincisinde ben seni buranın meşhur lokantasına götüreyim"
"Kendimi zora sokmam ama madem en meşhur lokanta diyorsun, lezzetlerini de tatmak isterim" dediklerime daha çok güldü. "Anlaştık o zaman" sessizlik içinde yemeklerimizi yedik. Meyve suyumu yudumlarken, sessizliği bozan Dumrul abi oldu. "Gökçen, bu söz durumu arttı. Sen ne düşünüyorsun abim? Eğer vazgeçmek istersen hemen gerekeni yapa-" sözünü kestim. "Hayır abi! Vazgeçmedim. İlk gün dediklerim de kararlıyım! Canları savaşmak istiyorsa buradayım işte. Buyurup gelsinler."
Kafasını iki yana salladı. "Bir Latin atasözü der ki, Quidquid latine dictum sit, Altun viditur."
Latince söylenen söz kulağa derin gelir, demişti.
Devam etti. "Yani demek istediğim şu ki abim, senin dediklerin onlar için bir hiç. Sadece onların söyledikleri var. Sadece kendi söylediklerini duyarlar. Bu yol, zor abim. Bu yol, sıkıntılı, yorucu, psikolojik baskıdan hiç bahsetmek istemiyorum bile" meyve suyu bardağımı masaya geri koydum ve oturduğum yerde dikleştim. "Dediklerini elbette anlıyorum abi. Anlatmak istediklerini duyuyorum. Belki gençlik ateşiyle bu sözleri söylediğimi ve ilk zorlukta gitmek istiyebileceğimi düşünüyorsun. Haklısın, senin yerinde kim olsa böyle düşünebilir. Ama benim dediklerim de fasa fiso değil abi. Tüm içtenliğimle, tüm benliğimle, olacakları, olabilecekleri tahmin ederek, bilerek, bu yoldayım. Ve inan bana, geri dönüş biletimi çoktan yaktım ben." Yüzünde gururlu bir tebessüm oluştu. "Sen öyle diyorsan, ben uyarı mı yapayım da"
Kafamı kararlılıkla salladım. "Öyle öyle"
"Anadolu'yu Türk yurdu kılan Alplerin dokuz hasleti vardı: Bir, muhkem bir yürek; iki, kol kuvveti; üç, gayret; dört, sağlam bir zırh; beş, kemikle berkitilmiş katı yay; altı, çifte şu verilmiş kılıç; yedi, zırh delen bir mızrak; sekiz, iyi bir yoldaş ve dokuz, iyi bir at.*" Devam etti. "Muhkem bir yüreğin var Gökçen, bir kadın da olması gereken kol kuvvetin var, gayretin var, sağlam bir zırh olan Türklüğün ve Dinin, yayın kalemin, kılıçın sözlerin, mızrağın babanın ve abinin öğretmiş olduğu silahın, iyi bir yoldaş olur muyum" sözü ben devraladım. "Estağfurullah abi, senden iyi yoldaş mı olurmuş" gülümsedi, devam etti. "Yoldaşın benim, atın, elçilik binan. Bir bahadır atsız olmaz kızım, bir elçi de elçilik binasız olamaz. Senin bu ülke de ki Türkiye Cumhuriyeti toprağın, elçilik binan Gökçen Almila. Ve benim sana inancım tam, sen ülkeni en iyi şekilde temsil ediyorsun ve edeceksin"
Böyle düşünmesi beni mutlu etmişti. "Sözüm söz abi, ben de bu elimdekilere sahip çıkacağım" kafasını eğdi.
"Ben çaylarımızı getireyim" boş tepsiyi alarak mutfağa geçtim. Tabakları ve bardakları halledip çay tepsisine iki kupa bardak koydum. Dumrul abinin getirdiği tatlıları da tabağa koydum, çayları dökerek içeri geçtim.
Tepsiyi orta sehpaya koydum. Kendi önüme tatlı tabağımı ve çayımı aldım. Tatlımdan bir çatal aldım. Güzeldi, sevmiştim bu tadı.
"E, anlat bakalım abiciğim"
"Neyi abi?" Dedim. "Geçen telefonda konuştuğun beyefendiyi. Aybar komutanımın var mı haberi, bu delikanlıdan" güldüm. "İnan Aybar komutanın benden daha iyi tanıyor kendisini. Ben Alparslan'ı ilk babamdan duydum" kaşları yukarı kalktı. "Alparslan demek?" Devam etti. "Aybar komutanımın askerlerinden mi?"
"Yok, askerlerinden değil."
O an geldi aklıma. Babamdan onu duyduğum ilk an.
Bakışlarım çay bardağıma düştü lakin benim orada gördüğüm bir meyve suyu değildi. Gözümün önüne Alparslan'ın bakmaya doyamadığım yüzü geldi. Gülümsedim.
"Kendisi bir istihbaratçı. Babamın yakından tanıdığı birisidir."
"Bak sen Aybar komutanıma, kendi gibi yiğit bir damat bulmuş, vay be!" Güldüm. Doğruydu. Alparslan babamın genç haliydi. Fiziksel olarak çok benzemese de karakter olarak babamın ikizi gibiydi.
"Peki sen abi?" Çayından bir yudum aldı. "Ben derken abisi?"
"Bilmezlikten gelme abi. Çoğu zaman bir yere dalıp dalıp gidiyorsun, bir derdin var belli lakin bu dert yeni değil, çok eskilere dayanıyor. Benim düşüncem sevda derdi olduğu lakin sen söyle abi, seni bu kadar üzen dert nedir?" Güldü ama bu gülüş buruktu, acı doluydu.
"Sen PDR'ci falan olacaktında sonradan mı döndün tarihe acaba?" Güldüm. "Konuyu değiştirme de iyisin abi ama yemezler" dediğimde daha çok güldü. "Senden de bir şey kaçmıyor!" Omuzlarımı silktim. "Kolay kolay kaçırmam!"
Saatine baktı. "Saat geç olmuş abim. Ben kalkayım artık. Benim meselede sonra ki bir zamana kalsın"
"Söz mü?" Dediğimde kararlılıkla kafasını salladı. "Söz abim"
"Peki o zaman"
Dumrul abiyi geçirdikten sonra mutfağı toparlamış odama geçerek benim işime yarayacak konularda okuma yapmaya koyuldum.
🐞🐱
Günlerim çokta yoğun sayılmayacak şekilde geçip gidiyordu. Bazen gerekli evrakları inceliyor, bazen haberleri takip ediyor, bazen de dış politikaya dair toplantılara katılıyordum. İlginç bir şekilde ortalık sakindi. Kendimi sürekli hazırladığım o yazılar gelmiyordu artık. Dumrul abiye göre bu durum hiç iyi değildi, yazıları kesmeleri pes etmeleri olmuyordu. Mutlaka altında bir şey yatıyordu ve Dumrul abiyi de bu ihtimali düşünememek, onların ne gibi atakta bulunabilceğini tahmin edememek üzüyordu.
Hükmen bana dokunamazlar, bir şey yapmaya kalkışamazlardı. Fakat Dumrul abi, sürekli bu durumun belli olmayacağını, gözü dönen bir kişinin her şeyi göze alabileceğini hatırlatıp duruyordu.
Günlerim bu şekilde geçip giderken de annemlerle sıklıkla telefon görüşmeleri yapıyor, babamın müsait olduğu vakitlerde onunla görüşüyor ve Alparslan'ın boş anını yakaladığımda onunla konuşuyordum. Ne aileme ne de Alparslan'a bu durumu daha bildirmemiştim. Şu anlık bilmelerini gerektirecek çok önemli bir mevzu da olmamıştı.
Yağan yağmuru izlerken ayağa kalkıp penceremin camını açtım ve yağmur ile toprak kokusunun o muhteşem kokusunun odaya girmesine izin verdim. Elimde dumanı tüten kahvemden bir yudum daha aldım ve gözlerimi kapattım. Bu anı seviyordum. Yağan yağmurun sesi, o muhteşem kokusu, kahvem ve kitabım.
Bu güzel anı bozan ise çalan telefonumdu. Oysa ki arayan kişiyi gördüğümde yüzümde istemsiz gülümseme oluşmuş ve kalbim sadece adını görmesiyle hızlanmaya başlamıştı.
Ben, Gökçen Almila; ne ara onu bu kadar çok sevmiştim, bunların hepsi ne ara olmuştu bilmiyorum. Bu duygular bazen bana fazla geliyordu. Sadece adını görmem bile beni gülümsetiyor ve kalbimi hızlandırıyordu.
Haksızlık edemezdim, yakışıklıydı. Lakin benim onu sevmem sadece bundan ibaret değildi. Ben onun karakterine, davranışlarına, düşüncelerine hayran olmuştum.