İçeriğe geç

ELÇİ

Bölüm 27 · 13 dk okuma

ELÇİ

Bölüm 27

"XXII"

Bölüm 22: Acıları Yâr Bilenler

"Dünya bize karşı dursa

sevdamız umman olur"

- Ammar Acarlıoğlu

Elimde ki kahvemden bir yudum aldım ve sıcaklığının dilimi yakmasına izin verdim. Önümde ki dosyaları okudum. Belgelerle tek tek ilgilendim. Elimde durmaya devam eden kahvemle arkamı yaslandım ve kapalı havaya penceremden bakındım. Bugün arayacağım yağışlı gözüküyordu.

Burada iki haftayı devirmek üzereydim. Ailemle sık sık konuşuyordum. Annem benimde evde olamamı fırsat bilerek o dernekten o vakıfa gidiyordu. Babam her zaman ki gibi meşgulken; abim de valiliğe gidip geliyordu. Abim ile de sık sık konuşuyorduk ve konuşmalarımız sırasında başsavcı Alçin ile konuşmayı ilerlettiklerini öğrenmiştim. İkisi adına da sevinmiştim. Özellikle canım olan abim için. Mutlu olmayı fazlasıyla hak eden birisiydi.

Aynı şekilde Alçiçek ile konuşuyorduk ve bu neredeyse her gün için geçerliydi. Gün sonunda birlikte günümüzü değerlendiriyorduk hatta ondan da öğrendiğime göre sevgilisiyle olan durumu Hacer teyze de öğrenmiş ve en kısa zaman da aileler görüşecekmiş. Bunu anlatırken öyle mutluydu ki ben de onun adına çok sevinmiştim.

İlginç bir şekilde hepimiz kendi yolumuzu bulmuş ve bir nehir edasıyla kendi yollarımız da sürüklenip gidiyorduk.

Bakışlarımı pencereden çekerek elimde ki kahveyi masaya bıraktım. Kafamı geriye atıp koltuğa yasladım. Bu iki hafta içerisinde bir kağıt daha gelmişti.

Bu seferi biraz daha ciddi bir yazıydı.

"Anfall är bästa försvar" yazıyordu.

En iyi savunma saldırıdır.

Anlamı tam olarak buydu.

Dumrul abi, susmamamız gerektiğini söyleyerek İsveç'in iç işleri bakanlığı ile görüşmeye gitmişti. Kendisi de çok iyi biliyordu ki, hiç bir şey yapmayacaklar sadece uyarıyacaklarını söyleyip başından sağacaktı. Bunu elbette biz de biliyorduk ama yine de gitmemiz de bir ayrıntı vardı ki, önümüzde ki günler de ters bir durumda olursa ve biz bu durum için bir şey yapacak olursak bahanemiz hazır olacaktı. Biz size söyledik.

Türkiye Cumhuriyetini, Türk halkını, Türk Büyükelçisini hafife almak nedir hepsine gösterecektik.

Hiç birinden korkmuyordum.

Severek dinlediğim bir şarkının sözlerinde tam olarak şu ifadeler geçmekteydi.

"Özgürlüğün gölgesinde yasak olmaz bizlere,

Bizler eylem çınarıyız, toprak kardeştir bize,

Durduramaz hiç bir kimse, Allah yardımcı bize,

Tutuşalım kolkola da yürüyelim zafere,

Dağlar bize düz olur da denizlerse yol olur,

Dünya bize karşı dursa sevdamız umman olur,

Mazlumların duasıyla Allah bize yar olur,

Yolumuz Hak yoludur hey, dönmek bize ar olur."

Dönmek bana ar olurdu.

Hiç kimsenin beni durdurmasına, önüme engeller koymasına izin vermeyecektim!

Telefonumun melodi sesiyle yerimde dikleştim ve aramayı cevapladım.

"Abisinin Mila'sı?"

"Efendim Vali Bey"

"Bu ne resmiyet kızım, şimdi benimde sayın büyükelçi'm mi, demem gerekli."

"Deseniz fena olmaz Vali Bey. Sonuçta bugüne bugün karşınızda Türkiye Cumhuriyeti'nin Büyükelçisi bulunuyor."

"Hah," nidası döküldü. "Söyle o Büyükelçiye, abiye bunlar sökmez." Kahkaha attım. "Abi," dedim gülmelerimin arasında. "Hm..."ladı.

"Seni sevdiğimi söylemiş mıydım?"

Gülümsemesi sesine yansıdı. "Söylemiştin"

"Peki çok sevdiğimi söylemiş miydim?"

"Eh, söylemiştin ama bir daha söylesen fena olmaz hani" diyerek daha yeni ki lafıma getirmişti konuyu.

"Seni çok ama çok seviyorum abi!"

Güldü. "Eyvallah" kaşlarım çatıldı. "Öküz her yer de öküz "

"Pardon, pardon?! Abiye öküz falan ne oluyor kızım?"

"Abi, eyvallah yerine bende seni desen olmuyor mu? Bak tekrar ediyorum, öyle uzun uzun bir cümle demiyorum, sadece bende seni desen diyorum"

"Almila, iki dakika da başımı şişirdin be abim!" Bu sefer ki "Hah," nidası benden çıkmıştı. "Peki, peki, ben anladım anlayacağımı" dediğim vakit seslendi. "Dur, dur! Takıldım be abisi. Yoksa sen de çok iyi biliyorsun, abin seni çok seviyor." Gülümsedim. "Biliyorum abim"

"Nasılsın peki? Nasıl gidiyor?"

Daha aileme bu kağıtlardan bahsetmemiştim. Bahsetmeye de gerek duymuyordum.

"İyiyim abim, iyi gidiyor. Evrak, belge, dosya derken vakit geçip gidiyor. Bana bunlar olacağı söylenseydi gelmezdim. Aksiyon bekliyordum ben" diye takıldığım vakit, "Gökçen Almila şaşırtmıyor yine bizi" demişti.

"Abi ya, ben buranın tatlarına daha pek alışamadım. Ne yapacağım?"

"Gitmeseydin, anneciğimin halis mulis Türk yemeklerini yerdin. Eh, bir de biliyorsun kendisinin el lezzeti de var."

Bana inat yaptığının farkındaydım.

"Abi, babam diyorum. Bir arayım, diyorum."

"Hep tehtid hep tehtid. Hayatım tehlike de diyorum anlayan yok" görmeyeceğini bilmeme rağmen gözlerimi devirdim.

"Sen de yanlış kişilere söylüyorsan demek ki abi" dedim imayla.

Tabi ki benim biricik abim anlamamış ve, "Kime söylemem gerekiyormuş?" Dediğinde; "Sevgilin olan başsavcıya" dedim. Gülmeye başladı. "Bakıyorum hoşuna gitti" devam ettim. "Dökül bakalım nasıl gidiyor?" Derin bir nefes verdi. "Güzel, çok güzel gidiyor Mila. Tabi ikimizde yoğun çalışıyoruz ama o yoğunlukta buluşup birbirimize vakit ayırdığımız da tüm yorgunluğum uçup gidiyor" gülümsedim. "Abi, sen bu kıza baya tutulmuşsun"

"Tutulmayacak gibi değil ki" dediğinde tekrardan seslice güldüm. Benim gülmemle kendine gelmiş olacak ki, "Kardeşime anlattığım şeylere bak" diyerek kendi kendine söylendi. "Tabi bana anlatacaksın, başka kime anlatmayı düşünüyorsun acaba?"

"Alparslan'a tabi ki." Sitemle devam etti. "Anlatmak için önce beyefendiyi bulmak gerekiyor"

Alparslan her zaman ki gibi bir görünüp bir kayboluyordu. Fakat son bir haftadır, ben dahil kimse ondan haber alamamıştı. Her defasında mesajlar atıyor, aramalar yapıyordum fakat ne mesajlarım çift çizgi oluyor ne de aramalarım çalıyordu.

Abim ile bir süre daha sohbet edip kapatmıştık.

Telefonuma bir bildirimin düşmesiyle odamın kapısı çalınması aynı anda olmuştu. Gelen bildirime bakamadan, odamın kapısı açılarak, Dumrul abi gözüktü. Endişeli olduğu her hâlinden belliydi. "Abi?" Dedim, 'neyin var?' manasında.

"Gökçen Almila, Türkiye'den gelen haberler iyi değil" gözlerim kısıldı, dediği cümleyi kavramaya çalıştım. "Ne diyorsun abi sen?"

Elinde ki telefonu bana uzattı. Elinden çekip aldım. Bizim haber kanallarımızdan biri açıktı. Ve son dakika diye yazan o haberi okudum.

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı tabura düzenlediği hava saldırısı. Otuz altı Türk askerinin ölümüyle sonuçlanan saldırı Türkiye'nin Suriye İç Savaşı kapsamında tek seferde en büyük kaybı olarak tanımlanmaktadır.

Elim kalbime gitti. Kalbim acıdı. Canım yandı. Biz bir şehide bile alışamıyorken otuz altı şehitten bahsediliyordu. Otuz altı can!

Hayır, hayır!

Bu nasıl bir acıydı ya Rab! Biz böyle oluyorken o şehit aileleri...

Elçi binasında bulunan oturma alanına geçiş yaparak televizyonu açtım. Burada ki yetkili kişilere bizim kanalları da ayarlatmıştım. Bizim haber kanallarından birini açtım.

Son Dakika:

"Akşam saatlerinde başlayan hava saldırısı, Halep-Lazkiye hattı üzerinde bulunan M-4 otoyoluna yakın bir mesafedeki Balyun köyünde gerçekleşti. Saldırıya hedef olan Türk Silahlı Kuvvetleri konvoyu İdlib'in güneyinde bulunan bir gözlem noktasına gitmekte idi. Konvoyda bulunan Türk askeri birden fazla hava saldırısına maruz kaldı."

"Alınan bilgiler üzerine otuz altı şehit olduğu söylenmektedir"

Bulanıklaşan görüntüden gözlerimde biriken yaşları serbest bıraktım. Yanımda duran Dumrul abiye baktım. Gözlerini televizyondan çekti, bakışları çok kısa gözlerim ile çarpıştı. Ardından bakışlarını benden çekerek kafasını eğdi.

Gücümün gittiğini hissederek arka arkaya giderek, bana en yakın olan koltuğa çöktüm. Kadın spiker bir şeyler daha söylüyordu ama soyutlanmış gibiydim.

O askerler ile hiç bir zaman karşı karşıya gelmemiş, bir sohbetim olmamış, hatta haklarında ise hiç bir şey bilmiyordum. Lakin onlar bu Vatanın evlatlarıydı. Onlar bizim kahramanlarımızdı. Onlar abi, arkadaş, kardeş, eş, sevgili, baba, evlatdı.

Onlar hiç tanımadığım ve tanıyamayacağım koca yürekli yiğitlerdi.

İçim yanıyordu. Birileri kalbimi avuçlarının içine almış, sıkıyordu sanki.

Bakışlarım etrafta gezdi. Telefonumu aradım ama bulamadım. O sıra telefonumun melodisi duyuldu fakat bu kısa sürdü. Odaya başka biri girdi ve telefonumu bana uzattı. "Büyükelçim arayan vardı"

Getiren kişi kimdi bakmadım. Telefonuma düşen cevapsız aramaya baktım. Arayan annemdi. Telefonum tekrar çaldı ve ben beklemeden açtım.

Annemin ağlamaktan kısılan sesi karşıladı beni. "Gökçen, Gökçen'im?"

Gözümden bir damla yaş daha aktı. "Anne?" Diyebildim. "Anne, otuz altı şehitten bahsediyorlar. Otuz altı candan anne!" Sesli sesli ağlamak istiyordum, yapamadım.

"Gökçen," hıçkırık sesi geldi. "Yavrum ben kimi arayacağımı bilemedim. Babana ulaşamıyorum. Abin ise şu an telefona bakacak durumda değildi. Ben, ben seni arayabildim." İlk sessiz kaldım, konuşamadım.

Boğazımda düğümlenen o hissin geçmesini bekledim, geçmedi!

"Anne, bizim bile canımız bu kadar yanmışken..." Devam edemedim.

"Gökçen'im-" demişti ki annem sustu. Bana sadece hızlıca hareket ettiğine dair sesler geldi. Ardından bir kapı açılma sesi. Sonra ise uzaktan gelen bir bağrış sesi.

Hayır, hayır, bu bağrış değildi!

Bu bir feryattı!

Bu bir ağıttı!

Bu bir ailenin, bir annenin acısıydı!

Telefondan annemin daha çok ağlama sesi geldi ve ardından o cümleyi kurdu.

"Gökçen, Murat..." Hıçkırık sesi. "Murat," duraksadı. "Anne ne oluyor?" Oturduğum yerden ayaklandım. "Ne Murat'ı anne?"

"Gökçen, benim kapatmam gerekiyor. Murat şehit düşmüş. Gökçen, ben-" cümlelerini toparlayamıyordu. "Ben kapatıyorum kızım, arıyacağım seni" dedi ve kapattı.

Dumrul abi bana bakıyordu. "Abi," dedim. "Abi, şehit düşenlerin ismi verildi mi?"

🐞🐱

Banu Özoğlu

Ben Banu,

Mahallenin terzisi Banu.

Babasını küçük yaşta sayıldığı bir vakitte iş kazası sebebiyle kaybeden yaralı Banu.

Okuma hayallerini bırakan Banu.

Hayat yükünü omuzlarına yüklenen Banu.

Annesi ve kardeşi için canını dişine takan Banu.

Bir sevdiği olan Banu.

Hangi sıfatla tanırsınız beni bilmiyorum. Acılarını, hayat arkadaşı eden birisiyim ben. Her şeye rağmen hayatta dimdik duran bir kızdım, büyüdüm ve acılarla büyüyen bir kadın oldum.

Önceden İstanbul'un bambaşka ilçesinde, şu an bulunduğumuz ilçeden fazlasıyla uzak sayılacak bir yerdeydik. Babam vefat edince yaklaşık bir ay kadar ev kirasını ödeyemedik. Ev sahibimiz anlayışla karşılayan biri olmadı. Oysaki babamı yeni kaybetmiş, daha acısına alışamamışken ev sahibimiz kapımıza dayanmıştı. İnsiyaf tanımadı bize, yalvardım, ödeyeceğim, biraz zaman ver abi dedim. Fakat ben o gün anlamıştım, arkanda duracak bir dağın olmadığı vakitte hayatın sana getirdiği kötülükleri.

Annem, babamın acısıyla o dönemde rahatsızlanmıştı. Çalışmayı istedi, hatta bir kaç gün çalıştı ama daha da kötüleşince benim ısrarım ile bırakmak zorunda kalmıştı. Çünkü babamı yeni kaybetmişken bir de onun acısına dayanamazdım.

Kendim bir şeyler yapmaya başladım. Çabaladım. Ev sahibimiz bu süreçte kapıya dayanmıştı, niyeti bizi evden çıkarmaktı. Başarmıştı da. Biz İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna geçmiş kendimize kalacak yeni bir ev bulmuştuk. Bu ev, şu an oturmuş olduğumuz evdi. Bu mahalleydi. Hani her şer de bir hayır var derlerdi ya! Tam olarak öyle olmuş, bu mahalle bizim yaralarımızı sarmıştı. Ev sahibimiz anlayışlı biriydi, hatta ilk geldiğimiz aylarda kira almamıştı. Bu mahallede ki insanlar çok merhametliydi. Bizim elimizden tutmuşlardı. Ellerinden geleni fazlasını yapmışlardı. Bize aile olmuşlardı.

Ve en güzeli ise ben sevdiğim adamı burada tanımıştım.

Murat, benim hayatıma, kalbime dokunan kişi olmuştu.

Ona başka kızları yakıştırmışlardı hep.

Hiç birine kızmadım. Anneannesi, Gökçen'i Murat'a alacağını tüm mahalleye duyurmuşken de hiç kızmadım. Elbette canım yanıyordu. Ama bu ne Gökçen'e cephe almama ne de onlara kızmama sebep olamazdı.

Murat'ın askerliği gelmişti. Ben eksik parçamı bulmuşken askere gitmesiyle bir süreliğine yine eksik kalacaktım. Olsun dedim, o sağ salim gelsin de ben bir süre eksik olurum.

Dükkanın kapısının önünden geçen Alçiçek'i görmemle hızla kapıya çıktım. Arkasından seslendim. "Alçiçek?" Sesimi duyar duymaz omuzunun önünden bana baktı. Geri dönüp yanıma geldi. "Merhaba, nasılsın?" Dedi. Tebessüm ettim. "İyiyim, sen nasılsın?" Gülümsedi. "Çok şükür, iyiyim, iş güç işte" kafamı salladım. "Olacak" diye mırıldandım. Ardından devam ettim. "Gelmez misin içeriye? Kahve veya çay ikram edeyim"

Alçiçek ile çok fazla konuşmuşluğumuz yoktu. Gökçen sıcakkanlıydı, yanına rahat yaklaşıyor sohbet edilebiliyordu. Lakin Alçiçek, Gökçen'e göre dışarıya karşı daha farklıydı. Oysaki fiziksel olarak Alçiçek daha yumuşak, tatlı bir yapıya sahipken Gökçen sert bir yapıya sahipti ama karakter olarak tam terstiler.

"Madem öyle diyorsun, bir kahveni içerim" gülümsemem büyüdü. "Memnun olurum" önce ben, arkamdan o girdi dükkana. Sandalyelerden birine oturdu, "Nasıl içersin?"

"Sade olsun" kafamı salladım. Hızla mutfak kısmına girerek kahveleri yapmaya koyuldum. Gökçen'in de burada olmasını isterdim.

Ama onun için de ayrıca sevinmiştim. Çok sıkı çalışan birisiydi kendisi. Doğru dürüst mahallede bile görmezdik onu. Ve şimdi tüm emeklerinin karşılığını aldığını görmek ayrı güzeldi. O, fazlasıyla hak etmişti.

Hazır olan kahveleri küçük tepsiye koyarak yanına geçtim. Tepsiyi ortamızda kalan sehpaya bıraktım.

Kahvesinden bir yudum aldı. "İşler nasıl gidiyor?"

"Çok şükür, kendi yağımız da kavruluyoruz"

"Elhamdülillah"

Ben konuştum bu sefer. "Senin işler nasıl?"

"Yoğun ama bu günümüze şükür" kafamı salladım. "Öyle öyle"

"Murat ile nasıl gidiyor ya?" Dedi gülümseyerek. Adını duymak bile kalbime çiçekleri açtırmıştı. "Sen nereden duydun?"

"Aşık bakan gözleri, nerede görsem tanırım" güldüm. "Tecrübeliyim diyorsun o zaman" güldü. "Eh, öyle de denilir"

"Çok ama çok güzel gidiyor Alçiçek. Onun yeri bende öyle farklı ki. Bazen bu kadar sevmenin bir gün bana zararı dokunacağını düşünüyorum" dedim düşüncelerimi dile getirerek. Elini, elimin üzerine koydu. "Bu duyguyu çok iyi bilirim. Ve inan bana belki de bu dünya da zararı dokunmayan tek şey sevgi" kafamı ağır ağır salladım. "Haklısın aslında. Onun sevgisi öyle bir an da geldi ki, ben yeniden doğdum."

"Boşuna denmemiş, sevgi iyileştirir diye" bu sözü üzerine ikimiz de güldük.

Gerçekten de öyleydi.

Sevgi iyileştiriyordu.

Telefonuma bildirim sesi düştü. Hemen yanımda duran telefonuma uzanıp bildirime baktım. Sevdiğim adamdan gelmişti.

"Banu'm, güzeller güzelim, seni çok seviyorum" (09.53)

Mesaj sabah saatlerinde atılmıştı fakat mesaj bana yeni ulaşıyordu. Gözüm duvarda ki saate takıldı.

14.35

Bakışlarım tekrar mesajın üzerine düştüğünde mahalleyi sesler doldurdu. Kafamı kaldırdığım vakit kapımın önünden geçen resmi araçlara ve ardından ilerleyen ambulansa takıldı gözlerim. Alçiçek ile bakışlarımız kesişti.

"Biri mi rahatsızlandı acaba?" Dediğim de Alçiçek'in gözlerinde ki bana değişik hissettiren o ifade geçti.

Ayaklandım. Farklı anlamlar yüklemek istemedim. Kafamda ki sesleri susturdum ve dükkandan çıktım. Alçiçek'in arkamdan geldiğini ayak seslerinden anlamıştım.

Muratların evi, benim dükkandan gözüküyordu. Resmi araç ve ambulans evin önünde durdu. Bir an dengemi sağlayamadım. Dükkanın kapısına dayandım. O sıra arkamda olan Alçiçek koluma girmişti. Adım atmayı denedim. Resmi aracın kapısı açıldı. Tekrar adım atmayı denedim. İlk sendeledim ama yürüdüm. Ben eve yaklaştıkça resmi arabadan inen komutan evin kapısına yürüdü, arkasından gelen sağlık ekibiyle.

Beynim durmuştu ve ben hiç bir şeyi algılayamıyordum.

Alçiçek'in desteği ile yürüdüm. Bahçe kapısında durdum. O sıra komutan kapıyı çaldı. O zilin acıkla çaldığını ben buradan duymuştum.

Kapı ağır ağır açıldı. Mürvet teyze gözüktü, karşısında ki kişilere baktı ve kafasını iki yana salladı. "Yanlış geldiniz komutanım" dedi. Ama...

Dediğine kendisi de inanmıyordu.

Ayaklarım titredi.

"Yanlış geldiniz komutanım değil mi?" Dedi.

Sendeledim. Alçiçek tuttu.

"Komutanım" dedi, sesi titremişti. Yanlış geldik, demelerini bekledi.

Tıpkı benim yanlış eve gelmelerini dilediğim gibi.

Bencil miydik, bunu isterken?

Yanlış yere gelmelerini isteyecek kadar.

Neydi bu acının tarifi? Var mıydı sahi?

"Mürvet hanım-" sözünü kesti. "Hayır, komutan! Deme bana bir şey! Allah aşkına sus!" Yere çökecekken komutan tuttu onu da. Sağlık ekibleri hareketlenip Mürvet teyzenin yanında durdular. Mürvet teyze, onlara tutundu. O sıra kapı da Murat'ın babası Hayri amca göründü.

Kapıdakileri görünce yutkundu. Gözleri sulandı ama yaş akmadı. "Vatan Sağolsun" dedi ve o vakit Mürvet teyze bağırdı. "Ne diyorsun Hayri! Benim evladım değil o! Yanlış geldiler," komutana döndü. "Yanlış geldik de komutan"

Komutan ilk kez konuştu ve hepimizin yıkılmasını sağlayan o cümleyi kurdu. "Başınız sağolsun"

Bu sefer yere çöktüm. Bu sefer tutamadı Alçiçek.

Mürvet teyzenin bir kez daha bağrışı duyuldu. "Murat! Murat'ım! Oğlum!"

Bakamadım, gözlerimi kapattım. Gücümü kaybetmiştim. Vücudum bir yaprak gibi sallanıyordu. Biri daha benimle yere çöktü, beni dik tutmaya çalıştı.

Mesajı geldi aklıma. Daha bu sabah attığı mesajı. Bana geç gelen mesajı.

Nefes alamadım. Nefesim yetmiyordu bana.

"Kınalı kuzum! Ben kınaladım onu! Annem! Murat'ım!"

Kulağıma sesler geliyordu. Ama benim beynim sadece Mürvet teyzenin kelimelerini duyuyordu.

Murat diyordu değil mi?

Komutan başınız sağolsun demişti öyle değil mi?

Benim sevdiğim adamdan bahsediyorlardı!

Elim göğsüme gitti. Nefes alamıyordum. Yanımda ki kişinin kolunu sıktım.

Gözlerimi açtım. Bulanıktı etraf.

"Murat" diye fısıldadım. O fısıldayışımı bile duyar gelirdi. Gelirdi değil mi?

Ayağa kalkmaya çalıştım. Kalkamadım. Tekrar denedim. Yanımda ki kişi yine yardım etti ve bu sefer ayaklandım.

Yanımda ki kişi bağırdı. "Yardım edin! Kendinde değil!"

Murat neredeydi?

Neden gelmemişti?

Bakışlarım bomboş etrafta dolaştı. Kalabalık hakimdi. Niye gelmişlerdi bu insanlar?

"Murat," diye seslendim. Duyulmamış mıydı sesim?

"Murat?" Yine cevap vermemişti.

Deli gibi etrafımda dönmeye başladım. Bu kalabalık içindeydi, biliyorum, gelmişti. Bulmam gerekiyordu onu?

Annesinin hâlini görmüyor muydu?

Peki ya, beni?

O an da bir güç geldi sanki. O güçle bağırdım. "MURAT!"

Bu sefer duyulmuştu sesim.

Neredeydi peki?

Yanımda ki kişiler çoğaldı. Tutmaya çalışıyorlardı beni. "Bırakın!" Dedim. Bulanık olan görüşümle kalabalık insanlar arasında bakışlarımı gezdirmeye devam ettim.

Etrafımda beni tutmaya çalışan kişilere daha çok bağırdım. "Bırak! Bırakın beni!"

Benim bağırışıma bir bağırış daha eklendi. "Murat'ım, oğlum şehit olmuş diyorlar! Annesinin kınalı kuzusu! Gökşen, oğlun şehit diyorlar!" Sonra bir sessizlik çöktü.

Kolumda bir acı hissettim. Gücüm çekilmişti yine. Yere yığılmadan önce biri tarafından kucaklandım ve bir yere kondum. Bakışlarım karanlığa bürünmeden önce yanımda hissettiğim kişiye konuştum. "Murat burada, biliyorum"

Mırıldandım yine. "Murat burada, Murat burada..."

Sonra sözcüklerim kifayesiz kaldı. Derin bir karanlık karşıladı beni. Sözcüklerim tükendi. Bir uyku içine çekti beni. Ama içimde ki acı gitmedi. Yangın sönmedi.

Murat'ın hissi yanımdan ayrılmadı.

Ben Banu,

Hep direnen o kız, o gün tükenmişti.

Ben Banu,

Bir kez daha yara almış, bu sefer tamamen karanlığa gömülmüştüm.

Ben Banu,

Sevdiği adamı yeni bulmuşken kaybeden bir sevgiliyim.

Ben Banu,

Bu Vatan için sevdiklerini toprağa veren o kadınlardan sadece biriyim.

Ben Banu Özoğlu,

Murat'ı ömrünün son zamanına kadar sevmeye yemin eden kişiyim.

Ben Banu, hangi sıfatı yakıştırırsanız ben o'yum!

'Ben ölürsem sevdiceğim sağ olsun yar yar

Sağ olsun yar yar

Sağ olsun'

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.