Bölüm 21: İsveç' de İlk Gün
"Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın"
-Hüseyin Nihal Atsız
-29 Ekim 2023-
Tek tabanca daldım işte hayata,
Tek tabanca, kavgaya...
Merhaba umut, merhaba aşk
Kurşun kurşun, çiçek çiçek merhaba
Ve köle artığı beğler,
Ve bozkırın suskun çocukları,
Ve ikiyüzlü dünya, merhaba
Şu kanayan yaraya bak!
Şu buğulu bakışa...
Her şeye rağmen umuda, sapına kadar umuda!
İşte, yemin olsun kitaba
Yemin olsun töreye
Bu bir doğruluş, canım,
Duyur yedi yöreye!..
Ali Kınık'ın Bir Türk'ün Hal Beyânı şiirinden olan cümleler.
Bu bir doğruluş idi.
Ve duysun yedi yöre!
İsveç'in başkenti olan Stokholm'a büyükelçi Gökçen Almila Akşir olarak gelmiştim. Bizzat Cumhurbaşkanı imzasını tașıyan bir güven mektubuyla, atandığım, İsveç, ülke devlet başkanına özel bir törenle arz edildi ve bu törenden sonra resmen göreve başlamış bulundum.
Şu an da bu ülkenin sınırları içerisindeydim. Türk askerleri ve polisleri tarafından korunan elçilik binasının içerisindeydim.
Buna hâlâ şaşırıyordum fakat benim kaderim çok önceden belliymiş.
Rüyalarım, yaşantım, hepsi buna çıkıyormuş gibiydi.
Kalbim kıpır kıpırdı ve arada elimi kalbimin üzerine koyarak sakinleştirmeye çalıştığım oluyordu.
Ben burada ülkemi ve devlet başkanımı temsil edecektim.
Bakışlarımı bana ait olan oda da gezdirdim. Açık kahve ve siyah renklerin hakim olduğu bir odaydı. Masam, dolaplar açık kahveyken kendi koltuğum ve masamın önünde bulunan koltuklar ise deri, siyah renkteydi.
Oda da çok fazla bir eşya bulunmamaktaydı. Belli başlı şeyler vardı. Odamda ki pencere elçiliğin ön kısmını görüyordu.
Kollarım göğsümde bağlı şekilde oda da dolaşırken kapım tıklandı, 'gel' komutu üzerine orta yaşlarda, heybetli, saçları beyazlamaya yüz tutmuş olan, bir adam girdi. Türkçe konuşarak, "Gökçen Almila?" Dedi. Kafamı hafif eğerek, "benim" dedim. Güldü. "Sen olduğunu biliyorum küçük hanım" odaya adım atarak içeri girdi ve ardından kapıyı kapattı.
Gözlerim kısa bir anlığına masamın çekmecesine kaydı. Aramızda ki mesafeyi ölçtüm diyebilirim. Babam buraya gelmeden önce bana ruhsatlı olan bir silah vermişti. Neyin ne olacağı belli olmaz demişti. Silah kullanmayı ise babamdan ve abimden öğrenmiştim. Abimin silah olayı ise tamamen meraktan kaynaklıydı.
Bakışlarım tekrar adama döndü. Kaşlarımı çattım. "Lakin ben sizi tanıyamadım" tebessüm etti. "Buyur edersen anlatırım küçük hanım" elimle deri koltukları gösterdim. "Buyrun o zaman" o koltuğa geçerken ben de masanın diğer tarafını dolaşarak kendi yerime oturdum. "Sizi dinliyorum"
"Babana çok benziyorsun" tek kaşımı yukarı kaldırdım. Devam etti. "Ben Dumrul. Deli Dumrul derler. Aybar Komutanım ile tanışmışlığımız var. Buraya da gelmemi bizzat o istedi" rahatladım, istemsiz.
"Bundan sonra da birlikte ilerleyeceğiz, Gökçen kız. Sen nereye ben oraya" tebessüm ettim. "Bunu başta deseydin ilk tanışmamız bu kadar resmiyetli olmazdı sanki abi" güldü. "O zaman ne heyecanı kalır" devam etti. "Hem buna alışsan iyi edersin küçük hanım, tam da olayların merkezi olan bir ülkeye düşmüşsün. Aksiyon bol olur buralarda."
Güldüm. "Hayırlısı be abi" devam ettim. "Küçük hanım denmezse daha iyi anlaşacağız gibi sanki."
"Bakarız," Bakışlarını kısa süreliğine pencereye çevirdi. "İlk İsveç anın nasıldı?" Omuzlarımı silktim. "Sakindi"
Güldü, kafasını salladı. "İyi, iyi"
Ve o saatler de Dumrul abi ile daha fazla vakit geçirip bilgilerinden yararlandım.
🐞🐱
Elçilikten ayrılma saatim 17.00'dı. Sabah ise 09.00'da geliyordum.
Duvarda bulunan saate bakındım.
15.45
Dumrul abi ile sohbeti ilerletmiştik. Benim burada ki görevim sürecinde yanımda olacaktı.
Önüme konulan bir kaç belgeyi okuyup gerekli işlemleri yapmıştım. Elimi yanağıma dayadım ve masamın üzerinde ki çerçeveye baktım. Ailecek çekindiğimiz bir resimdi. O gün annemin doğum gününü kutlamıştık. Onları şimdiden özlemiştim fakat görevimin de ne kadar önemli ve güzel olduğunun farkındaydım.
Araştırmalarıma göre burada ki halk genelde kendi dilleri olan İsveççe dilini kullanıyorlardı lakin çok nadir de Fince ve İngilizce konuşan vardı. İngilizcem fazlasıyla iyiydi. İsveççe'ye de az çok hakimdim fakat Fince dilini bilmiyordum.
Dumrul abinin söylemlerine göre ise çok sıkıntılı bir yere gelmiş bulunmaktaydım. Özellikle bazı kişilerin genç ve kadın birinin atandığını duymaları işlerinin kolaylaşacağını düşünebilirlermiş. Bu bazı kişilerden kastımız ise hepimizin bildiği tiplerdi.
Lakin ben bir kurt kızıydım. Rabbimden başka kimseden korkum yoktu evelAllah.
Ben bu görevin üstesinden gelebilirdim. Zaten çevrem, kendi askerlerimiz ve polislerimiz ile korunmaktaydı ayrıca babamın ve devletin ortak fikriyle yanıma Dumrul abiyi göndermişlerdi. Hem bilgileri, tecrübeleriyle yanımda olacak hem de beni koruyan en yakın kişi olacaktı.
Önüme gelen saçlarımı elimle geriye attım. Oturduğum yerden ayaklanıp odamdan çıkmak için hareket edeceğim vakit dışarıdan gelen bağrışma seslerini duydum. Kapı da duran polislerin sesi duyuldu.
"Stay where you are!" İngilizce olarak konuşuyorlardı.
(Olduğun yer de kal!)
"I told you stop!"
(Sana dur dedim!)
En yakınımda olan ve ön tarafı gösteren cama baktım. Genç sayılacak bir adam elinde tuttuğu bir şey ile yaklaşıyordu buraya. Elinde bulunan şeyi, polislerin önüne atıp ellerini yukarı kaldırdı ve geri geri adımlamaya başladı. Hızla odadan çıkarak, binanın kapısına geldiğim vakit Dumrul abi durdurdu. O sıra polislerden biri taşa sarılan kağıdı alarak yanımıza geldi ve kağıdı bana uzattı. Elinden aldığım kağıtta İsveççe bir yazı bulunuyordu.
"Alla vägar bär till Rom.
Välkommen till sverige"
Kağıtta ki yazıyı okuduktan sonra bakışlarım Dumrul abiyi buldu.
"Tam olarak bundan bahsetmiştim abiciğim" dedi.
İki cümlelik yazı, çok şey anlatıyordu.
Bana dokunamazlardı, benim dokunmazlığım vardı hukuken fakat burnumdan da getirecekleri belliydi. Kağıdı düzgünce katladım ve geri odama geçtim. Masamın sağında bulunan tek göz çekmeceye kağıdı koydum.
Yazı tam olarak şöyleydi:
"Tüm yollar Roma'ya çıkar.
İsveç'e hoşgeldiniz."
İlk cümle bizzat İsveç'in atasözü diyebileceğimiz bir cümleydi. Ve bu iki cümle çok şey anlatıyordu. Farkındaydım.
Odamın kapısı çalındı ve 'gel' komutumla kapı açıldı. Ardından Dumrul abi elinde iki bardakla içeri girdi. Masama yaklaşarak, bir bardağı masama koyup diğer bardağı kendisine bıraktı. Çay getirmişti.
"Bu durumu babana bildirmeliyiz" dediğinde çayda ki bakışlarımı ona diktim. "Hayır abi, ne babam ne de bir başkasının bu durumu bilmesine gerek yok" kafasını iki yana salladı. "Olmaz Gökçen, bunu baban bilecek. Ben bu durumu babana değil, Devleti temsil eden Aybar Akşir'e bildireceğim. O da gerekli yerlere bilgilendirme geçer"
"Abi, Kapsamı Diplomatlar (özellikle de Büyükelçiler) görev yapmak için gittikleri ülkelerde her ne yaparlarsa yapsınlar, hatta suç dâhi işleseler, tutuklanamazlar, yargılanamazlar, sorgulanamazlar, hapse atılamazlar. İzinsiz girilemez, aranamaz." Diye hatırlatma da bulundum, ardından devam ettim. "Bu tehtidler sadece ama sadece göz korkutmak için olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz, bana hiç bir şey yapamayacaklarını da çok iyi biliyoruz. Bu durumu ise Türkiye Cumhuriyeti'nin bilmesi gerekmez. Ben burada Ülkemi temsil etmek için varım. Burada olanları bir çocuk gibi ülkeme şikayet etmek için değil. Elbette uğraşacaklar benimle, gözümü korkutmaya çalışacaklar, yapmadıklarını bırakmayacaklar. Hatta normalde yapılanlardan daha fazlasını yapmak için her şeyi deneyecekler. Ama bilmedikleri şey şudur ki: Ben Türk kızıyım, ben Devletini temsil eden Gökçen Almila Akşir'im. Benim lugatımda korkmak, pes etmek yok! Devletim bana 'gel' diyene kadar ben burada Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmeye de hep devam edeceğim! Onlar bana bir hoş geldin demiş çok mu?" Dedim, son cümlemde gülümseyerek. Güldü. "Tam bir delisin!" Kafamı hafif yana eğdim.
"Eh, Türk kanı diyelim" dediğime daha çok güldü. "Açık söylemek gerekirse senin buraya Elçi olarak geleceğini öğrendiğim vakit kızmadım değil, kendi kendime, daha çok genç olan birini özellikle bu kişi bir kadın iken nasıl yolluyorlar dedim, çünkü bu ülke bizzat kötülüğü içinde barından bir ülke. Lakin-" kaşlarım istemsiz yukarı kalktı. "Lakin?" Dedim.
"Lakin ben şimdi çok iyi anladım. Sen ülkeni çok iyi temsil edeceksin Gökçen Almila Akşir!" Gülümsedim. "İnşaallah abi, Rabbim çıktığım bu yol da muzaffer olmayı nasip etsin bana."
"Amin abiciğim"
Önümde duran çayımdan bir yudum aldım. Bu güzel karşılamanın hakkını masada verirdim evelAllah!
🐞🐱
Bana verilen arazi de bulunan eve geçmiştim. Valizlerimin bazılarını daha boşaltmamıştım. Hızlı bir şeyler atıştırdıktan sonra geri kalan valizleri de yerleştirmiştim.
Ev şirindi, bana da yeterliydi.
Bazı tatlar bizim oradakilere göre farklıydı fakat alışmak da gerekiyordu. Valiz işlerini halleder halletmez kendime kahve yapmış koltuklardan birine geçerek oturmuştum. Kahveyi çok seven birisi olarak burada ki insanları gördükten sonra anlamıştım ki kahve bu İsveç halkının da vazgeçilmeziydi. Hatta burada kahve keyfi için Fika yapılıyordu.
Fika: Meşguliyetlerine ara verip bir fincan kahvenin tadını çıkararak yapılan sohbetlere deniliyordu. Hatta yanında bir tatlıyla kendilerini de ödüllendiriyorlardı.
Kahvemden bir yudum aldım, telefonumdan WhatsApp uygulamasına girerek önceliğim annem olduğu için ilk başta onu görüntülü aradım.
İsveç, Türkiye'nin iki saat gerisindeydi.
Şu an burada saat 19.05 iken Türkiye de saatim 21.05 olması gerekiyordu.
Bir kaç çalıştan sonra telefon açıldı ve ekranda annemin güzel yüzü göründü.
Beni görür görmez gülümsedi. Gülümsedim. İlk konuşan ben oldum.
"Hej mamma" (merhaba anne)
Annem dil olarak sadece İngilizceye hakimdi ve İngilizceden hariç başka da bir dil bilmezdi. Babam ise tam olarak benimle yarışan birisiydi hatta ben onunla yarışan biriyim desem daha uygun olacaktı. Babam da bir çok dile hakimdi. Abim ise başta ingilizce olmak üzere belli başlı dilleri biliyordu sadece. Ev de dil üzerine master yapan en çok babam ile bendim.
Annemin kaşları çatıldı. "Gökçen nerede? Benim kızım oralarda mı?" Güldüm. "Kızınız şu an karşınızda Gülşen Sultan" dediğimde o kaşlar düzelmedi. "Yok, benim kızım siz olamazsınız, benim kızım yurt dışına gitti diye kendi dilini, kültürünü, geleneğini, unutan biri olamaz, o yüzden rica ediyorum kızımı çağırır mısınız?"
"Anne, tamam bir takılayım dedim, burnumdan getirdin. Şimdi benim annem olan kanala geçer misin?"
"Önce sen Gökşen Akşir'in kızı olan Gökçen Almila kanalına geç, ben geçerim anne kanalına"
Dudağımı büzdüm. "Tamam Validem ya"
Kaşları düzeldi. "Tamam, tamam! Anlat bakalım ilk gün nasıldı?"
İlk günden imalı mesajlar aldım anne.
"Güzel geçti, evrak, belge derken vakit geçti gitti. Bir de Dumrul abi ile tanıştım bugün." Kafasını salladı. "Baban bahsetmişti" şaşırdım. "Aa! Babam bahseder miydi?"
"Aman Gökçen! Konu evlatlarım olunca ben rahat durabilir miyim hiç? İçim rahat değildi, sürekli de babanı darladığım için bu durumdan bahsetmek zorunda kaldı. O da tamamen içim rahat etsin diye ama benim içim nerede rahat edecek"
"Anne niye öyle diyorsun? Ben buraya savaşmaya gelmedim sonuçta. Diplomatik olarak buradayım"
"Sen savaştasın Gökçen! Belki babanlar gibi dağ da, bayır da, eline silah alarak savaşmıyorsun ama sen de masa da savaşıyorsun! Kelimelerin ile savaşıyorsun! Diplomatik kimliğin ile savaşıyorsun! Sen orada memur değilsin kızım! Sen orada Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ediyorsun!"
Kafamı ağır ağır salladım. "Orası öyle anneciğim ama başka ülkedeyim diye de korkulacak bir durum yok."
"Ah, ah, şurada olup Ankara da görevini icra edeydin hay güzel yavrum"
"Anne, lütfen" konuyu değiştirdi. "Yemek yedin mi? Benzer yemekler mi var? Sen nasıl alışacaksın onların yemeğine? Ben bir şeyler yapsam kargoyla yollasak olmaz mı ki?" Gülerek kafamı iki yana salladım. "Anne önce bir sakin ol. Ben bir şeyler yedim, sen bu konuda da merak etme beni. Ayrıca oradan buraya yemek mi gelirmiş"
"Gelmez mi?" Dedi, masum çocuklar gibi.
"Gelmez güzel annem," devam ettim. "Abim, babam nasıl?"
"Baban, bildiğin gibi. Abin de bir arkadaşı ile buluşmaya gitti."
Sorgu dolu sesimle, "Abimin buluşacak kadar arkadaşları mı varmış?" Dediğimde annem omuzlarını silkti. "Ben de bilemedim ki yavrum." Ekrana yüzünü biraz daha yaklaştırdı. "Gökçen, bu düğüne Alparslan ile gelen bir kız vardı ya, savcı olan" kafamı bildim manasında salladım. "Alçinden bahsediyorsun"
"Evet güzel kızım, düğünde de bunlar bakışıp durdu acaba aralarında bir durum mu var ki?" Sesli güldüm. "Anne senden de hiç bir şey kaçmıyor?" Ciddileşti. "Anneyim ben anne! Benden hiç bir şey kaçmaz. Ben kaçmış gibi yaparım sadece."
"Bilmem mi?" Dedim imayla. Bu sefer konuyu bana çevirdi. "Ee, Alparslan ile nasılsınız?"
"Uzak mesafe ilişkisi olarak iyiyiz ya" dedim hafif dalgaya vurarak.
"Senin orada olup olmaman bir şeyi değiştirmiyor Gökçen. Sen burada da olsan sizin aranızda o uzak mesafe ilişkisi olacaktı kızım. Alparslan'ın yaptığı meslek, basit bir şey değil. " kafamı olumlu anlamda salladım. "Farkındayım anne"
"Her neyse, ben bir ara abimin ağzını ararım, sana gelin geliyor mu öğreniriz" dediğimde gülümsedi. "Ay hadi inşaallah"
Annemle bir süre daha görüşüp kapattık. Abime kısa bir mesaj yazmıştım.
Gökçen Almila: Bu arkadaş işi ne Vali bey?
Abimle olan mesaj bölümünden çıkarak sırada ki durak Alparslan olmuştu. Görüntülü arama yapmıştım.
Çaldı, çaldı, çaldı, kapandı.
Tekrar aramakta ısrar edemedim. Çünkü tam olarak şu an neredeydi bilmiyordum. Görevdeyse rahatsızlık vermek istememiştim.
Annemle konuşurken biten kahve bardağımı yıkamak üzere kalkmıştım ki telefonumun melodisi duyuldu. Bardağı en yakın yere düşmeyecek şekilde koyduktan sonra aramayı cevapladım.
Güzel yüzü görüş açıma girdi. Bakışları telefonun ekranında değildi, etrafı inceliyordu. Ses etmedim, tam olarak bir dakika boyunca öylece yüzünü izledim. Ben şimdiden çok özlemiştim onu da.
Bir dakikanın sonunda bakışları ekrana düştü. Çapkınca gülümsedi. "Ben ekrana bakmasam hâlâ cevap vereceğin yok değil mi?" Gülümsedim. "Ben hâlimden memnundum"
"Telefonun açıldığının ve tam olarak bir dakika boyunca beni izlediğinin farkındayım ve tamamen bana seslenmeni bekliyorum ama benim güzelimden ses soluk yok"
"Dedim ya, ben hâlimden memnundum" gözlerini devirdi. "Biz hanımefendinin sesini bile özleyelim hanımefendi sadece görüntü ile memnunum diyor"
"Alparslan?"
"Hm?"
"Ne diyorsun be Kara Kedi?!"
"Hiç bir şey Gökçen, hiç bir şey!" Sinirle kullandığı sözcükler ile kahkaha patlattım. "Tamam, tamam, takıldım sadece. Ama görüyorum ki bugün ne annemin ne senin şaka kaldıracak hâli yok"
"Aynen, Uğur Böceği aynen" devam etti. "Nasılsın güzelim?"
"Seni görünce daha iyi olduğumu fark ettim" dudağının kenarı kıvrıldı. "Bak sen, Uğur Böceğine. İsveç havaları sana yaramış gibi"
"Bilmem, öyle mi olmuş?"
"Öyle olmuş"
"İyi madem" devam ettim. "Sen nasılsın?"
"Senin sesini duyunca iyi olduğumu anladım"
"Bak sen, şu Kara Kediye. Sana da ne havası yaramış bilmem"
Etrafına bir bakış attı. "Hiç sorma be Uğur Böceği, buranın havası yaradı mı, yaramadı mı bilmiyorum" merakla, "Neredesin ki?" Dediğimde bir bakış attı. "Sence?" Bu söyleyemem demekti. "Ay, dur! Senin hayalet gibi dolaştığını unuttum" dediğimde yine gözlerini devirdi. "Pek şakacınız Gökçen hanım" kafamı yana eğerek, "Eh, söylerler öyle olduğumu" dedim. Kaşları çatıldı. "Pardon? Anlayamadım sanki Uğur Böceği"
Bal gibi de anlamıştı!
"Kim söyleyebilir Alparslan? Öylesine dedim" memnuniyetle, "İyi, iyi" dedi.
"İlk gün nasıldı? Bir durum yok değil mi?"
"Bir durum söz konusu değil, ilk günüm de iyiydi" gülümsedi. "Sevindim güzelim" bir süre konuşmadan birbirimizi izledik.
Sessizliği bozan ilk o oldu.
"Uğur Böceği?"
"Hm?"
"Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu..."
Hüseyin Nihal Atsızdandı.
Devam etti.
"Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...
Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
Gönlümdeki azgın devi rüzgârlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
Gözler ki birer parçasıdır senden İlâhın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silâhın,
Vur şanlı silâhınla, gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...
Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! Ebedî özleyişin bestesidir bu!
Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbâdan eğer mümkün olaydı.
Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
Hâlâ yaşıyor gizlenerek ruhuma «Kaabil»,
İmkânı bulunsaydı, bütün ömre mukaabil
Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.
Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik..."
Sustu. Ben konuştum.
"Hüseyin Nihal Atsız, Ruhsuz Adam" kafasını ağır ağır salladı.
Etrafına tekrar baktıktan sonra, "Uğur Böceği, kapatmam gerek" dedi. "Tamam, Seni Seviyorum Kara Kedi" tebessümü eksik olmadı. "Seni Seviyorum Uğur Böceği"