İçeriğe geç

ELÇİ

Bölüm 25 · 15 dk okuma

ELÇİ

Bölüm 25

"XX"

Bölüm 20: Hayatın Getirdiği Güzellikler

"Cehennem de olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz, bu yol ki hak yoludur dönmek bilmez yürürüz."

- Mehmet Akif Ersoy

Hayat sürprizler ile doluydu.

Nerede, nasıl olacağınızı hiç bilemiyordunuz.

İnsanoğlunun istekleri vardı. İnsanoğlunun hep isteği vardı. Siz kendinize bir yol belirliyorsunuz ama o yol üzerinde ki engelleri bilemediğiniz gibi o yolun sonunun başka yollara çıktığını da bilemiyordunuz.

Ben kendime bir yol seçmiştim. Kimine göre iyi bir tercih, kimine göre kötü bir tercih olmuştu. Ama o tercihi seçen ben olmuştum. Kendime bir yol belirlemiştim ama Rabbim'in daha güzel yolları sunacağından bir habersiz. Oysa beni şu an en çok mutlu eden istediğim yolu tamamlayıp hedefe varmış olmamdı. Oysa ki hedefim daha bu değilmiş, sonradan öğrenecektim.

Sürekli bilgilenmeyi, bilmediklerimi öğrenmeyi severdim. Bazen bu bilgiler bana zıt olabilirdi ama öğrenmekten vazgeçmezdim. İsterdim ki, bileyim, öğreneyim, ona göre yol alayım. Hep bu ilkelere tutunmuş, bu şekilde şekillendirmiştim kendimi.

Bana bir katkısı oldu mu derseniz, fazlasıyla olmuştu. Yıllar önce ektiğim fidan büyümüş, meyve verir olmuştu.

Ankara da dört günümü geçirmiştim bile. O günün sabahına babamın katkıları ile bulduğumuz bir temizlik şirketi ile anlaşmış evimi temizlettirmiştik. Abim temizlik işinden anlamazdı, annem yaşının vermiş olduğu bir şeyle çok çabuk yoruluyordu. Ben de kısa süre de temizlik işini halledemeyeceğim için bu yönteme başvurmuştuk ve açıkçası bizim için de çok iyi olmuştu. Akşamına mobilyalarım gelmiş, abim ile babam mobilyaların yerleşmesiyle ilgilenirken, biz de annem ile birlikte bir züccaciyeye girerek eksik olan mutfak eşyalarımı almıştım. Şu an için o eşyalar bana fazlasıyla yeterdi.

İlk gün, Pazartesi sabahı annemleri uğurlamıştım. Meclise giderek biraz gezmiş, dolaşmıştım. Vaktimi geçireceğim arşivinde vakit geçirmiş, eski belgeleri okumuştum.

O günün akşamına markete uğramış, evimin eksik alışverişini de yaparak yeni yuvama geçmiştim. Annemi görüntülü aramış, hem onunla konuşmuş hem de kendime akşam yemeği yapmıştım. Annemle telefonu kapattıktan sonra hazır olan yemeğe öylece bakmıştım.

Belki akşam yemeklerimiz de babam sıklıkla olamıyordu ama annem ve abim ile o sofra etrafında buluşuyorduk. Şimdi ise yemeği kendi başıma yiyeceğimi bilmek garip hissettirmişti.

Bir tabağa tavuk sote ve pilavı yan yana koyup tabağı masaya bıraktım. Yaptığım ayranı da bardağa dökerek masaya geçtim. Yemeği yiyeceğim vakit abim görüntülü aramış, annem ile ikisi de yemek yerken sanki aynı masadaymışız hissiyatı verdirtmişti bana.

İkinci gün Meclis'e giderek işimin başına geçmiştim. Tüm günüm belgelerle geçmişti.

Üçüncü gün Meclisten bir arkadaş edinmiştim. Kendisi Ankara Milletvekili oluyordu. Çok hoş sohbeti vardı. O gün onun da Meclis de işleri olması sebebiyle bulunurken denk düşüp tanışma fırsatımız olmuştu. Çok sıcakkanlı birisiydi.

Ankara Milletvekili Zeynep Zemheriydi.

Dördüncü gün Meclisden dönüşte karşı komşum olan Meryem teyze ile karşılaşmıştım. Beni evine davet etmişti.

Davetine icabet ederek hasbihal etmiş, tanışmıştık.

Alparslan ile bu hafta içerisinde daha hiç görüşememiştik. Kendisi Ankara da değildi, İstanbul da hiç değildi. Ülke dışında olduğunu düşünüyordum. Sadece bir ara, aramızda şifre haline gelen nokta atmıştı. Bir daha da iletişim kuramamıştık.

Beşinci gün içerisindeydim. Elimde ki kahve bardağı ile Meclis'in bahçesine çıktım. Sonbaharın sonlarına yaklaşıyorduk. Dumanı tüten kahvemden bir yudum aldım. Hemen yanımda olan ağacın dalları oturduğum yere kadar uzanıyordu. Daldan bir yaprak daha düşerek ahenkli bir şekilde önüme, yere düştü.

Sararmış, buruşmuş, sarı yaprağa baktım. Bu yapraklar ne de çok benziyordu insan yaşamına.

İlkbahar da doğuyorlardı, yaz da büyüyorlar, sonbahar da yaşlanıyorlar ve kış da yok olup gidiyorlardı. Bir insanın yaşam döngüsü gibi.

Doğayı inceleyebilmek de önemliydi. İncelediğinde fark ediyordun doğaya işlenen güzel döngüyü, doğanın ahenkini.

Fakat insanoğlu koşuşturmalı bir yaşama kendini mahkum ediyordu.

Telefonuma gelen üst üste bildirimler sonucunda telefonumu elime aldım.

Ortalık hiç de iyi değildi. Filistin-İsrail savaşı hız kesmeden devam ediyor ve Dünya ikiye hatta üçe ayrılmış durumdaydı. Amerika ve yandaşları İsrail tarafına destek verdiklerini açıklarken, Müslüman Ülkeler dışında gerçeği fark eden bazı ülkeler de Filistin'in özgürlüğünün tarafında olduklarını beyan ediyorlardı. Bir de üçüncü taraf olan bizler vardık. İki ülkenin de ateşkes yapmasını isteyenler. Oysa biz bunu isterken farklı düşüncelerimiz olduğu için istiyorduk ama bir çok kişi bunu bile göremiyordu.

Bu işler aniden kalkılacak işler olmuyordu. Her şeyi, en ince ayrıntısına kadar düşünmek gerekiyordu.

Daha öncesinde İsrail'in Filistin halkına yaptıkları zulümler, Dünya'nın gözüne batmazken Filistin'in ayaklanması suç olmuştu.

Filistin için konuşulmayan haklar, İsrail için konuşulur olmuştu.

Derin düşüncelerimden beni çıkaran annemin araması olmuştu. Görüntülü aramayı cevaplayarak, kamerayı kendime tuttum. Annemin güzel yüzü ekranıma düştü. "Kızım" dedi çoşkulu sesiyle. Özlemiştik birbirimizi. Bizim daha öncesinde aramıza bu kadar kilometreler girmemişti. "Annem" dedim özlemle.

Annem, gülümsedi. "Nasılsın meleğim? Nasıl gidiyor çalışma hayatı?" Gülümsedim. "Güzel anne, çok güzel gidiyor." Heyecanla devam ettim. "Anne karşı komşum Meryem teyze var ya," kafasını salladı. Annem de gitmeden önce Meryem teyze ile tanışmıştı. Devam ettim. "Dün evine çağırdı, sohbet ettik. İkiz kız çocuğu varmış," gülümsemem soldu. "Ama doğumdan sonra ikizlerinden birini kaybetmiş. Diğer kızı da Doğu Anadolu da öğretmenlik yapıyormuş. Tatiller de geliyormuş yanlarına." Annemin gülümsemesi de buruklaşmıştı. "Rabbim peygamber sabrı versin anneciğim, evlat çok başka bir şey. Hiç bir şeye benzemez."

"Amin anneciğim, siz nasılsınız?"

Elinde ki yeşil fasulyeyi gösterdi. "Akşama yemek, annem. Abin de gidip geliyor valiliğe işte. Baban da her zaman gibi bir var bir yok." Gülümsedim. "Ankara'ya geliyor da bir kızımı göreyim demiyor"

"Geçen o da aynı şeyden yakındı. Ankara'ya gidiyorum ama kızımı göremiyorum, diyordu."

"Bilmem mi ben babamı? Ben öylesine takıldım işte. Gelebilecek durumda olsa gelirdi" kafasını salladı.

"Gökçen'im, sınav sonucun belli olmadı mı?" Kafamı iki yana salladım. "Yok annem, yarın, bir gün açıklanır herhalde"

"Hakkında hayırlısı kuzum" dedi ama sesi kısılmış, düşüncelere dalmıştı. "Anneciğim, hayır olsun inşaallah. Seni düşündüren ne?" Elinde bulunan bir yeşil fasulyeyi daha ortadan ikiye ayırıp leğene attı. "Aman be kızım, sen bana ne bakıyorsun. Annen düşünür durur. Bir şey olduğu yok" kaşlarımı yukarı kaldırdım. "İnanmadım anne"

Bir diğer leğenden aldığı fasulyeyi kenara bırakıp ekrana daha çok yaklaştı. "Gökçen, benim senin hakkında gördüğüm rüyalar bitmiyor kızım. Bunu sana dememem gerekiyor belki ama ben endişeleniyorum senin için." İçini ferahlatmak adına gülümsedim. "Annem, Gülşen sultanım, benim için endişeleneceğin bir durum söz konusu değil."

"Öyle kızım öyle de, işte, gördüğüm rüyalar etkiliyor beni"

"Ne gördün bakalım da bu kadar etkilendin?"

"Aslında gördüklerim kötü değil ama anne yüreği işte. Kötüyü de düşünüyor"

"Sen anlat da bir de ben karar vereyim" dedim gülümseyerek.

"Bir evdeyim, bana sesleniyorsun ama kendin yoksun sadece sesin geliyor bana. Evden çıkarak, sesini takip ederek, yürüyorum. Sonra bir yere geldim. Yemyeşil bir bahçe, böyle uçsuz bucaksız bir bahçe. Sana sesleniyorum, sesini duyamıyorum. Arkamdan yaşlı bir teyze yanıma kadar geldi ve gökyüzünü işaret etti. Masmavi gökyüzünde sadece iki tane bulut var yanyana böyle. Bulutlar da bir pembe, anlatamam Gökçen. Fakat solumda ki bulut daha çok pembemsi iken sağımda ki bulut diğerine göre daha az pembemsi. Pamuk şeker gibi duruyorlardı. O yaşlı teyze eliyle iki bulutu gösterdi ve 'o bulutları gördün mü?' dedi, 'evet' dedim. 'o iki buluttan solunda kalan Gökçen Almila'nın kısmet kapısı, sağında kalan bulut ise geleceği. İkisi de çok güzel olacak ama kısmeti, geleceğinden daha önce gelecek' dedi ve uyanıverdim" gözlerimi kırpıştırdım.

"Hayır olsun annem"

"İnşaallah kuzum." Yüzünde ki o ifade silindi ve yerini imalı bakışları aldı. "Eh, kısmetinin önce geldiğini gördük zaten Alparslan oğlum ile" gülümsememi durdurmak adına dudaklarımı birbirine bastırdım. Halimi gören annem konuşmasına devam etti. "Tutma kendini, gül, gül"

"Anne!" Dedim uyarı niteliğinde.

"Hiç anne deme Gökçen hanım, anneye daha olanları doğru düzgün anlatmadın bile. Bir de bizim aramızda bir şey yok, deyip duruyordun. Aranızda durumun âlâsı varmış da, işte!" Kafamı hafif açıyla yana eğdim. "Annecim hakikaten yoktu. Sonradan oluşan bir şey"

"Ben onu mu diyorum kızım"

"Neyi diyorsun ya anne?"

"Duygularınızı diyorum yavrum, duygularınızı"

"Duygularımızın farkına geç vardık diyelim" dediğimde, "Diyelim diyelim" dedi.

Saatime baktım. "Anne, benim kapatmam gerekiyor artık."

"Tamam kızım, kendine dikkat et. Rabbime emanetsin"

"Siz de anneciğim" telefonu kapatarak içeri geçtim.

📑

İşlerimi bitirip Meclisden çıktım. Otoparkta ki abimin günler öncesi bana bırakıp gittiği arabama binerek evimin yolunu tuttum.

Trafik ışıklarına denk gelince durmak zorunda kaldım. O sıra cadde üzerinde açık olan bir dükkan dikkatimi çekti.

Bir çiçekçi dükkanıydı.

Annem ev de sıklıkla çiçek bulundurur ve onlarla ilgilenirdi. Ben de annemin çiçeklerinden bir saksı alarak kendi odama koyar, benim çiçeğim derdim.

Yeşil ışık yanınca biraz ilerleyip arabayı müsait bir yere park edip indim. Dükkana ilerleyip içere adımımı attım.

Beni yaşlı bir çift karşıladı. "Hoş geldin yavrum" diyen yaşlı teyzeye tebessüm ile karşılık vererek, "Hoş buldum teyzeciğim" dedim.

Çiçeklerin arasında dolaşarak ilerledim.

"Anlar mısın çiçeklerden?" Yönümü teyzeye çevirdim. "Herkesin bildiği kadarıyla" amca güldü. "Sen Yasemin teyzene sor hele kızım. Çiçeklerin dilini çok iyi bilir o" adının Yasemin olduğunu öğrendiğim teyze amcaya gülümsedi. "Çiçeklerin dilinden anlayan ben değilim yavrum. Yasin amcandır asıl"

Yasin amca, Yasemin teyzeye aşkla bakarak, "Ben bir tek Yasemin çiçeğimin dilini anladım. Başka da çiçek bilmem ben"

Aralarında ki aşka; içtenlikle, güzellikle ve hayranlıkla bakındım. Yasemin teyze, Yasin amcanın sözüne utangaçla tebessüm etti. Bakışlarını bana çevirerek, "Buyurmaz mısın, kızım" dedi, eliyle deri koltuğu göstererek. "Ben rahatsızlık vermeyeyim size" diye mırıldandım. Sanki bir çiçek almaya gelen müşteriden farklı davranmış gibi hissederek. Yasemin teyze yaşının verdiği yüzünü kızgınlık ifadesine büründürerek, "O nasıl sözmüş evladım. Bu dükkana gelen her kişi bizim için bir müşteriden daha fazlasıdır" dedi.

"Allah razı olsun" gösterdiği deri koltuğa oturdum. "Ben siz hanımlara bir çay getireyim" diyen Yasin amcayla oturduğum yerden ayaklandım. "Siz bana yerini gösterin, ben hallederdim" Yasin amca, elini kaldırıp beni durdurdu. "Yaşımıza bakmayasın evladım. Biz daha çok genciz"

"Tabi ki öyledir de-" Yasemin teyze sözümü keserek, "De-si yok kızım. Yasin amcan getirir. Sen de hele nerelisin? Nereden gelip nereye gidersin?"

"İstanbul'dan geldim, iş için. Burada doldurduğum vakit de bir haftayı bulmak üzeredir" kafasını ağır ağır salladı. Kehribar gözlerini çiçeklerin üzerinde gezdirdi. "Her çiçeğin bir dili vardır kızım" yanımıza elinde ki çaylar ile Yasin amca geldi ve çayımı ortada bulunan sehpaya bıraktı.

Yasemin teyzenin dediğini merak ederek, "Nasıl oluyor yani?" Diye sordum.

Kehribar gözlerini, Kırmızı Gül'e getirdi. "Kırmızı Gül, gerçek sevgiyi yansıtır kızım." Kırmızı Gül'ün yanında olan beyaz gül'e baktı bu sefer. "Beyaz gül, masumiyet. Pembe Gül, gönlüm senindir demektir." Pembe Gül'ün yanındaki sarı gülü sordum. "Peki ya, sarı gül?"

"Sarı gül, gerginliktir. Ayrıca Osmanlı döneminde içinde hasta barındıran evlerin önüne koyarlar. Sarı Gül'ün birden fazla anlamı da var diyebiliriz" bu bilgiye hakimdim.

"Sana hangi çiçeği verelim evladım" diyen Yasin amcayı, benden önce cevaplayan biri oldu.

"Orkide ver, kaptan sen."

Bu ses?

Alparslan?

Kafamı dükkanın kapısına çevirdim. Kapının iç kısmında tüm heybeti ile dikiliyordu. Oturduğum yerden ayaklandım ve birkaç adım da önüne varıp durdum. Arkamızda kalan büyüklerden sebep sarılamadım ama az da olsa kokusunu duyumsamak yetmişti bile.

"Beni nereden buldun?" Dedim. Dudağını kenarı kıvrıldı. "Kalbimin rotasını takip ettim diyelim" üstüne bir de göz kırpmasıyla ayaklarımın bağı çözüldü. Allah'tan dengemi sağlayabilmiştim. Yoksa yere düşmem an meselesiydi.

"Buyurasın oğul " diyen Yasin amcaya selam verdi. "Selamün aleyküm"

"Ve aleyküm selam" diye hepimiz selamını aldık. Birlikte tekrardan onların yanına adımladık. Elim ile Alparslan'ı gösterdim. "Alparslan" dediğim vakit Yasemin teyze gülümseyerek, "Yavuklun?" Dedi sorar hitabında ama o kelime bir sorudan daha fazlası olduğunu herkes fark etmişti. Kafamı olumlu anlamda salladım. Yasin amca sıcak tavırla, "Hoş geldin oğul, çay getireyim" dedi. Alparslan eliyle durdurdu. "Sağ olasın kaptan ama içmeyeceğim"

Yasemin teyze konuşmayı devraldı. "Orkide dedin değil mi oğlum?" Diye sordu Alparslan'a hitaben. Alparslan kafasını salladı.

"Orkide; aşk, gurur, sevgi demektir" Yasemin teyzenin sözlerini Alparslan devam ettirdi. "Orkide Yeryüzünde açan ilk çiçektir. Diğer çiçekler onun soyundan türemiştir." Duraksadı. Kahve hareleri benim renkli harelerime tutundu. "Benim de hayatımda ilk ve son açan çiçek Gökçendir. Ona da yakışacak en güzel çiçek Orkide olur" kalbim hafif yaz meltemi oluştu. Beni çok başka diyarlara, hislere götürdü. Kalbim, Alparslandan ibaret olmuş durumdaydı.

Gülümsedim. Öyle bir içten gülümsedim ki, gözlerimin içinin de güldüğüne yemin edebilirdim. O da bu durumu anlamıştı. O hep beni anlardı.

Yasemin teyze, Yasin amcaya karşı konuştu. "Bak Yasin, bak! Aynı bizim gençliğimiz" güldük onun bu sözüne. Bakışlarımız birbirimizden koparak onlara döndü.

Yasin amca, Orkide çiçeğinin yanına ilerledi. Beyaz, mavi, fuşya ve sarı renkli orkideler güzelliği ve kokusu ile etrafı sarıp sarmalamıştı. "Hangi renk olsun evlat?" Alparslan, bana baktı. "Ne renk olsun Uğur Böceği?" Omuzlarımı silktim. "Fark etmez"

"Sen beyaz orkide ver kaptan! Masumiyetiyle her yeri büyülüyor" dediğinde aşağıdan bacağına vurdum. "Sus, Alparslan!" Utançla ne yapacağımı bilememiştim. Keyiften dudağının köşesi kıvrıldı. "Ne Gökçen?" Dedi, inadıma. Utangaçlığı bir kenara bırakarak, omuzlarımı dikleştirdim. Boğazımı temizledim. "Biz müsaade istiyelim artık. Çok teşekkür ederim" dedim son cümlelerim de Yasemin teyzeye hitaben. Yasemin teyze de oturduğu yerden ayaklanıp eline Leylak çiçeğini de alarak hazır etti. Bana uzattığında şu cümleleri de ekledi.

"Leylak, ilk görüşte aşk demektir kızım. Yasin amcanın bana verdiği ilk çiçek Leylaktır. Ben ikinizin gözünde bizi gördüm. Sizin aşkınız bambaşka kızım, bunu hiç kirletmeyin. Benden size hediyedir"

📑

Bir şehiri neden seversiniz? Ülkenizin bir toprağı olduğu için mi sadece? Bir şehir içinde birden fazla duygu barındırır. Siz o şehir içinde ne yaşadıysanız, ona göre şekillenirdi şehirler.

Ankara.

Benim hayallerimi barındıran bir şehir olduğu için ben hep hayallerimde tuttum. Ankara benim için hayal, umut oldu. Sonra babamın en çok uğradığı yer olmuştu Ankara. Ben özlem çektim ve Ankara benim için özlem oldu. Alparslan'ı sevdim ve onun mesleğinin yeri Ankara'ydı. Ankara benim için sevdiğim oldu.

Şimdi ise birden fazla anlam yüklediğim şehirdeydim.

Çiçekçiden çıktıktan hemen sonra benim evime gelmiştik. Alparslan içeride uzanırken ben mutfağa girmiş, yemek hazırlıyordum.

İkimizde çok açtık. Bu yüzden kremalı, mantarlı makarna yapmış yanına da tavuk sote yapıvermiştim. Son olarak salatayı hazır edip masaya koydum. Meyve suyunu bardaklara dökerken Alparslan'a seslendim.

"Alparslan?"

Seslenmemin üzerine bir dakika anca geçmişti ki mutfak kapısından girerek masaya oturdu. "Nasıl açım anlatamam." Sofraya bir bakış attı. "Her şey harika gözüküyor, ellerine sağlık güzelim" gülümsedim. Bende yerime geçip oturdum. "Afiyet olsun"

Bir süre sessizlik içinde yemeklerimizi yedik. Alparslan ayağa kalkıp ikinci tabağını aldı. "Ben koyardım" dediğimde kaşığı ağzına götürüp yandan bir bakış attı. "Elim ayağım tutuyor çok şükür güzelim. Ben hallederim"

"İyi" meyve suyundan bir yudum aldı. "Nasıl geçti Ankara'da ki günlerin?"

"Güzeldi ya. Alıştım galiba. Hoşuma da gidiyor belgeler ile haşır neşir olmayı. Seviyorum işimi" bu sefer gülümseyen o oldu. "Sevindim senin adına güzelim"

"Senin işler nasıl?" dedim söylemeyeceğini bile bile. Kafasını salladı. "İyi ya, ne olsun, bol bol spor" güldüm. Bende ona uydum. "Fark ettim, bol bol spor yaptığını" göz kırptı.

"Biz de işler böyle komutan kızı"

"Kabulümüz dedik, Alptekin!" Sırıttı.

Ciddiyete büründüm. "Şaka bir tarafa, mesleğini tam olarak anlatamaz mısın? Amirsin tamam da, biraz o olayı açsan" son lokmasını da ağzına attı. Meyve suyunu bitirdi ve arkasına yaslandı.

"Sadece belli bir kısımdan bahsedebilirim. Bu da ilk ve son olur Gökçen. Ayrıca annemler, Alçiçek falan dahil kimse bu kadarını bile bilmiyor. Ona göre" diye uyardığında demek istediğini anlamıştım. "Söz" dedim.

Kafasını salladı.

"İstihbarat ihtiyaçlarının tesbiti işlemi İstihbarat Başkanlığı'nca yapılıp bu ihtiyaçların operasyon birimlerine iletilmesi ile birlikte, Çark'ı döndüren bir başka ünite, Operasyon Başkanlığı devreye girer.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Operasyon Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yurt içinde ve dışında kapalı kaynaklardan haber toplama birimidir. Bir başka deyişle, Operasyon Başkanlığı, ağırlığı yurt dışında olmak üzere, kapalı kaynaklar vasıtasıyla istihbarat operasyonları düzenleme ünitesidir."

"O zaman istihbarat içinde başka dallar da var" diye bir fikir sundum. Kafasını olumlu anlamda salladı.

"İstihbarat tek bir yerden oluşmaz. İçinde bir çok alana bölünür ve bu başkanlık kısımları yönetenlere amir diyoruz. Ben de teşkilatta dış operasyonlar başkanlığını yöneten biriyim. "

"E, devam et" dedim.

"Operasyon Başkanlığı'nın görevini haber toplamaya yönelik operasyonlar düzenlemek ve toplanacak haberlerin çerçevesini de genel olarak devletimizin milli politikaları olarak çizince, sadece iç tehditler değil, dış tehditler de gündeme gelir. Dolayısıyla, Operasyon Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti için "hedef" olabilecek devletlerin gücü, imkan ve kabiliyetleri, kuvvetli ve zayıf tarafları, muhtemel hareket tarzları ve Türkiye'ye yönelik etkileri gibi konularda da haber toplamaya yönelik operasyonlar düzenler."

"Peki ya, karşı tarafinda yani başka ülkelerinde istihbaratlar var." Kafasını ağır ağır salladı. "Doğru var, İşte, Operasyon Başkanlığı'nın bir diğer görevi de, yabancı devletlere ait istihbarat kuruluşlarının Türkiye'deki haber toplama, bazı kişi ya da grupları yönlendirme gibi faaliyetlerine engel olmaktır. Yani, yabancıların Türkiye hakkında istihbarat yapmalarına karşı koymak. Bu amaçla, yabancı devletlere ait istihbarat kuruluşlarının Türkiye'deki çalışma yöntemlerine, imkan ve kabiliyetlerine, hedeflerine ilişkin haber toplar, bunları değerlendirir ve sonuçta bu tür faaliyetleri açığa çıkarıp zararsız hale getirme, önleme çalışmaları yürütür. Bizim alanımız bu şekilde ilerler"

Kafamı sallayan bu sefer de ben oldum. Gerçekten işin içine girmeden neyin ne olduğunu bilmiyordunuz. Benim tek bildiğim teşkilatın olmasıydı, evet, kendi içinde alanlara göre ayrım olduğunu elbette biliyordum lakin bu kadar ayrıntılı bir bilgiye de sahip değildim.

"Kahve?" Diye soru yönelttim. Gülümsedi. "Hayır demem" ayağa kalkarak masayı toparlamaya koyuldum. O da benimle birlikte ayaklanarak bana yardımcı oldu. El birliğiyle masayı halledip kahve yapmaya koyulduğum an da kapı çaldı. Alparslan, "sen kapıya bak, ben hallederim" dediğinde elimdekileri tezgaha bırakarak kapıyı açtım. Meryem teyze elinde tuttuğu bir zarf ile birlikte kapımdaydı. Tebessüm ettim. "Hoş geldin Meryem teyzem" kapıyı daha çok araladım. "Buyurmaz mısın içeriye?" Gülümsedi. "Yok güzel kızım, ocakta yemek var. Bugün sana bir zarf geldi. Ben almıştım sen evde olma. sen evde olmayınca şimdi de aklıma gelmişken vereyim dedim" uzattığı zarfı aldım. "Teşekkür ederim, Meryem teyze"

"Ne demek evladım, yemek yedin mi?"

"Yedim yedim, sağ olasın"

"Peki kızım, görüşmek üzere"

"İyi günler" diyerek kapıyı kapattım. Elimde ki zarf ile mutfağa girdim. Alparslan'ın bakışları zarfa kaydı. "O elinde ki zarf ne?"

Omuzlarımı silktim. "Ben de bilmiyorum. Bana gelmiş, Meryem teyze almış" bir kaç adımda yanıma geldi. Zarfı yırtıp içinde ki kağıdı çıkarıp katlandığı izlerinden açarak yazdığı yazıları okudum. Alparslan da benimle birlikte okumuştu. Aynı anda bakışlarımız birbirine döndü. "Bu gerçek mi?" Yutkundu. "Öyle gözüküyor hem" bakışları tekrar kağıda döndü. "Cumhurbaşkanlığının imzası var"

Konuşmama telefonumun sesi izin vermedi. Telefonuma uzanarak arayan kişiye baktım. Babamdı.

Hemen cevapladım.

"Baba?"

"Kızım?"

Şaşkınlığı üzerimden atamadan konuştum. "Baba haberin var mı?"

"Yeni haberim oldu. Sen ne düşünüyorsun?" Gülümsedim.

"Devletim beni uygun gördüyse benden mutlusu olamaz baba" gülümsediğini hissettim. "Benim kızım işte!"

Bakışlarım tekrardan Alparslan'a döndü. Onun da yüzünde gülümseme olmuştu. Son kez kağıda baktım. Gözlerimi kapattım.

Ben artık devletin Elçisiydim.

Ben başka ülke de devletini temsil edecek olan büyükelçiydim.

Ben babam ve abim gibi devletine hizmet edecek olan birisiydim.

Ben bu devlet için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olan Türk kızıydım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.