Kederi kadere bağlayan ipek sicimin düğümünü daima kararlar atar...
İlahi kalemin her hareketi, ağır bir çekimle gözbebeklerimde yankılanıyor gibiydi. Gözümün nuru kızım avuçlarımdan kanadı kırık bir serçe gibi yıkık dökük gitmişti. Alaz'la evlenmek üzereydim. Tek bir ihtimal uğruna cehenneme daldığımı hissediyordum. Sanki baş aşağı dalışa geçtiğim bu uçsuz boşluğun her yanı ateşten elleriyle yüzümü okşuyor, değdiği her yeri için için yakıyordu.
Bir kaç kez daha yutkundum. Alaz önce elini tutmamı bekledi. Sonra tutmadığımda bana yol gösterdi. Ayaklarımı ilerlemeye ikna edemeyişim bir yana nefessiz kalışımın üstesinden de gelemiyordum. Boyumu aşan keder beni çoktan boğmaya başlamıştı. Önden bir iki adım atıp arkasından gelip gelmediğimi kontrol etmek için döndüğünde ben hala olduğum yerde dikiliyordum. Kararsızca ilerlemek ve ya dönmek arasında bocaladı. Sonra yanıma geldi, iki güçlü el omuzlarımı merhametle okşadığında bütün gün yaşadığım duygusal gerilim onun kollarında gözlerimden akmaya başladı. Daha ilk damla ile birlikte geniş göğsüne sıkı sıkı bastırdı. Yıllardır şefkatin zerresini görmemiş saçlarımı şifa olmak istercesine okşadı. İçimde hissettiğim her duygu yerini usulca minnete terk etti. Kollarımı beline sarmak istedim. Belki biraz daha sokulmak... huzurun beni biraz daha sarmalamasına izin verme... çok şey oluyordu içimde. Usulca akan bir dere gibi duygusal bir silsile yapışmıştı yakama.
Bir nebze içim ferahladığında yağmur da yavaşlamıştı. İnce ince çiseleyerek hala bizi ıslatıyordu, gökyüzü grinin uğursuzluğuna boyanmıştı. Beline doladığım kollarımı usulca hareketlendirdiğimde Alaz da ellerini bedenimden ayırdı. “Daha iyi hissediyor musun şimdi?”
Başımı yerdeki açık bej, geometrik yıldız desenli karolardan kaldırıp Alaz'a baktım. Duygularımı bölüştüğünü gözlerinden okuyabiliyordum. Omuzlarımda hala onun ceketi vardı. O ise bir beyaz gömlekle bu yağmurun altında benimle ıslanmıştı. Gömleği vücuduna yapışmış bütün hatalarını arsızca ortaya sermişti. O an düşündüğüm tek şey benim yüzümden hasta olmasının beni üzeceğiydi... Saçlarının alnına düşen tutamlarından damla damla yanaklarına ve burnunun ucuna dökülen yağmur suyu, gözlerine bakarken daha çok mahcup hissettirdi. Hemen gözlerimi yerdeki sekiz köşeli yıldızlara çevirdim. “Evet, daha iyiyim. Teşekkür ederim Alaz...”
Derin bir nefes alıp rahatladığına şahit oldum. Az önce taştan bir heykel gibi kaskatıydı oysa.
“O zaman gidip evlenelim artık, ne dersin?” şimdi de ben derin bir nefes almıştım. “Bundan önce biraz sakince konuşamaz mıyız?” dudakları sağ tarafa doğru kavislenirken “Şimdi aklına hangi gereksiz kısım takıldı söyler misin? En azından içeri geçmeliyiz, artık bir kaç adım atmaya başlasan iyi olur. Yoksa konuşamadan zatürre olacağız.” Dedi.
Kıkırdadım ve bir yandan yürümeye başlayıp bir yandan konuştum. “Bazı net ve keskin çizgilerle bu evlilik olayının sınırlarını belirlemek istiyorum. Bu pek gereksiz görünmüyor öyle değil mi?” Burnuna damlayan suyu silip güldü. İçten kadifemsi ve derin bir gülüştü bu. “Evet, tanıştığımızdan beri değindiğin en doğru nokta diyebilirim.” Hemen cevap verdim. Gözlerimi gözlerine sabitledim. “Aslında... seninle benim düşünce yapımız epeyce farklı. Bu yüzden neye neden takıldığımı anlamanı beklemiyorum...” Hala gözlerimiz birbirini boğarken o da bana cevap verdi. “Haklı olabilirsin ama bu anlaşamayacağımız anlamına gelmiyor. Ortak paydada gayet güzel iletişim de kurabiliyoruz.”
Bütün bahçeyi kaplayan yıldızlı karolar bittiğinde sağa doğru yöneldik. Bahçenin denize yakın kısmındaydık. Gri gökyüzünün yansıması hırçınlaştırmıştı denizi. Büyük bir kapı önümüze dikilmişti. İhtişamlı yapıyı tamamen görmek bu açıdan imkansızdı. Tokmağı iki kez hareket ettirdiğinde çıkan sesle birlikte hızlıca açıldı kapı. Genç ve zarif bir kadın “Hoş geldiniz Alaz Bey. Misafiriniz sizi salonda bekliyor.” Omzumdan ceketini alırken kıza cevap verdi Alaz; “Tamam Nilüfer, üzerimizi değiştirip geliyoruz. Misafirimizi hoş tutun.” Nilüfer hafifçe başıyla onaylayarak ona uzatılan ıslak ceketi alıp uzaklaştı.
“Hadi gel benimle, senin için bir şeyler getirtmiştim. Hemen üzerini değiştir yoksa hasta olacaksın.” Evin ısısı normal olsa da ben üşümeye başlamıştım. Çocuk gibi her şeye itiraz edecek de değildim. Hasta olmaktansa getirttiğini söylediği şeylere en azından bir bakabilirdim. Bu yüzden başımla onaylayıp eliyle gösterdiği, antrenin sağında kalan yüksek ve geniş merdivenlere yöneldim. Hemen arkamda olduğunu bilmek tuhaf hissettiriyordu. Bundan sonra hep böyle yakınımda olacağı düşüncesi ise aynı ölçüde korkutuyor ve heyecanlandırıyordu. İnci'yle geçireceğim kısıtlı saatleri burada harcıyor olduğumu düşündükçe kalbime saplanan ağrı giderek dayanılmaz olmaya başlamıştı çoktan.
Merdivenlerin bitiminde durduğumda o da son basamağı tüketip karşımda durdu. “Tek yolun bu olduğuna emin misin Alaz?” Gözlerini yere indirip tekrar bana baktı. “İstemediğin hiç bir şey tek yol değil. Yapmak zorunda değiliz. Şirkette işe başlayabilirsin, sadece süreç uzar ama illa ki kızını alacağın standarda sahip olmanı sağlarım. Tek sorun Rana'nın geçmişi...” Kararsızca devam etmesini bekledim. Devam etmediğinde “Ne varmış onun geçmişinde?” diye sordum. “Bunu sana anlatmamam gerekiyor muhtemelen...” Kaşlarım çatıldı, öylece kafasına göre bir şey söyleyip geri çekilemezdi. “Yok öyle ortaya bir iddia atıp geri çekilmek Alaz Bey, anlatmak zorundasın!” Alnına dökülen saçlarını geriye doğru alırken “Önce üzerimizi değiştirelim mi? Gerisini sonra da konuşabiliriz.” Başımla onayladığımda koridorun soluna doğru yürümeye devam ettik. İçerisi her bakımdan nezih ve aydınlıktı. İçimin karanlığını bu aydınlık boğabilseydi keşke...
Koridorun sonunda açık renkli boyalarla süslenmiş vitray pencere iki tarafında iki odayı barındırıyordu. Sağdaki odaya yöneldiğinde kapıda bekledim. Omzunun üzerinden bana baktı. “Ne duruyorsun orada? Gelsene...” Bir kaç kararsız geçen saniyenin ardından odaya girdim. Geniş yatak beyaz gardırop ve makyaj masası komodinlerle uyumluydu. Her birinin topuzlu tutmaçları ve kare girintili desenleri vardı. Sade ve şık odayı bir çok biblo ve duvar tablosu süslemişti.
Yatağın üzerinde açık halde bir kaç elbise ve kutulu çamaşır setleri vardı. Komodinin önünde sıralanmış bir kaç farklı tarzda ayakkabı ile seçenekleri çoğaltmıştı. Ben ayakkabılara göz gezdirirken Alaz Gardırobun kapaklarını açtı. “Bunların hepsi senin üzerine uymazsa ya da beğenmezsen değiştirebiliriz. Göz kararı aldım. Beden ve ayakkabı numaranı bilmiyordum... “ Huzursuzca bir kaç adım atıp gardıroba yaklaştım. Envai çeşit, renk renk elbiseler ayakkabılar vardı. Çantalar kıyafetlerin asılı olduğu yerde, alttaki ayrı bir bölümdeydi. Onlarca elbise, onlarca çanta, çeşit çeşit ayakkabı vardı. “Bütün bunları neden aldın? Seninle evlensem bile bu anlaşmalı, sahte bir evlilik olacaktı zaten. Senin aldığın şeyleri giyeceğimden ya da kabul edeceğimden nasıl bu kadar emin oldun?”
Gözlerinde taşıdığı bakışlar bile anlamsızlaştı. Bu ihtimali düşünmediği öyle açıktı ki... “Ben ihtiyaç duyarsan ve canın isterse kullanırsın diye bu gün hallettim. Zevkini bilmiyorum. Bu yüzden de çeşitli şeyler aldım...” “Teşekkür ederim” diyerek sözünü kestim. Başıyla belli belirsiz bir selam verdikten sonra “ben karşı odadayım hazır olduğunda seslenirsin.” Dedi. Hızlı adımlarla odadan ayrıldı ve kapıyı kapadı.
Yatağın üzerindeki elbiselere doğru yürüdüm. Üç taneydi; biri ip askılı beyaz satendendi, diz altına inen etek boyunda bir kaç santimlik bir yırtmaç vardı. Diğeri romantik görünen bir elbiseydi. Dantelli ve tüllerle kaplıydı. Üçüncüsü ise, derin V yakalı uzun şifon kolları olan boydan bir elbiseydi. Belden oturmalı aşağı doğru genişleyen ipek kumaştandı. Diğer ikisi beyazdı bu elbise ise ekru... yatağın üzerine hazırlanan elbiselerden giymeyi tercih ettim. Gardıroptan herhangi bir elbise seçmek daha uzak bir ihtimaldi benim için. Belli ki bu elbiseleri nikah için giymemi istiyordu. Onunla evlenmeden halledebileceğimiz bir yol olduğunu söylemişti. Peki bu evlilik olayı neden ortaya çıkmıştı o zaman?
Ekru renkli elbiseyi giyip aynı renkteki stilettoyu da giydikten sonra makyaj masasına yöneldim. Aynanın önünde çeşitli parfümler, kozmetik ürünler vardı. Görünürde bir taraf bulamamıştım, çekmeceyi açtım. Üç bölümden oluşan geniş çekmecede takılar saatler vardı. Diğer tarafta çeşitli tokalar ve tarak ortada ise saç şekillendirme aletleri. Bu kadar detaylı bir oda hazırlamış olmasına şaşırmadım desem yalan olurdu. Saçlarımı kurutup düzleştirdim hafif bir makyajla ağlamaktan şişen gözlerimi ve kızarmış yanaklarımı sakladım. Takılara dokunmasam da tokalardan bazıları saçlarımı yarım toplamam için işe yaramıştı.
Açıkta kalan saçlarımın uçlarını maşayla dalgalandırıp odadan çıktım. Bu hazırlığı neden yaptığımı ise makyaj masasının yanındaki boy aynasında kendimi bir gelin olarak gördüğümde sorgulamayı ancak akıl edebildim. Keşke gardıroptan günlük bir elbise giyseydim. Hem evlenmek istemediğimi söyleyip hem gelin gibi hazırlanmış olmama söylenirken kapı tıklatıldı. Artık üzerimi değiştirme şansım da kalmamıştı.
“Girin.” Alaz kapıyı hızlıca açtı. “Bir saattir odada bekliyorum, sen gelmeyince ben geleyim dedim...” cümlesinin sonuna doğru gözleri beni bulduğunda sesi de gücünü yitirmiş giderek fısıltıya dönüşüp yok olmuştu. O öylece bakarken sabit durmak çok zordu. “Ben, yatağın üzerinde bunlar vardı ve kolay geldiği için bunu giyd..” devam edemeden araya girdi. “Muhteşem olmuşsun Firuze...” gözleri sanki büyülenmiş gibi bakıyordu. Bu durum biraz garipti. Havanın ağırlaştığını hissettim.
“Konuşabilir miyiz?” bir uykudaymış da ondan uyanmış gibi irkilip kendine geldi. Yüzündeki o aptal ifade, bu kadar gergin olmasam beni çok güldürebilirdi. Ama şimdi o anlardan biri değildi.
“Tabi, konuşacaktık değil mi? Konuşalım o zaman... ileride çalışma odam var oraya geçelim mi?” Başımla onaylayıp önünden geçip kapıyı açtım. Aldığı her nefes saçlarımı okşayıp gidiyordu. Koridorun diğer ucunda iki oda diğer tarafla aynı düzendeydi. Soldaki odaya geçtik. Koyu kahve ve beyaz renkleriyle dekore edilmişti. Ciddiyet kokan çalışırken disiplinli olduğunu gösteren düzene sahipti masası. Masanın çaprazında pencereye yakın koltuklara oturduk.
“Ne konuşacağız?” Gözlerimi devirmekten kendimi alıkoymadım. “Rana'yı...” Git gide karardı bakışları. “Rana'nın annesi Demans hastasıymış. Ona Rana bakıyormuş. Annesi öldüğünde bu ölüm şüpheli bulunmuş ve inceleme başlatılmış. Komşular Rana'nın sürekli annesini azarladığını, ona kötü davrandığını söyleyerek ifade vermişler. Hatta kısa süre tutuklu kalmış. Bütün kanıtlar da zaten Rana'nın annesine şiddet uyguladığı yönündeymiş. Cezasının kesinleşeceği hafta, o tutukluyken bil bakalım ne olmuş?”
Anlattıklarını dehşetle dinliyordum. Konuşacak durumda olmadığımı fark ettiğinde Alaz devam etti. “Hakim değişmiş. Cezasını para cezasına çevirmiş. Görüştüğüm savcı davayı incelediğinde usulsüz bir karar olduğunu üstüne basa basa söyledi. Sonra biraz daha derinlemesine araştırınca bu kefareti ödeyenin Meriç olduğunu ve hapisten çıktığında onu karşılamaya gidenin de o olduğunu öğrendim. Birden fazla komşu Rana'nın annesinin ölümüne sebep olduğu konusunda hemfikir. Firuze seni korkutmak istemiyorum. Ama İnci'yi de böyle şaibeli bir geçmişe sahip olan Rana'yla uzun süre bırakmak istemiyorum. Bu yüzden evlilik en kestirme ve en hızlı yol.”
Daha fazlasına gerek yoktu. Annesini öldürdüğünden emin olan bir insan topluluğu vardı ortada ve usulsüzce yargılanıp serbest kalmasa belki hâlâ hapiste olacak bir kadındı Rana. Kızımı onun elinde bir an bile fazladan bırakamazdım. Meriç'in bürokratik gücü elimi kolumu böylesine bağlarken bir caniyi de serbest bırakmıştı. Şimdi ise aynı güçle kızımızı onunla aynı evde bütün gün yalnız bırakıp işe gidecek kadar ahmaktı! “Daha fazla bekletmeyelim nikah memurunu, hadi bitsin bu iş...”
<>¤<>¤<>¤<>
Beklemekten sıkılan nikah memuru yılgın gözlerle pencereden denizi ve açmaya başlayan gökyüzünü seyrediyordu. Alaz boğazını temizleyerek içeri girerken kolunu da bana uzatmıştı. Elimi nazikçe koluyla buluşturdum. Bana bakıp güven verircesine gülümsedi. Ben de ilk kez ona içimden gelerek gülümsedim. Çaresizliğime çare olmuştu. İnci için yapmıştı bunu karşılık beklememişti bile.
Hakkını ödemem zordu. Ama bir gün mutlaka karşılığını vereceğim bir hayat borcuydu bu. İçimden ona söz verdim ve onunla nikah masasına oturdum.
“Siz Firuze Akarsu, kendi hür iradenizle, Alaz Karaman'la evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Ona baktım... Alaz'a... bana hem bir dirhem su hem de yakıcı bir azap olan Alaz'a... heyecanlıydı.
“Evet, kabul ediyorum.”
"Siz Alaz Karaman, hiç bir baskı altında kalmaksızın Firuze Akarsu'yu eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?”
Bana baktı... gözlerinde bir umut ve inançla...
Ceketinin yakasını hafifçe düzeltti. Klasik takım elbisesi lacivert rengiydi, gömleği beyaz, kravatı açık ve koyu lacivert renklerinin bütünlüğüyle tamamlamıştı onu. Saçlarını özenle taramıştı ve en koyu rengin hakimi yine gözleriydi... benden son kez onay isteyerek baktı. Hafifçe gözlerimi kapattım.
Cevap verdi ona sorulan soruya;
“Evet, kabul ediyorum.”
İkimiz içinde yepyeni bir hayatın inşası böylece tamamlanmıştı. Rana hakkında öğrendiklerim yüzünden sınırlar çizmeden birbirimize şartlar sunmadan evlenmiştik. Onun gözlerinde İnci için bir mutluluk vardı. O mutluydu. Küçük bir kızı kurtaracak olmanın mutluluğuydu. Ben de ise bilinmez ve ön görülemez bir geleceğin kaygısı hüküm sürüyordu. Tek istediğim kızımı geri alıp huzurlu küçük hayatıma dönebilmekti.
Nikah memuru gittikten sonra güneş son kez gülümsüyordu. “Alaz benim eve gitmem gerekiyor. İnci'yle geçireceğim son huzurlu akşam olacak bu. “ Kravatının bağını gevşetip açtı ve boynundan bir yılan gibi süzülen kumaşı koltuğun üzerine attı. “Tabi haklısın gitmen gerekiyor. Seni hemen götüreyim o zaman.” Başımı onaylayıp hemen kapıya doğru yönelmiştim bile. “Bekle bir dakika. Önce arabayı getirmeleri lazım. Nilüfer...” Adını duyunca hemen gelmişti Nilüfer “Buyrun Alaz Bey?” “Arabayı getirsinler, acelemiz var, acele etsinler.” Kadın başıyla onayladığı gibi ayrıldı yanımızdan.
İkimizde Nilüfer geri gelene kadar sessizce bekledik. Ben ellerimi önümde birleştirmiştim. Alaz ise bir elini pantolonunun cebine sokmuş, diğeriyle de telefonuyla uğraşıyordu. O an aklım başıma geldi işte! Ben Sare'yi aramamıştım. Saatlerdir benden haber alamadığı için delirmiş olmalıydı. “Alaz, telefonunu kullanabilir miyim? Ben çantamı sanırım parkta unuttum da...” Alaz telefonunu uzattı ve o hayran kalmama sebep olabilecek gülümsemesini sergiledi. “Evet, sen çantanı parkta unuttun ama ben aldım. Arabada kaldı eve geçerken almadık sadece...” Telefonunu aldım bir yandan da ona gülümsedim. “Bir yığın işten kurtardın beni, teşekkür ederim.” Dedim.
Hızlıca Sare'nin numarasını tuşlayıp Alaz'dan ayrılarak bahçeye çıktım. Bir kaç adım daha atıp duymadığından emin olurken Sare telefonun diğer ucunda belirdi. Sesi üzgün hırçın ve çaresiz geliyordu. “Alo..” Şimdi alacağım tepkiye hazırlanarak cevap verdim. “Sare, benim Firuze... kızmadan önce dinle n'olur...” “Firuze! Firuze, seni öldüreceğim! Neredesin sen be? Öldüm meraktan saatlerdir ya! Bir de önden pazarlık yapıyorsun benimle! Seni parçalasam hakkımdır bence!” Ciğerlerime doldurduğum oksijen bana biraz da olsa güç vermişti. Gardımı indirmeden ya da daha fazla kızmasına mahal vermeden açıklamaya giriştim, aldığı bilgiyle zaten şoka girip konuşamayacaktı. “Dinle tek bir cümle, Ben Alaz'la evlendim az önce... beni birazdan eve bırakacak. Gelince konuşuruz. Tamam mı?”
Bir kaç saniye bekledim ama ses gelmedi, “Sare...?”, “Hı? Ha! Tamam... hangi Alaz'la evlendin?” bu onun şoka girmiş, dumura uğramış haliydi. “Aptal aptal konuşma Sare... kaç tane Alaz tanıyoruz, söyler misin? “Aaaa! Alaz Karaman'la mı evlendin!” Sonunda biraz idrak etmişti. “Evet, şimdi kapatıyorum bir saate evde olurum konuşuruz. Sen biraz sakinleş.” Dedim ve telefonu kapattım. Yoksa hayatta susmazdı, nefes aldırmayan sorular sorardı. En iyisi yüz yüzeyken konuşmaktı... Bakışlarımı telefondan çekip arkama baktım.
Alaz, bahçenin diğer tarafında beni bekliyordu. Yanına gittim “Teşekkürler, arkadaşım İnci'nin yanındaydı, onlara haber vermedim saatlerdir. Meraktan delirmişler...” Başını hafifçe sallarken arabaya geçmem için kapımı açtı. Ben bindikten sonra kapattı ve kendi de sürücü koltuğuna yerleşti.
Yol boyunca hafif tınılı bir müzik bize eşlik ediyordu. Arada birbirimize bakıp tekrar önümüze dönüyorduk. Biz evlenmiştik. Bu kadar uzak olduğu biriyle, bu kadar yakın olabilir miydi insan? Hayatları bu kadar birbirine zıt iki kişi bir sebeple bütünleşebilir miydi? Oluyordu demek ki... hayatın terazisi hep farklı işliyordu. Bir an öncemiz, bir sonraki saniyeyi garantilemiyordu. Hep bir bilinmezliğin içinde, geleceğin hayaliyle yaşayıp miadımız dolunca ölüyorduk...
“Bir şey sormak istiyorum...” dedi bir anda. Benden onay beklerken sağdan gelip önümüze direksiyon kıran şoföre kornaya uzun uzun basarken. “Tamam, hadi sor.” Gözleri dikiz aynasına gitti geldi. “Akşam yemeğini sizde yiyebilir miyim?” Her dakika daha farklı hissettirebiliyordu bana. Farkında olmadan her saniye daha fazla şaşırıyordum onunlayken. “Ta.. tabi ki yiyebilirsin.” O takım elbisesi ben ise bir gelinlik kadar gösterişli elbisemle, benim mütevazi apartman dairemde kızım ve arkadaşımla akşam yemeği yiyecektik. Aniden evlendiğim kocam bende yemek yemek istediyse bunda ne vardı ki? Gayet makul bir istekti bu.
O da aynı şeyleri düşünmüş olacak ki bakışlarımız buluştuğunda ikimizde gülmeye başladık. Kahkahalarımız dindiğinde kendimi daha iyi hissediyordum. Artık biraz konuşmamız gerekiyordu.
“Şimdi ne yapacağız?” kaşlarını kaldırıp dudağını büzdü ve sonra cevap verdi. “Sanırım bana taşınman gerekiyor. Evliliğimiz incelenecektir, şaibeli görünmesini istemeyiz. Zamanlaması yeterince şüphe uyandırıcı zaten.” Başımla onu onayladım. “Haklısın, ama sınırlarımız olmalı.” O da beni başıyla onayladı. “Evet,” dedi “sınırlar olmalı, sen belirle ben sana uyum sağlayacağım.”
Biraz olsun rahatlamıştım. “Tamam o zaman sayıyorum. Kural bir, tuhaf yakınlaşmalar olmayacak...” kaşlarını çattı “Tuhaf yakınlaşmalar mı?” “Evet! Senin ofiste ve savcının ofisinde olduğu gibi tuhaf yakınlaşmalar...” mimikleri hayret edercesine yer değiştirdiğinde bile olağan dışı bir çekiciliği oluyordu. Gözlerinde haylaz bakışlarla güldü “Peki, devam et...” “Kural iki, evlilik sözleşmesi yapacağız ve kızımı aldıktan üç ay sonra boşanma gerçekleşecek. Anlaşmalı boşanma olacak ve senden bir şey talep etmeyeceğim.” Bir süre kafasında söylediklerimi tarttı. “Evlilik sözleşmesi neden gerekli olsun ki? İstediğinde boşanabiliriz. Biz zaten sahte bir evliliğe imza attık.” Yanağıma dökülen perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırırken cevap verdim. “Bahsettiğim şey o değil. Senin servetinden bir kuruş bile istemiyorum. Boşanırken ortak mal sayılır ve mahkeme bunun üzerinde hakkım olduğunu düşünerek senin mal varlığının bir kısmını bana aktarabilir. Bunun önüne geçmek için bir sözleşme imzalayacağız. Böylece benim senin servetinle işim olmadığını ve gerçekten sevdiğim için evlendiğimi ilan etmiş olacağız.” Muzipçe güldü. “Demek beni seviyorsun ve sevdiğin için evlendin ha?”
Göz devirip sahte bir kızgınlıkla baktım ona “Sulandırma Alaz, bu ciddi bir konu. Bu evliliğin ne maksatla yapıldığını sadece ikimiz biliyoruz. Dedikodularla uğraşamam ben.” Hala gülüyordu ve bu beni deli ediyordu. “Tamam ama ben yine de beni sevdiğine ikna oldum şahsen...” omzuna bir tane geçirdim ve ben de güldüm. “Hiç sorma, ölüyorum aşkından...” Bir süre sustuk bu sessizlik yaptığım şakadan utanmama sebep olacak kadar uzamıştı. “Son bir şey daha, bana yaklaşmayacaksın.” Bana baktı. Arabayı durdurdu ani bir frenle. Öne doğru hafifçe sarsıldığımda şaşkınlıkla ona döndüm. “Sen istemedikçe sana dokunmayacağım elbette. Sapık mı sandın sen beni?” Gözlerinin siyah hareleri beni boğacak kadar derin bakıyordu. “Şey... öyle demek istemedim ama net sınırlar demiştik en başında.”
“Dediğim gibi, sen istemedikçe uzak duracağım, ama şundan eminim; sen beni isteyeceksin...” Kaşlarımı çattım çok sinir bozucuydu bu herif! “Bu dediğin ölsem de olmaz! Heveslenme bence... Hem ne hakla böyle aniden durdun biz beklediklerini biliyorsun!”
Benden ayırdığı gözleri omzumun üzerinden dışarıyı buldu. “Durdum, çünkü geldik.”
Ben de arkamı dönüp evimin olduğu binaya baktım. “İnelim o zaman ne bekliyoruz ki?” Sonra birlikte indik ve binaya doğru yürüdük. Merdivenlerden çıkarken eteklerimi toplamıştım. Arkamda Alaz, önümde ise büyük bir acı vardı. İnci'yle son akşam yemeğimizdi. Yarın yanımda olmayacaktı. Zile bastım.
Kapı aralandığında yanımda Alaz'la Sare'ye baktık. İri badem gözleri olabildiğince açıldı. Altında çiçek desenli bir ev eşofmanı üzerinde alelade pembe bir tişört ve dağılmış ev topuzuyla, yanımda Alaz Karaman'ı görmeyi beklemediği aşikardı. “Sare, Alaz bu akşam yemeğini bizimle yemek istedi...” “Ah, müsait olmayacağını hiç düşünemedim Af edersiniz, ben gideyim başka akşam gelirim...” Alaz gitmeye yeltendiğinde Sare açık kalmış ağzını kapayabildi, hızlıca toparlanıp “Lütfen, olur mu öyle şey? Siz içeri geçin,” deyip üzerine baştan aşağı bir baktı ve devam etti. “Ben üzerime çeki düzen verip gelirim şimdi.” Deyip benim odama doğru gitti. Alaz da bunu bekliyormuş gibi benden önce içeri geçti. Arkasından bakarak ben de girdim. “Aydınlıkken evin daha güzel görünüyormuş...” dedi. Bir an ne demek istediğini idrak edemezken, o ekledi. “Son geldiğimde gecenin dördüydü hatırlarsan.” “Evet hatırlamaz olur muyum? Ömrümden elli yıl çalan o geceyi...” “Seni korkutmak istememiştim. Hatta hemen pişman olup gitmek istedim ama sen aniden uyanınca olanlar oldu işte.” Gülümsedim “Boş ver geride kalmış şeyleri konuşmak bu günü de geçmişe hapseder. Sen keyfine bak, ben de bir Sare'ye bakayım.” Diyerek koltuğu gösterdim ve Sare'nin yanına doğru ecelime yürürcesine yürüdüm.
Olanların baş döndürücü hızına yetişmek çok zordu. Bir de bunları Sare'ye aktarmak ölüm gibiydi. Hem alay edecek, hem kızacak hem de sevinecekti. Bu gün için yeterince duygu değişimi yaşamışken bunu kaldırabilecek miydim emin olamıyordum. Kapıyı tıklatıp odaya girdiğimde üzerini değiştirmiş bir kot pantolon ve mavi bir bluz giymişti. Başını aşağı eğmiş saçlarını açıp düzeltmekle meşguldü. “Misafirimizi yolcu ettikten sonra alacağım ifadeni, adamı bekletmeyelim şu saçlarımı açmama biraz yardım edersen seni affetmem kolay olabilir.”
Günlerdir ilk kez ağız dolusu bir kahkaha atmıştım sayesinde. Gür saçlarını toparladık ben de üzerime daha normal bir şeyler giydim. Sarı renkli askılı bluz ve beyaz keten pantolon. Saçlarımdaki afili tokayı çıkarıp, at kuyruğu şeklinde bağladım. Bir yandan da ne yemek yaptığını sordum. Taze fasulye, pirinç pilavı salata ve peynirli börek... menümüz buydu. Sever miydi? Bu gibi yemekler yiyor muydu? Gıda intoleransı var mıydı? Bir ton soru geçti saniyesinde aklımdan. Sonuçta o istemişti bizimle yemek yemeyi. Ani gelen bir misafirdi bu akşam bu evde. İnsan kocasını misafirden sayabiliyordu demek ki...
Yanına geçtik. Sare'yle tanıştılar. Daha ilk dakikadan şakalaşıp gülüştüler bile. O an fark ettim. Alaz da Sare kadar eğlenceli biriydi. Sonra İnci gülüşmelerimize uyandı. Hep birlikte masayı hazırladık. Alaz'ın da yardım etmesi şaşırtmıştı bizi. Sare düğününüze çağırmadınız şakaları yaptı. Alaz onu evimize davet etti. İnci'ye bu durumu açıklama işini daha sonraya bıraktık. Bu akşam bir misafir olarak tanıttı Alaz kendini. İnci ona en sevdiği ayıcığını gösterdi ve evcilik oynadılar. Sare kulağıma eğildi gözleri Alaz'ın üzerindeydi. “Boş ver, olan olmuş. En azından kasıntı bir adam değil. Hem de yakışıklı. Boşanmazsın sen bence, bakışların farklı sanki...” dirseğimle koluna bir tane geçirdiğimde ufak çaplı bir irkilmeyle toparlandı. Hepimiz birbirimize gülümsedik. Sonra Alaz bir kahve içti. Mutfakta oturmuştuk. Sigara yaktığımı gördüğünde, gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Sigara mı içiyorsun sen?” umursamazca omuz silktim “Evet, ama sakın karışayım deme. Bu seni ilgilendirmez.” Güldü, “O zaman ben de içebilirim bir tane.” Deyip pakete uzandı. O klas çizgisine sigarayı hiç kondurmamıştık şaşırmıştık. Sare de ben de birbirimize bakarken o benim paketimden aldığı sigarayı yaktı. Belki de yaktığı sigara değil de bendim. Hep beraber kahvelerimizi içtikten sonra Alaz da Sare de gittiler. Kızımla baş başa son gecemizdi bu.
Ona sarıldım. Ilık gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken sessizce, kızımın saçlarını doya doya kokluyordum. “Yarın baban seni almaya gelecek, biraz uyumak ister misin? Birlikte uyuyabiliriz bu gece istersen?” Kocaman gülümsedi ve boncuk gözleriyle bana baktı koynumda, “Olur anneciğim. Birlikte uyuyalım seninle uyurken rüyamda hep bulutların üstünde uçtuğum rüyalar görüyorum, keşke gerçek olsalar..” “Belki bir gün gerçek olur kim bilir... hadi uyu ve bulutlarda gezdiğin o güzel rüyalara dal, gözbebeğim. Seni çok seviyorum.” Ben de anneciğim, seni sevmez miyim hiç? Seviyorum. Hem de bulutlar kadar çok seviyorum.” Gülümseyip alnından öptüm. Saçlarında dolaşan parmaklarım hüzünle kıvrılıyordu. Bir daha ne zaman böyle yanyana olacağımızı bilememek benim için ölümden beterdi. Uyuyamadığım bu gecenin tamamını kızımı seyrederek geçirecektim.
O ise çoktan bulutların üzerinde gezindiği rüyalara dalmış, gülümsüyordu...

