İçeriğe geç

EKRU

Bölüm 6 · 15 dk okuma

EKRU

Bölüm 6

YAĞMURLAR VE GÖZYAŞLARI

Kızım için gururumu çiğneyip kabul etmeyi düşündüğüm iş gözümde çığ gibi büyüyordu. Bir yanım defalarca bu durumu reddediyorken diğer yanım başka çarem olmadığını yüzüme yüzüme haykırıyordu.

Hastanenin kapatılışının üstünden henüz birkaç gün geçmişti. Sare'nin baskısına rağmen, Alaz Karaman'la iletişim kurmamış, başka işler araştırmaya başlamıştım. Alaz Karaman benim için son çareydi. Geri adım atmak istemiyordum. Bu birkaç günde üç iş görüşmesine katılmıştım ve hiçbirinden olumlu yanıt alamamış olmak üzmeye başlamıştı. Başlarda 'Bu olmazsa başkası olur...' diyen ben, günden güne depresyona bir adım daha yaklaşıyordum. Her geçen gün daha fazla yıkılmaya yüz tutan rutubetli bir harabe gibi hissediyordum.

Yeni bir iş ilanı için telefonu elime aldığım sırada kapı çaldı. Telaşsızca kapıya koşturduğumda benim aksime İnci büyük bir heyecanla ve merakla koşa koşa geldi. Ona gülümserken kapıyı açtım. Karşımdaki kurye bir zarf uzattı, resmi makamlara ait olduğu her halinden belliydi. "Firuze Akarsu?" huzursuzca kıpırdanarak cevap verdim. "Evet benim, buyurun?" El çabukluğuyla yaka cebindeki kalemi çıkarıp başka bir kağıtla birlikte bana uzatırken, "Bu size gelmiş, şuraya bir imza atarsanız teslim edebilirim..." derince çektiğim nefes boğazımda koca bir yumruydu artık. Bunun ne olduğunu çok iyi biliyordum... "Tabi, hemen..." uzattığı evrakı imzaladım ve getirdiği zarfı teslim aldım. Her şeyden habersiz olan İnci "Neymiş? Neymiş?" diyerek etrafımda dönüp koşturmaya başlamıştı. Dizlerimin üzerine çökerek onunla aynı hizaya geldim, saçlarını okşarken diğer elimde zarfın tonlarca ağırlığını yüreğimde hissediyordum. Bunu yüzüme yansıtmadan kızıma, "Bal peteğim, hadi sen odanda oynamaya devam et. Bu fatura gibi resmi bir evrak. İnan bana içinde senin işine yarayacak hiç bir şey yok." Gülümsedi ve başını her zamanki hızlı hareketlerle aşağı yukarı salladı. Seke seke odasına gidişini seyrettiğimde içim yanıyordu.

Usanmış bir ruh haliyle mutfağa döndüm masada yarım kalan kahvem soğumaya yüz tutmuştu. Yine de bir sigara yakıp ılık kahveyi yudumladım. Elimdeki zarfı açtım. Bilmem ne Aile Mahkemesi, Çocuk Velayet Davası ... DAVACI MERİÇ GÜNSARAY, DAVALI FİRUZE AKARSU...

Özetle İnci için dediğini yapmıştı ve karar bile usulsüzce verilmek üzereydi. Boşanma davasında mahkeme ilamının gelmesi bile yedi ay sürmüşken, Meriç nüfuzunu kullanıp bu işi olabildiğince çabuklaştırmıştı. Yapacağım hiçbir itirazın işe yaramayacağı belliydi. İş bulamamıştım İnci'yi kaybediyordum... hemen Sare'yi buraya çağırıp, o İnci'ye bakarken Alaz Karaman'la görüşmeye gitmeliydim.

"...Sare Allah aşkına, bir de seninle uğraşamayacağım! Üç gün sonrasına duruşma günü verilmiş şaka gibi yemin ederim..." Sare telefonun diğer ucunda öfkeden köpürmüş haldeydi hem Meriç'e saydırıyor arada beni de es geçmiyordu. "Tamam izin alıp geliyorum hazırlan sen, vakit kaybetme zaten saat kaç olmuş baksana!" Tamam deyip kapattıktan sonra odama geçtim. Zümrüt yeşili hâkim yaka kendinden pliseli elbisem diz hizasında son buluyordu. Belinde sıkı bir oturtması vardı. Aşağı dökümlü inen kumaş bedenimi saran kısımda drapeli ve tok duruyordu. Kolları bileklerime kadar dökümlü manşet düğmeleri gold rengiydi. Saçlarımı derli toplu bir balerin topuzuyla şekillendirdim. Kulağımda hiç çıkarmadığım altın zarif küpelerim sallanıyordu. Ucunda ortası boş bir yıldızın sallandığı ince ve küçük zincirli küpemi annem, onunla geçirdiğim son doğum günümde hediye etmişti.

Ekru renkli süet stiletto ve yumuşak bir vizon rengine sahip küçük çantamla, büyük bir şirkette zoraki bir iş görüşmesi için gayet uygun ve şık görünüyordum. Yüzüme hafif bir makyaj yapıp dudaklarımdaki ruju biraz daha özenli göstermesi için parlatıcı ile destekledim. Artık hazırdım...

Sare hiç gecikmeden geldi, normalde sağda solda unuttuğu için arabasından iner inmez çantasına attığı anahtarı elinde sallayarak salona doğru yürüdü. "Benim arabayla git, daha hızlı olur. Bu arada olağanüstü görünüyorsun, o iş kesin senin olacak!" diyerek bir de güzel dalgasını geçti. Zaten işe başvurmam için olağanüstü bir çabayı Alaz Bey sarf etmişti. Şayet bunu gecenin kör vakti üzerimde pijamam varken iş teklif etmesinden gayet rahat anlıyorduk... daha fazla oyalanmadan Sare'nin küçük ama konforlu Polo'suna kuruldum. Mavi renkli minik bir araçtı. Debriyajı biraz sert olmasına karşın kullanımı rahattı.

Aklımda bin bir düşünce ile nihayetinde şirkete ulaştım. Derin bir nefes alıp, dikiz aynasında son kez saçlarımı ve makyajımı kontrol edip indim. Danışmada yine aynı kadın vardı. Beni gördüğüne memnun olmadığı aşikardı. "Buyurun... ııımm... Firuze Hanım'dı değil mi?" Gergince gülümsedim ve başımı hafifçe olumlu mana da salladım. "Yine Alaz Bey'le görüşmek için geldiyseniz, üzgünüm ama bu mümkün değil." Kaşlarım çatıldı, içimde sebebini tam olarak kestiremediğim bir panik peyda oldu. "Neden? Randevu meselesiyse, eğer..." kadın ilgisizce bir evrak ararken bir yandan da bana bakmadan konuşmayı devraldı. "Hayır, o konuda Alaz Bey, siz geldiğinizde randevuya gerek olmadan odasına göndermemizi emretti. Lakin şu anda kendisi burada değil, İngiltere'de bir sempozyumda konuşmacı olarak yer aldı. Bu yüzden İngiltere'de, siz sormadan söyleyeyim en az on gün sürecek bir iş seyahati bu..." Umutsuzca başımı eğdim ve şirketten ayrıldım.

Yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Avaz avaz ağlayarak sürdüğüm araba yolda kayarcasına ilerlerken tek düşündüğüm şey İnci'siz yaşayamayacağımdı. Nihayet eve vardığımda gözlerimi kuruladım ve akan rimelimi düzelttim. Kızımla son günlerimi böyle geçiremezdim. Her basamakta omzuma çöken yenilmişlik hissiyle daha da zor adımlar atmaya başlamıştım. Kapıyı tıklattığımda Sare sessizce açtı ve işaret parmağını dolgun dudaklarına yerleştirerek sessiz olmamı işaret etti. Anlaşılan İnci uyuyakalmıştı. Antrede yer alan pufa çöktüm ve ayakkabılarımı çıkarırken beni izleyen Sare'ye kaçamak bir bakış attım. Halimden olumsuz bir şey olduğunu anlamıştı ve anlatmam için yanıp tutuşuyordu. Usulca mutfağa geçtik. Kapıyı kapatıp pencereyi açtım, yüzümü okşayan kuvvetli rüzgâr derin bir nefes bahşetti bana.

"Eee, ne oldu anlatsana. Haline bakılırsa Alaz Bey-insizi sen işi kabul edince, seni reddetmiş..." masaya oturduğumda iki eli belinde başımda dikilir vaziyette cevap beklemeye başladı. Gözlerini bir saniye olsun üzerimden ayırmadığını hissediyordum. "Günahını alma Sare, adam İngiltere'de. En az on güne döner dediler." Kaşları ve omuzları senkronize bir şekilde düştü. Mümkünmüş gibi daha da huzursuz görünüyordu şimdi. Benim halim ondan daha perişandı. "Vaktinde gidip görüşsen ölürdün çünkü..." Gözlerimi kapatıp sabır dilenircesine bekledim. Şimdi karşımdaki boş sandalyeye oturmuştu. "Neyse iş bakmaya devam edelim..." diyerek gazetedeki iş ilanlarına göz gezdirmeye başladı. Bense öylece pencereden dışarıya, gökyüzünde uçan kuşlara bakıyordum.

Ertesi sabah mutlulukla uyanan kızımın neşesine yetişmiyordu soluğum. Biraz olsun enerjisini atabilsin ve birlikte vakit geçirebilelim diye Sare'nin tiyatro gösterisine gitmeye karar verdik. Hazırlanırken öyle heyecanlıydı ki günlerden sonra ilk kez nefes aldığımı hissediyordum. Sorularına yetişmem ise asla mümkün değildi. Hoplayıp zıplıyor, dur durak bilmiyordu. Güç bela hazırlanabildik ve çıktık sonunda. "Anne şimdi otobüse mi bineceğiz, metroya mı?" Tebessümle cevap verdim "Önce metroya sonra otobüse bebeğim..." dudaklarını büzerek kısa bir düşünme süresinden sonra devam etti "Anladım... önce otobüse bineceğiz sonra metroya..." küçük bir kahkaha attım. "Hayır önce metroya bineceğiz kızım." "Neden otobüse önce binmiyoruz ki? Üzülür onu sonraki sıraya koyduk diye." Düşünüyormuş gibi bakışlarımı gökyüzüne dikip tekrar İnci'ye çevirdim. "Ama önce otobüse binersek de metro üzülebilir... çünkü aslında ilk sırada o bekliyordu, otobüse önce binersek sırasını kaybettiği için metro üzülür." Sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi savunmacı bir tarzda, "Ama onun arkasında bir sürü arkadaşı var, otobüsün arkadaşı bile yok ki..."

Ne desem de ikna olmayacaktı. Metrodan korktuğunu kabul etmese de sebebinin bu olduğunu biliyordum. Uzadıkça uzayacak olan bu konuya tek çözüm feribot ardından da taksiye binmek olurdu. Denizi görmek ona da bana da iyi gelirdi hem... "Şöyle yapalım mı? Otobüse ve metroya sık sık biniyoruz. Şimdi öğrendim ki feribot üzülüyormuş, onu sevmediğimizi düşünüyormuş. Gönlünü alsak mı? Ardından da taksiye bineriz ne dersin?" yüzünde koca bir gülümsemeyle bir süre düşündükten sonra bu önerimi sonunda kabul etti.

Feribotta Kadıköy'e geçene kadar bin bir soruya maruz kalmamı saymazsak çok da neşeliydik. Martılar, deniz ve gökyüzünün maviliği... şehrin en afili manzaraları ufukta değişik resimler çiziyor sonra yerini bir yenisine bırakıyordu. Yalılar epey dikkatini çekmişti. Soruların bir kısmı yalılar üzerinden geldi. Sabırla ve sükûnetle cevapladım tek tek.

"Anne, sen beni hiç yalnız bırakma olur mu? Metro gibi olalım hep yanımda ol, otobüs gibi tek olursam çok çok üzülürüm." gözlerim daha bu cümlenin başında dolmuştu. Her şeyi bulanık görürken ona bu sözü verememenin yükü çoktan çökmüştü omzuma. Dikkatini dağıtmak için martılardan birlikte uçan iki tanesini gösterdim. Dans edercesine süzülürken denizin semasını kaplayan o çığırtkan sesleri kulaklarımıza ulaştı. Kızımın kahkahaları karıştığında ise dünyanın belki de en güzel sesine dönüştü.

Taksiye bindik sonra nihayet gösterinin yapılacağı kültür merkezine ulaştık. Adımı söylemem yeterliydi. Yerimizi Sare ayırtmıştı. Verilen direktiflerle koltuklarımıza yerleştik ve arkadaşımın muazzam oyunculuğuyla güzel bir akşam geçirdik. Aklımın bir köşesinde daima mahkeme olsa da bir nebze rahatlamış ve bu konudan uzaklaşmıştım. Gösteri bitiminde üçümüz bir şeyler yedik. Sonra Kadıköy Sahili'nde yürüyüş yaptık. Sare eğlenceli muzip haliyle hem bana hem de İnci'ye iyi geliyordu. Gülüşlerimizin solması ise saniyelik bir zaman dilimine eş değer olmuştu. Karşıdan bize doğru gelenler çoktan tadımızı kaçırmıştı.

Meriç ve yeni karısı Rana bize bakıp gülüşlerimizi devraldı. "Merhaba hanımlar... İnci? Nasılsın çiçeğim? Özledin mi beni?" İnci büyük bir sevinçle babasına koştu. Elimi bırakması hiç zor olmamıştı. Belki babasıyla da mutlu olurdu. Ama ben o olmadan asla bir daha tam hissedemezdim kendimi. Bazen bencil bir anneymişim gibi hissediyordum. Bu da o anlardan biriydi. "Özledim babacığım, seni çok özledim..." İnci'nin sesi şimdi çok derinden ve çok uzaktan kulağıma çalınan bir melodiydi. "Sen de beni mi özledin, ondan mı buraya geldin baba?" Meriç'in bakışları bana çevrildi sonra tekrar gülümsemesini koruyarak İnci'ye yöneldi. "Evet, elbette! Seni çok özlediğim için buradayım. Ne dersin biraz da birlikte takılalım mı baba-kız çok eğleniriz." İnci masumca başını Rana'ya doğru kaldırdı ve babasına tekrar baktı. "O gelmeyecekse olur." İstemediği kişi Rana'dan başkası değildi. Muhteşem İkilinin yüzü anında soldu. "Yapma böyle İnci! Rana artık hep bizimle ve o seni çok seviyor. Sana çok güzel hediyeler aldı ve senin için kocaman bir sürpriz hazırladı, haberin var mı senin?" sürpriz... hediyeler... bunlar bir çocuğun aklını çelmek için muazzam vaatlerdi. "Ya? Ne aldı bana?" İnci'nin merakla ve heyecanla sorduğu soru onları yeniden gülümsetirken benim boğazımda koca bir düğüme dönüştü. "Söylemem, sürpriz. İki gün sonra seni almaya geleceğim, ancak o zaman görürsün, anlaştık mı?" İnci çocukça bir masumiyetle "Anlaştık..." dedi. Aramızda yaşanan soğuk savaşın tek silahı sanki İnci'ydi ve beni her defasında onunla vuran Meriç, yine benden geriye bir harabe bırakmayı başarmıştı. "Hadi git annenin yanına, seni aldığımda çok büyük şeyler seni bekliyor. O güne kadar annenle çok eğlen tamam mı?" İnci olumlu manada başını salladı ve yanımızdan uzaklaştılar.

Eve döndük ve tatsız tuzsuz bir uykuya kendimi teslim etmem hiç zor olmadı. Uyku bir kaçış kapısıydı ve ne zaman birkaç sorunun arasına sıkışsam, hemen o çıkışa koşardım. Ben hep böyleydim işte...

Kalan günlerin ikincisinde lunaparka gittik İnci'yle her an her şeyi öylesine dolu dolu yaşamak istiyordum ki sanki bir sonraki an bir daha yeri dolmayacak şekilde yok olacaktı. Bu hissin bende yarattığı tahribatı görmek için ekstra bir çabaya gerek yoktu. Benim gözlerim bunu çığlık çığlığa bağırıyordu zaten. Yaklaşan kara gün her dakika daha fazla ağlama isteğiyle dolmama sebep oluyordu. İnci ise her şeyden habersiz mutlu mutlu yaşayıp gidiyordu.

Üçüncü ve son günde artık hayat emaresi olacak bir şey yapamaz durumdaydım. Saçlarım darmadağın, üzerimde pespaye bir eşofmanla habire sigara ve kahve içiyordum. Sare'yi İnci'nin yanında durması için çağırdım. Üzerime bir pantolon bir de bluz geçirip kendimi sokağa attım. Kaçış yoktu bu kez. Kaçınılmaz son yaklaştıkça daha da kararıyordu içim. Kaygı dolu bir kalple adliyeye gittim. Dar ağacına çıkmaya hazırlanan bir idam mahkûmu gibi sonunu bile bile duruşma salonunun önünde beklemeye başladım. Yapayalnız ve çaresiz bir kadındım bugün... Meriç ise zaferle yüzü aydınlanmış bir muzafferdi. Yanında Rana ile duruşma salonuna yakın bir yerde kıkırdayıp gülüşüyorlardı.

Rana olanca sinsiliğiyle ima yüklü bakışlarını ara ara gözlerime saplayıp daha şen kahkahalar atıyordu. İnci'yi özünde sevmiyordu. Onun tek derdi geçmişte yaşadığı kuyruk acısını hâlâ çekiyor olduğu için elimde olan, beni mutlu eden her şeyi benden çekip almaktı.

Başlarda Meriç'in beni aldattığını öğrendiğimde evi terk ettim ve Meriç o zaman beni geri kazanmak için, evliliği ve çocuğu için Rana'yla ayrıldı. Beni Rana'ya tercih etmişti. Ve bu Rana'yı bana karşı bilemişti. Sonrasında beni ikna edemeyeceğini anlayan Meriç tekrar ona dönmüştü. Bir adam için ikinci seçenek olmak Rana'nın kaderiydi. Bu aptal durumun içinden kendini kurtaracak kadar asil olan ise bendim. İşte tam bu yüzden Rana canımı yakmak için her fırsatı değerlendirmekten geri kalmıyordu.

"Davacı Meriç Günsaray, Davalı Firuze Akarsu..." mübaşirin sesiyle artık son nefesimi boğazıma dizerek girdim duruşma salonuna. Buradan çıkacak karar belliydi. Hiçbir itirazımın etkisi olmayacaktı. Kalbimin Kabil'i bu salonda Habil'ini bir daha öldürecekti...

Adliyeden yara almış bir ceylan gibi sokağa attığım ilk adımla başlayan yaz yağmuru, attığım her adımda halime daha çok ağlarcasına hızlanmıştı. Umurumda bile değildi bu, benim tek umursadığım şey kızımdı ve onu da kaybetmiştim. Rana'nın hırslarına, Meriç'in gücüne yenilmiştim ve en değerli varlığım elimden alınmıştı. Yaşamanın anlamsızlığı ile ölmenin lüzumluluğu arasında gidip gelirken ikisinin de aynı kapıya çıkması ne tuhaftı. İnci olmadan zaten yaşayamazdım ben!

Eve yaklaştığımda taksiden indim. Bir çocuk parkı gözüme ilişti. Giderek hızlanan yağmura inat o parka gittim, rüzgârın etkisiyle usulca sallanan salıncaklar tam karşımdaydı. Bu parka defalarca İnci'yle gelmiştik. Şimdi ise, onunla geçireceğim son gecenin ve yarın onu benden alacak olmalarının hüznüyle bir yağmurun altında oturmuş, onu daha önce salladığım salıncağa bakıyordum. Gözlerim yağmura eşlik etmeye başladı. Yağmur ise bir perde gibi gözyaşlarımı saklıyordu. Sokakta kimse kalmamıştı. Koşar adım evine gitmeye çalışan bir adam yaz yağmuruna hazırlıksız yakalanmış ve ıslanmıştı. İçimdeki çamaşırlara kadar hatta etimin sardığı iliklerime kadar ıslanmıştım. Sırılsıklam saçlarımdan birkaç tutam yüzüme yapışmıştı. Günlerdir İnci görmesin diye gözlerimde sakladığım yaşlar boşalırken ben de hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Yağmurlar ve gözyaşları... dans eden iki sevgili gibi buluşmuştu yanaklarımda.

Çökmüş omzuma dokunan sıcak avuç dostane bir tavırla 'Ben buradayım...' dedi. Sanki faydası olurmuş gibi elimin tersi ile gözlerimi sildim ve omzuma dokunan elin sahibini buldu gözlerim. Alaz'dı bu! Alaz Karaman'dı. Daha birkaç gün önce kurtarıcım gibi gördüğüm adam burada benimle ıslanıyordu. Ceketini hiç düşünmeden çıkarıp bana verirken yağmurdan ıslanan saçları sivri uçlar edinmiş halde alnına dökülüyordu. Kaşları ciddiyetle çatık, dudakları gerginlikle düz bir haldeydi. Omzuma attığı ceketi bunca yağmuru yemesine rağmen kendine has o hoş kokusunu burnuma taşıdı. Hırçınca burnumu çektim. Yanıma oturdu. Birlikte yağmurun altında boş salıncaklara bakıyorduk. Yüzüne bakma gereği duymadan konuştum. "Ne işin var burada? İngiltere'de olman gerekmiyor muydu?" O da bana değil, salıncağa bakarak ellerini önünde birleştirip hafifçe dikleşip cevap verdi. "Daha mühim bir işim çıktı..." artık alışmıştım onunla konuşmaya, "O mühim işinin başında da değilsin gördüğüm kadarıyla..." işte o anda bana baktı. Gözlerinde kara birer kuyu, içinde umut dolu bir can suyu ile bana baktı. "Geveze kuşlar, beni özlediğini fısıldadı, ben de sana geldim." Dudak büktüm, "O kuşlar durumu yanlış anlamış olmalı, işe ihtiyacım vardı... ama artık çok geç." Gergin bir halde bir şey söylemek isteyip söyleyemiyormuş gibi kıpırdandı, sonra fikrini her ne değiştirdiyse konuşmaya başladı. "Başına gelenleri biliyorum. Buna bir çözümüm var. Benden hoşlanmadığını da biliyorum. Ben de senden hoşlanmıyorum zaten... ama Kıvırcık söz konusu. Yetişkin işi geçimsizliği bir kenara bırakalım ve Kıvırcık için birlikte adım atalım. O seninleyken çok mutlu. Eski eşinin ve onun yeni eşinin geçmişini kurcaladım. Çocuk bakacak kabiliyetleri sıfır. Belki bir hafta iyi olabilir ama sonrası cehennemi taşıyacak İnci'nin hayatına." Kaşlarım istem dışı çatıldı. "Ne? Ne diyorsun, sen insanların mahremine hiç saygı duymayan birisin! Başkası da senin geçmişini araştırsa hoşlanır mısın acaba?"

Burnunun ucundan damlayan yağmur damlalarına aldırmadan devam etti. "Bana bak Firuze! Burada o küçük çocuk için senden fazla uğraşıyor muşum gibi hissettirme bana! Ben sana aramızdaki geçimsizliği bırakmamız gerektiğini söylüyorum, sen ise hep en takılmaman gerek konulara kafa yoruyorsun." Sinirlerim gerilmişti daha fazla azar işitecek değildim bu adamdan. Kendini ve haddini hatırlaması gerekiyordu. "Pardon ama sen kim olarak buradasın? Hem benden hoşlanmadığını söyleyip hem çevremde ne arıyorsun? Daha önemlisi İnci seni neden ilgilendiriyor?"

Omuz silkti, gözleri çok uzaklara daldı. "Seninle burada, bu yağmurda oturup tartışmayacağım. Ama niyetimin kötü olmadığını anlaman için şu kadarını söyleyebilirim, İnci benim kaybolmuş çocuk yanım. Bu yüzden mutlu olsun istiyorum." Sözleri kulağımda defalarca yankılandı. Sonsuz bir döngüde her cümlesi başa sarıyordu. Hisleri ve yardım isteğinin samimi olduğundan hiç şüphem kalmamıştı. "Ne yapabiliriz ki, sabah erken bir saatte duruşmamız vardı karar verildi. İnci'nin velayetini babasına verdiler. Her şey bitti, benim için hayat bitti!" İşaret parmağını dudağıma kondurup susturdu beni. "Hayır, böyle saçmalamaya devam etmezsen yapabileceğimiz şeyler var. İlk öğrendiğimde duruşmayı erteletmeye çalıştım ama olmadı. Araya birilerini koydum o da olmadı. Tanıdığım biri üstü kapalı bir tüyo verdi ama bu ikimizin de hoşuna gitmeyecek bir şey." Merakla ve bizim için gösterdiği çabayı içten içe takdir ederek devam etmesini bekledim. "Benimle evlenmen gerekiyor?!" duyduğum her kelime bir kâbusun yaklaştığını haber veriyordu. Dumura uğramış halimden faydalanarak açıklamaya koyuldu. "Şimdi sen benimle evlendiğinde büyük bir servetin de sahibi olacaksın. Görüştüğüm kişi ise bu durum sayesinde, yeniden açacağımız mahkemeyi senin lehine sonuçlandıracak. Sana bunun garantisini verebilirim. Hâkim bir nebze ters biri ama bu tek çıkar yol şu anda.

Herkesin gerçek sandığı sahte bir evlilik olacak bu. İstediğin anda gitmekte özgürsün. Ben seni zorla tutacak biri değilim. Şu an tek derdim Kıvırcık'ı seninle mutlu hayatına döndürebilmek." Birkaç sefer ağzımı açıp kapadım ve sonunda konuşabilecek hale geldiğimde "Peki karşılığında ne istiyorsun?" dedim. Böyle bir şeyin karşılığını mutlaka istiyor olmalıydı. Servetine durup dururken beni ortak edip, sonra da bana öylece güvenemezdi değil mi?

Hayatımda görebileceğim en büyük hayal kırıklığını o gözlerde gördüm. Bu kadar hakarete uğramış ve kırgın bakan birini daha önce hiç görmemiştim. En soğuk ve en mesafeli sesiyle "Hiçbir şey..." dedi. Gözlerimi kapayıp sindirmeye çalışarak cevap verdim, "Tamam, evlenelim..." hala kırgın olsa da şu an bunu sürdürmek istemiyordu. "Hadi kalk o zaman, bizi bekleyen nikah memuruna yeterince ayıp oldu." Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, o çoktan kabul edeceğimi bilerek buraya gelmişti demek... "Ne?" Sabırsızca yürümeye başladı bende banktan kalkıp koşarcasına yanına ulaştım. "Her şey hazır, gidip imza atıp çıkacağız. Kabul edeceğini biliyordum, kızın için..." dediğinde bu kez kırılan ben olmuştum. Çaresizliğimin öyle farkındaydı ki bu içimi acıttı. Sessizce araca bindik. Yağmurun yollarda oluşturduğu küçük birikintileri acımasızca ezerek ilerledik.

Gözlerimin önündeki manzara yağmurla yoğunlaşmış trafiğin izin verdiği ölçüde hızla akıp gidiyordu. Birazdan bu adamla evlenecektim. Kalbim yangın yeriydi. Dengesiz ruh haline güvenemeyip iş teklifini reddettiğim adamın evlilik teklifini düşünmeden kabul etmiştim. Çaresizce tutunduğum dal, bir mızrak olup göğsümü delmesin diye dua etmekten başka çare de göremiyordum. Gittiğim yol belki de kıyametimdi, göze aldığım her bedel, İnci için değerdi. Kabul görmüş en güzel duam evde beni beklerken ben bir sağanağın altında kızım için kendimi yakıyordum.

Doğruluğundan emin olduğum tek şey ise İnci'nin buna değdiğiydi.

Aracı büyük bir yalının bahçesine doğru sürdü. Görkemli ev gözlerimin önünde büyüdükçe büyüdü. Gergince çenesi kasılmış, direksiyonu sıkı sıkı saran parmakları beyazlamış olan Alaz'a baktım. Yumuşak bir şekilde aracı park etti ve o da bana baktı. Kararlı bakışları keskin ve deliciydi. Kaşlarının aldığı kavis bakışlarını onaylar nitelikteydi. "Hazır mısın?"

Boğazımdaki yumrunun baskısı konuşmama engel olurken, başımı 'Evet' manasında sallamakla yetindim. Kıyametime doğru yokuş aşağı koşarcasına gittiğimin farkında olarak, arabadan indim. Alaz'ın bana uzattığı eli; ateşin bir parçası olduğunu bilerek tuttum. Artık ya ölümdü yolum ya Alaz'dı.

Dingin bir suyun sakinliğiydim ben, ama hoyrat bir fırtınaya yenilmiştim.

Bölüm sonu

6 yorum