İçeriğe geç

EKRU

Bölüm 5 · 12 dk okuma

EKRU

Bölüm 5

YARGISIZ İNFAZ

Beni koynunda ninnilerle uyutan karanlığın kucağından kurtaran, hafif bir mırıldanmaydı. Sakin ve dingin mırıltılarla söylenen şarkının ruh halim üzerindeki yatıştırıcı etkisi yadsınamaz boyuttaydı. Çalıştığım hastanenin bir odasında, kolumda serumla kendime geldiğimde başucumda Meriç'i bulmayı beklemiyordum.

Ben kasırgaya teslim olmuş bir okyanus gibi çalkalanırken, o küçük bir göletin durgun suyuydu sanki. Ayıldığımı fark edince başını telefonundan kaldırdı. "Merhaba, nasıl hissediyorsun kendini? Daha iyi misin?" Cevap vermeme fırsat tanımayacak sabırsız kişiliği konuşmayı sürdürdü. "Bekle hemen Suat hocayı çağırıyorum. Ayıldığında haber vermemi istemişti."

Bir nefes çektim derince ve sonra serbest bıraktım. Meriç uzun adımlarla odadan ayrıldı. Yeşil gözleri zafer kazanmışçasına parlıyordu. Neler olduğunu öğrendiğini buradan anladım. Aramızdaki en büyük savaşı İnci için verdik zamanında... Mahkemeye sunduğu dilekçede psikolojik durumumun iyi olmadığını ve tedavi görmem gerektiğini yazarak ilk taşı atan o olmuştu. Mahkemenin kararıyla psikologlar tarafından incelenmiştim! Hem de ne için? Kızıma bakabilecek sağlıklı bir akla sahip miyim diye! Beni vurduğu bu nokta en adi hamlesiydi. Şimdi şirin şirin başımda bekleyip gülümseyişi, kalın uçlu mızraklar gibi göğsümü delip kalbimi parçalıyordu.

Ben de onun ahlaksız yaşantısıyla kızımın bakımını üstlenmesinin mümkün olmadığı yönünde bir itirazda bulundum. Mahkeme bunu da araştırıp beni haklı buldu. İlk taşı atan değil, son sözü söyleyen olmuştu kazanan!

Aramızdaki soğuk savaş bazen beni çığırımdan çıkarsa da asla nezaketimden ödün vermedim. Bir insan bir kavgayı gürültü yaparak kazanmazdı hep, bazen asil bir hamle bitirici vuruş olurdu.

Geri döndüğünde peşinde Doktor Suat Bey vardı. Meriç’in yüzündeki neşeli gülümseme yanı başımda duran sürahiyi kafasına fırlatma isteğimi perçinliyordu. "Firuze, çok geçmiş olsun. Korkuttun bizi, ama iyisin çok şükür. Sadece tansiyonunda ani bir düşüş yaşamışsın. Bu yüzden bayıldın. Daha önce oldu mu böyle bayılmalar, tansiyonda ani düşüşler?" Gözlerimi pencereye çevirdim. Dışarısı ışıl ışıldı, güneş herkese gülücükler saçıyordu.

"Hayır Suat Bey, genelde kendime iyi bakarım..." Meriç galibiyetini kutlarcasına gururla girdi araya. "Muhtemelen hastanenin kapatılacak olmasına çok üzüldü, Firuze'nin stres yönetimi diğer özelliklerine nazaran zayıftır." Küstah köpek! Sadece öfkeyle yüzüne baktım. Gözü gibi baktığı bembeyaz dişlerini sergileyerek doktorun arkasından gülümsedi bana.

Ben cevap vermediğimde Suat Bey de başını salladı "O halde bu yönde biraz daha sakin olup kendini geliştirmelisin. İnsan hayatı inişli çıkışlıdır. Eminim güzel iş imkanlarına sahip olacaksındır. Sen gördüğüm en harika yönetici asistanı ve tercümansın." Kısılmış sesimle "Teşekkürler Suat Bey." Diyebildim sadece.

Suat Bey gittiğinde, hayatımın hatası yatağın yanındaki koltuğa oturup keyiflice yayıldı. "Meriç," "Efendim Firuze'ciğim?" Başımı kendimden emin bir ifadeyle dikleştirdim. "Defol! Git buradan, bir daha da öldüğümü söyleseler gelme yanıma!"

O aptal keyfi silindi yüzünden. "Seninle açık konuşacağım. Niyetim seni daha fazla kırmak değil. Medeni insanlarız, mahkemeyle prosedürlerle uğraştırma beni. Bu şartlarda sen de ben de biliyoruz ki İnci'yi mahkeme bana verir. Bu yola gerek kalmadan aramızda çözelim bu işi. İnci'ye bakabilecek durumda değilsin artık, bana ver velayetini." Sinirden kızaran yanaklarımla dişlerimin arasından konuştum. "Sana vereceğim tek cevap var Meriç, onu da zaten biliyorsun! Duymak istemeyeceğine eminim, şimdi defol!"

Kaşlarını mümkünmüş gibi daha da çattı. Çenesi öfkeyle kasıldı. "Gidiyorum ama bu işi burada bırakmayacağım. İnci'yi alacağım elinden." Dudaklarımı dişleyip dolan gözlerimi ondan saklamak için başımı çevirdim. Biliyordum, alırdı İnci'yi... ölürdüm ben de işte o zaman.

Ardından çarparak çıktığı kapının gürültüsüyle irkildim. Dolu dolu olan gözlerim sağanak gibi döktü yaşlarını. Kahrolası şanssızlığıma saydırıp yatakta kıvrıldım. Bir süre ağladıktan sonra kızarmış bir burun ve gözlerle serumu çıkarıp hastaneden ayrıldım.

Sare'yi aradım hemen. "Alo..." "Selam canım, tam provalara ara verdik sen aradın. Zamanlaman süper ha! Kovmuş mu seni o gudubet patronun?"

Sakince burnumu çekip cevap verdim. "Hayır kovmamış, ama zaten buna gerek de kalmamış, işsizim artık."

"Kovmadıysa nasıl işsizsin?" Boştaki elimle yüzümü ovuşturdum. Yanımdan dört tekerli bisikletle geçip parkın derinlerine doğru ilerleyen çocuğa baktım. "Hastaneyi kapatıyorlar. Bugün hastanede çalışan herkesle birlikte ben de işsiz kaldım. Ne güzel avuntu değil mi? Patronumuz her birimiz için güzel referans mektupları yazmış!"

"Ha siktir be! Bu kötü olmuş. Neden kapanıyor, dertleri ne anlamadım. Zaten anlasam neye yarayacak? Sana acilen iş bulmamız gerekiyor. Aslında… aramana bile gerek yok ki, Alaz Bey..."

"Sus Allah aşkına! Kesin onun işidir zaten! Takıntılı pislik! Kesin o yaptırdı şikayetleri, mahvedeceğim onu!" Sabahtan beri kendime bile itiraf edemediğim bu ihtimali sesli söylemek bambaşkaydı. Delirecekmişim gibi hissettiriyordu. Onunla nasıl savaşacağımı bilmiyordum.

"Tamam, sakin ol, bir ihtimal çok zorda kalırsan diye demiştim...", "Deme! O şerefsiz zaten ona mecbur kalayım diye yaptı bence. Ayrıca bir insan nasıl bu kadar bencil olabilir? Bu mümkün mü? Bu çok uçuk kaçık bir şey değil mi? Belki de yapmamıştır, kötü bir tesadüftür değil mi?" Sare bir süre sessiz kaldı. "Bilmiyorum Firuze, adam çok zengin ve çok güçlü. Bir de tahmin ettiğimiz kadar manyaksa, bence hastaneyi kapattırmış olabilir." Gözlerimi kapayıp, önüme düşen saçlarımı geriye çektim. "O zaman ben de bunu ona ödetirim!" Telefonu sinirle kapayıp, Alaz'ın şirketinin adresini buldum internetten.

Önüme çıkan bir fotoğrafta şirketinin önünde gururla gülümsüyordu. O şirketi onun başına yıkacaktım. Hemen bir taksi çevirip adresi verdim. "Hızlı gidelim lütfen!"

Bir saate kalmamıştı şirket binası tam önümdeydi. Upuzun yükselen binaya başımı kaldırıp baktım. Lüks ve şaşaalı modern bina son teknoloji kameralarla izleniyor, en iyi alarm sistemleri ve profesyonel güvenlik ekipleriyle korunuyordu.

Bu adamın serveti benim aklımın alamayacağı kadar büyük olmalıydı. Burada olduğundan bile emin değildim. Ama tahminlerimde yanılmıyorsam zaten beni izliyor olmalıydı ve buraya geldiğimi biliyordu. Koşarak çıktım merdivenlerden.

Önümde yer alan danışma bankosunda bir kadın bütün zarafetini sergileyerek, "Nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu. "Alaz Karaman'la görüşeceğim." "Randevunuz var mı, isim neydi?" Aceleyle cevap verdim. "Hayır randevum yok! Adım Firuze... arayıp görüşmek istediğimi söylerseniz eminim kabul edecektir." Dudak büküp bana baktı. "Alaz Bey'le direkt görüşemezsiniz bu şartlarda, ama asistanını arayalım size bir randevu oluştursun." Çok fazla şey yaşamıştım bugün, çok fazla öfkeli ve sabırsızdım ama bu kadın bunları bilmiyordu. Bu yüzden sakinliğimi koruyarak rica ettim. "Bakın, randevu istemiyorum. Görüşmem gerekiyor hemen. Siz asistanına iletin, asistanı da Alaz Bey'e söylediklerimi iletsin. Böylece görüşebilirim onunla." Kadın sanki karşısında bir salak varmış gibi tane tane konuşmaya başladı. "Hanımefendi bakın, bu işler böyle yürümüyor. Alaz Bey haddinden fazla meşgul bir iş adamı bu yüzden özel görüşmeler yapması mümkün olmuyor. Size yardımcı olamıyorum, üzgünüm."

Sakinleşmek için bankonun önünde bir aşağı bir yukarı yürüdüm, "Öyleyse çıkış saatine kadar şurada oturup beklerim ben de!" Az ötedeki bekleme alanına doğru yürürken "Öyle olmaz ama, lütfen zorluk çıkarmayın..." durup kadına yöneldim. Birkaç adımla tekrar danışmanın önüne geldim. "Öyleyse ricamı yerine getirip en azından bir deneyin!" Daha fazla ikna çabasına girmedi ve telefona uzandı. Birkaç dakika süren bekleyişin ardından "Alaz Bey sizi bekliyor. Yirmi birinci kata çıkacaksınız sağ taraftaki asansörü kullanabilirsiniz..." dedi. Daha sözlerini tamamlamadan ben asansöre ulaşmıştım. Işıl ışıl asansörde en üst katı işaret eden Yirmi bir numaralı tuşa bastım.

Asansörün kapısı aralandığında omzuma düşen bir tutam saçı arkaya savurarak koridora çıktım. Temiz ve nezih koridorda birbirinden güzel büstler ve tablolar vardı. Koridorun diğer ucunda bir duvarı boydan boya kaplayan büyük akvaryumun içi çeşit çeşit balığın eviydi. Diğer tarafta ise birkaç odanın kapısı yer alıyordu. O yöne doğru ilerlerken adımlarım birbirini takip etti. İçimdeki kasırga anbean büyüyordu. Öfkemin yansıması olan ellerimdeki titremeyi zapt etmeye çalıştıkça daha da artıyordu.

Kapının üzerinde siyah renkli, küçük metal bir çerçeve vardı. Tam ortasında altın yaldızlı Alaz Karaman yazısı sayesinde onun odasını bulduğumu anladım. Kibarca tıklattığım kapının ardında birazdan yaşanacaklar daha şimdiden beni germişti.

"Gel!" Emredici keskin sesi, içimdeki volkanda eriyip giden bir buz kütlesinin varla yok arasındaki serinliğini hissettirdi. Düşünmeden açtım kapıyı.

Kendinden emin bir duruşla, şehrin tamamını önüne seren pencerenin önünde yüzü bana dönük şekilde duruyordu. Ellerini ceplerine sokmuş gülümseyerek bekleyen hali beni sinirden çıldıracak noktaya taşıdı. Hızla birkaç adım atıp aradaki mesafeyi kapadım. Daha derin gülümsediğinde, yanağına patlattığım tokadın etkisi daha şiddetli olmuştu. Ruhundaki sarsıntı sanki gözle görülebilir bir cisme bürünmüştü. Şaşkınlıkla irileşen gözlerindeki bakış hırçınca koyulaştı. Tokadın etkisiyle dağılan saçlarını şöyle bir düzelttiğinde gözleri hiç ayrılmamıştı gözlerimden. Gerçek anlamda ilk kez ürkmüştüm ondan.

"Sen, ne yaptığını sanıyorsun?" dedi. Öfkesini yönetmekte güçlük çektiği dişlerini sıkarak konuşmasından belliydi. Yüzündeki her bir hat gerilmiş haldeyken oldukça ciddiydi. "Neden geldiğimi biliyorsun!" Tek kaşı ilgiyle havalandı "Bilmiyorum ama tahmin etmek de zor değil gibi." Tek tarafı kıvrılan dudakları ve sesinde kullandığı farklı tondaki imadan yaptığım çıkarım çok sağlıklı sayılmazdı. Ona bir tokat daha atacaktım ki kaldırdığım elimi bileğimden yakaladı. Sımsıkı kavradığında kurtarmak için debelendim. "Sana bir kez müsamaha gösterdim diye, ikinci tokadı da hoş göreceğimi sanma sakın!"

Bileğimi hala sıkıca tutuyordu. Duraksadım. Bunun yolu bu değildi elbette. Öfkem gözlerimi kör etmişti. Ahmak gibi davranmak yerine derin bir nefes alıp bileğimi hafifçe çektim. Nazikçe bıraktığında diğer elimle ovaladım. Teninin değdiği bileğimdeki her nokta alev almış gibiydi. Alaz'ın adıyla müsemma yakıcı bir etkisi vardı. "Şimdi... bu tokadın sebebini öğrenmek isterim. Hayatımda yediğim ilk tokattı. Umarım haklı bir sebebin vardır da bu ilk tokadı özel bir yere koyabilirim anılarımda."

Sesimi tekrar bulabildiğimi hissettiğimde konuştum. "İlk tokat demek! Hastaneyi kapattıracak kadar adi bir adam olduğun içindi o tokat!" Kaşlarını çatıp başını hafifçe sola yatırdı, "O konuya döneriz lakin, ikinci tokat da hayatımda az daha yiyeceğim ilk ikinci tokattı, onun da sebebini öğrenmek isterim." Oyununa ayak uydurup başımı hafifçe sola yatırırken iki kaşımı birden havaya diktim "Onun sebebi de yaptığın iğrenç imaydı." Karşımda hafifçe hareketlenip omuzlarını esnetti. "Ne imâsı? Ne anladın sen? Oysa ben iş teklifimi kabul etmek istediğini sanmıştım ve onu kastetmiştim... diğer seçenek de çok cazip ama..." daha sözlerini tamamlamadan araya girdim. "Dikkat et! Hayatında yemek üzere olduğun ilk üçüncü tokadın da sahibi ben olacağım yoksa!" Göğsünden kopan bir kahkaha nazikçe dudaklarından döküldü. "Tamam sakin olur musun lütfen? Bu günlük tokat istihkakımı doldurdum. Şu hastane olayı nedir? Daha açık konuşur musun?" Omuzlarımın çökmesine mâni olamadım. "Haberin yokmuş gibi davranmayı kes! Hastanenin kapanmasını sağlayacak güce sahipsin. Bunu ikimizde biliyoruz. Aramızda geçen sürtüşmeden sonra yok oldun ve bir bakıyoruz ki hemen arkasından hastane kapatılıyor. Çocuk mu var karşında?"

"Belli ki beni özlemişsin ve görmek istemişsin. Bir hastaneyi senin için kapattırmam ihtimali çok... nasıl desem... ütopik bir ihtimal. Ama beni görmek için güzel de bir bahane."

"Alaz! Seni elimden kimse alamaz, çirkef yanımı ortaya çıkarttırma! Benimle oynuyorsun! Oynama!" Burnunu yalandan kaşır gibi yapıp bıyık altından güldüğünde gerçekten buraya geliş sebebim bana da saçma göründü. Ama bunu ona yansıtmadım. Eline bir koz daha veremezdim. Kapıya yöneldiğimde ardımdan hareketlenip yaklaştı. Duraksamadım ve kapıya ulaştım. Kapıyı bir eliyle tutup açmamı engelledi. Ona çevirdim yüzümü. İfadesi ciddiyet kazanmıştı. Bakışları kararlı ve derindi.

"Hastanenin kapanmasında benim bir parmağım yok. Üzüldüm diyemem, seni bu şirkette görmeyi hâlâ çok istiyorum o yüzden sana yaptığım iş teklifi hâlâ geçerli. Madem şartlar böyle gelişti bence değerlendir."

Belki de ben haklıydım ve o kendini saklamayı iyi biliyordu. "Hayır! Hâlâ, bu şartlara rağmen seninle çalışmak istemiyorum. Şimdi müsaade edersen kızımı kreşten almam gerekiyor." Dudaklarını üzgün bir ifadeyle büktü ve elini kapıdan çekti. "Kıvırcığı öp yerime" oyalanmadan çıktım odasından.

Şirketten ayrılışım ve kreşe gidişim arasında hayli düşünme fırsatı bulmuştum. Kendimi komik bir duruma düşürdüğümü düşünüp bundan utandım. Bir konuda haklıydı Alaz; onu gerçekten özlemiştim. Bunu, onu görünce daha iyi anladım. Daha stabil bir karakteri olsaydı ve her şeye alayla yaklaşan tiplerden olmasaydı. Yaptığı iş teklifi gerçekten çok cazipti. Belki Meriç'ten bile daha iyi şartlar sunabilirdim İnci'ye.

Bu düşüncelerle kreşe ulaştığımda İnci bahçede Serra Hanım eşliğinde beni bekliyordu. Birkaç dakika geç kalmış olmanın mahcubiyetiyle İnci'ye sarılıp, Serra Hanım'a özrümü ilettim. Anlayışla gülümsedi. İnci'nin elinden tutup, yarın ve sonraki günlerde getirmeyeceğimi söyledim. Diğer çalışanlardan haberi aldığını söyleyip İnci'nin eşyalarını toparladığında haber vereceğini ekledi. Bir devrin son buluşu işte böyle olmuştu. İnci arkadaşlarıyla, ben de iş arkadaşlarımla vedalaşamadan ayrıldı yollarımız.

Bitkin adımlarla yokuşu tırmanırken telefonum ısrarla çaldı. Arayan Sare'ydi. "Saatlerdir arıyorum neden açmıyorsun? Geçtin mi eve, sana geliyorum." "Yoldayız, eve geçiyorum, saat kaçta gelirsin?"

"Birazdan orada olurum. Bir beş dakikaya kadar hemen hemen ..."

"Tamam ben de yaklaştım eve zaten."

Telefonu kapatınca azıcık hızlandık. İnci'yle günümüzün nasıl geçtiğini konuşmadık. Benim huzursuz olduğum zamanlarda İnci de sessizleşirdi. Beni yormaz, üzmez, kızdırmazdı. Anlayışından öpmek istedim onu. Başını okşamakla yetindim.

Eve vardığımızda Sare'yi girişte oturur halde buldum. "Çok bekledin mi?" Ayağa kalkarken cevap verdi "Hayır, bir iki dakika belki..." başımı olumlu anlamda salladım, "Hadi yukarı çıkalım..." hiçbir şey söylemeden İnci'ye sarılıp öptü ve çantasını aldı. Elinden tutup önden önden çıkmaya başladılar.

Akşam yemeği, rutin günlük sohbetler İnci'yle ilgilenme faslını atlattığımda, Sare onu uyutmak için odasına götürdü. Bir sigara yakıp mutfak masasına kuruldum. Çok sürmeden yanıma gelen Sare'nin sorularına hazırdım şimdi. "Ne yaptın bugün telefonu şak diye yüzüme kapattıktan sonra?" İğnelemesini duymazdan gelip cevap verdim. "Alaz Karaman'ın şirketine gittim. Güç bela görüşebildim sağlam bir tokat indirdim suratına. Sonra hastaneyi kapattıranın o olmadığını öğrendim. İş teklifini yineledi. Ben de reddettiğimi yineledim." Hayretle yanaklarına götürdü ellerini. Ağzını bir karış açıp "Türkiye'nin en gözde, en yakışıklı, en zengin, en genç iş adamına tokat mı attın, hem de şirketinde mi?" Böyle söyleyince evet biraz saçma görünmüştü gözüme ama olan buydu. "Evet aynen böyle yaptım. O da bu olayla dalga geçti, yani tokat meselesiyle. O gergin anlarda birbirimize bununla ilgili ufak espriler yaptık. Saçma bir ortamdı doğrusu. Keşke böyle saçma bir şekilde tanışmasaydık düzgünce iş teklif etseydi de ben de seve seve kabul etseydim." Çirkince beni taklit edip arkasından konuşmaya devam etti. "Et, etmelisin de bence! Meriç İnci'yi alırsa bu kuru inadından dolayı pişman olursun. "

Sabah olanların konusu geçmemişti aramızda, anlatmaya karar verdim. "Meriç çoktan duydu hastanenin kapanıp benim işsiz kaldığımı." Sare bir daha şaşırdı. Bu kez elleri dudaklarını perdelemişti. "Ne! Nasıl öğrendi hemen? Allah kahretsin bu hiç iyi olmamış!"

"Toplantıda bayılmışım, kendime geldiğimde Meriç başımda oturuyordu. Hastaneden haber verip çağırmışlar. Hastane çalkalandı bu haberle, gelince de öğrenmiş tabi. Hemen İnci'yi istedi. Velayetini vermemi istiyor. 'Mahkemeyle prosedürle uğraştırma beni zaten mahkeme bu şartlar altında bana verir' dedi." Kaşlarını çattı, en az benim kadar sinir olmuştu bu duruma "Yavşak herif! Fırsat kolluyordu zaten. Hastane olayı da ekmeğine yağ sürdü. Görüyor musun olanı?”, "Görmekle kalmıyorum Sare, bizzat yaşıyorum! Ben şimdi ne yapacağım?" Sare ufacık bir an düşünür oldu, “Hastaneyi kapattıranın Alaz olduğunu düşündük ama Meriç de bunu yapacak güçte… o yaptıysa ne olacak?” ne diyebilirdim ki, bu da mümkündü. Meriç de Alaz kadar olmasa da güçlü bir adamdı. Bu ihtimali dillendirmekten özellikle kaçınıp huzursuzca Sare’ye baktım. Omuzlarını silkmekle yetindi.

Kalkıp iki bardak aldı dolaptan, onlara çay doldurdu ve tekrar masaya oturduğunda kararlı bir ifadesi vardı. "Gurur yapmayı bırakıp idareten de olsa Alaz Bey'in teklifini kabul edeceksin. Baktın olmuyor iş bakarsın, bulunca da oradaki işi bırakırsın... yoksa İnci'yi senden alacak Meriç. Bunu çok iyi biliyoruz."

Bir yudum sıcak çay içtim, sonra uzun uzun düşündüm. Başka bir çıkar yol aradım durdum. Köşeye sıkışmıştım. Başka bir çıkar yol görünmüyordu.

"Haklısın Sare, o teklifi kabul etmek zorundayım... kızım için yapmak zorundayım..."

Bölüm sonu

1 yorum