Düşüncelerin insanı boğduğu çok an olurdu. O anlardan biriyle baş başa kalmak beni ürküttü. Ne zaman düşünsem zihinsel bir acı ruhumu hırpalardı. Geçmişin yarası yanağımda koca bir iz gibi görünür haldeydi. Ama ben onu görmezden gelmek için hep kendimden kaçıyordum.
Neydi bu kadar beni unutmamaya mahkûm kılan? Zihnimi istilaya başlamıştı nahoş görüntüler bu soruyla birlikte. Topyekûn bir saldırının en aciz tarafı anılarıyla savaşmaya gücü yetmeyen bendim yine... öyleyse mağlubiyetimin tadını çıkarmalıydım!
Acımsı, kekre tadını...
Annemin gülen gözlerinde gördüğüm ışıltı gün gibi parlaktı. Babamın mütevazi sevgisi geceden kalabalıktı. Onları son gördüğüm yer, tutuşmasına ramak kalmış, attığı taklalarla hurdaya dönmüş bir arabanın içiydi. Babamın boynuna saplanmış koca bir cam parçası, etrafında ritmik atmalarla çoğalıp azalan kanına perde oluyordu.
Annem arkadan öne savrulmuş. Hafif çıtırtılarla yanan kaputun üzerinde cansızca yatıyordu. Aşağı sarkan elinden toprak zemine uzanan kan damlaları acelesizce canını alıyordu. Arkasında siyahi bir dumanın uğursuz borusu ötüyordu.
Çaresizlik!
Bu kelimenin lügatime girişi de anlamı gibiydi. İnsanı ölümcül bir uçurumdan itercesine acımasızdı.
Kazanın hemen öncesi ön koltukta oturan bendim. Kazada başak tarlalarına fırlayan, o esnada kıpırdamamı sağlayacak her kemiği kırılan da yine ben olmuştum. Gidip gelen bilincim arasında hafızama kazınan her görüntü ölme arzumu daha da perçinlemişti.
Hayatımız binlerce parçaya bölünmeden hemen önce radyoda başlayan şarkı cızırtılı bir ahenkle devam ediyordu ezgisine, ona eşlik eden acıdan bihaberdi... Şebnem Ferah'ın Hoşça kal şarkısı... Aramıza giren bir vedayı zalimce mühürlüyordu;
Seni ararken kendimi, kaybetmekten yoruldum
Bulduğumu zannettiğimde, kendimden ayrı düştüm
Bacaklarım… hissizdi. Anneme götürmedi beni.
Bu garip bir veda olacak, çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de gittiğim her yerde benimlesin
Şarkı her sözüyle babamın vedası gibiydi, boynundan akan kan bütün bedenini kızıla boyarken ellerimdeki uyuşukluğa lanet ederek sessizce ağladım.
Söylenecek söz yok, gidiyorum ben
Hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal
Ben bir kısrak gibi, gelmişim dünyaya
Şahlanıp gitmek içimde var.
Hoşça kal
Biraz su biraz yeşillik, her yer benim evimdir
Taşırım dünyayı sırtımda, her dil benim dilimdir
Ama söylenecek söz yok, gidiyorum ben
Dilim… Sesim… yoktu şimdi, diyemezdim, yalvaramazdım gitmeyin diye haykıramazdım.
Hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal
Ben bir kısrak gibi, gelmişim dünyaya
Şahlanıp gitmek içimde var
Hoşça kal
Hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal
Ben bir kısrak gibi, gelmişim dünyaya
Şahlanıp gitmek içimde var
Bu vedayı durduramazdım…
Hoşça kal…
Kıpırtısızca ama her şeyin farkında olan bir benlikle içinde uzandığım başakların bükük başlarını bir rüzgâr okşadı. Gözlerimden süzülen yaşlarla içimden eşlik ettiğim şarkı aileme son vedamdı. Son mısraların da sonu cızırtılı bir sesle kesildiğinde, sanki bu anı kolluyormuş gibi kaputtaki alev harlandı.
Ciğerlerimi yırtarcasına bağırabilirdim, ama onu bile yapamayacak kadar acizdim. Kırılan kaburgalarım göğsümde tonlarca yük varmış gibi soluksuz bırakıyordu beni. İçimde bir yerlerde sürekli devinip duran haykırışlar, boğazımdan bir inleme olarak dökülüp hiçlikte can buluyordu. Ailemi saran alevleri söndürmedi gözlerimden akan yaş. Aksine beni daha da yaktı.
Alevsiz bir yangının ortasında yok oluşun acısını ancak yaşayan bilirdi. Ben bilirdim! Ben yaşamıştım o yangını...
An be an ateşe karışıp yok oldular. An be an canlarının yanında, tenlerinden oldular. Onlar yandı, ben kül oldum! Engel olamadığım ölümleri beni de savurdu ölümün ikiyüzlü buz gibi kollarına. Yüzüme gülümserken canımı alırcasına sarıyordu bedenimi her bir serzenişim.
Sonrası yoktu... zihnimden silinmesi için ölebilirdim ama o anlar hep baki kaldı. Sonrasını silen güç, o âna beni mahkûm etti.
Aylarca psikolojik destek alırken, bir gün kızım geldi hayatıma. Baharın müjdecisi bir cemre tanesiydi. Zehir karası kışa zihni hapsolmuş bir kadına uğramazdı bahar. Bana da uğramadı. Onun için toparlandım. Kızım için…
Ama evliliğimi toparlayamadım. Meriç... hayatımın aşkı olan biricik sevgilimdi, çok uğraştı ama olmadı. Hayatıma yeniden adapte olamadım. Sonra vazgeçti benden ama yine de gitmemek için direndi. Olmadı... Kapadokya'da güzel geçeceğini düşündüğüm birkaç gün için çıktığımız yol, bizi eşsiz bir geceye sürüklemişti. Çıkamadım aydınlığa, Meriç'in her çabası boşaydı... olmuyordu, kurtulamıyordum. Her yandan saçlarıma yapışmış o zalim ellere direnip karanlıktan kurtulamadım.
Külün içinde nefes alamazdı kimse, o da alamadı. Ona soluk olacak başka bir kadınla beni aldatmayı tercih etti. Keşke gitseydi, ona saygımı koruyabilirdim ama o ihanetin en acısıyla beni tüketti. Sonra hiç görmediğim bir çirkinliği gözlerine yerleştirdi ve gitti.
Bunca yaşanmışlığın ardından ben de artık yaşıyor sayılmazdım. Kızım için nefes alıyor ve onun için dünyada hâlâ bir yer tutuyorum hepsi bu!
Kaçıncı sigaramdı bilemedim, boşa yanıp biten. Sonunda içimdeki zehri bir gün akıtacaktım belki, ama bu gece sadece içimde var olanı daha da görünür hale getirmiştim. Bitap adımlarımı yatak odama doğru sıraladım...
Sabahın pırıl pırıl bir hali vardı içimdeki ruhsuz karanlığa inat. Acımın izleri ise sadece gözlerimdeydi. Keyifsizce kahvaltı yaptım. İnci de hissetmişti ki sessizce yemeğini yedi. Onu hazırlayıp bende hazırlandım. Kreşte kafası dağılır, neşesini bulurdu umarım.
~~~
Her şeyin sıradan ilerlediği günler birbirini takip ediyordu. Alaz Karaman bir daha karşıma çıkmamıştı, bu biraz olsun iyi hissettiriyordu. Ama nedense varlığına alışıkmışım gibi her gün daha fazla etrafa bakınır olmuştum.
Hastane ise her geçen gün daha fazla karışmaya başladı. Önceleri bir iki dedikodu dediğimiz söylentiler, zamanla ciddiyet kazandı. Hastane kapatılacak diyordu herkes. Yönetici katında da herkes suskun ve telaşlıydı. Ben işime odaklanıp bütün bunları görmezden gelmeye çalışıyordum.
Hastane kapanırsa bu Meriç'in lehine olurdu. İnci'yi benden almak için kendi iyi yaşam şartlarını öne süreceğini çok iyi biliyordum. Bir reklam ajansının sahibi olmak ona benden daha iyi bir yaşam vadediyordu. Ama İnci henüz çok küçüktü. Bir anneye, babasından daha fazla ihtiyacı vardı.
Üstelik birlikte yaşadığı Rana ile İnci’nin pek de hoş bir ilişki geliştirmedikleri hesaba katılırsa, İnci için en doğrusu benimle olmasıydı. Bu ise benim yaşam standardımızı sabit ve iyi tutmama bağlıydı. Bu yüzden bu iş çok önemliydi, hastanenin kapanmasından en fazla korkan kişi bendim belki de.
İş çıkışı Sare'yi aramaya karar verdim. Bize gelirse belki biraz olsun neşelenirdik. Bütün bu gerginliğin İnci'yi kötü etkilediği aşikardı. Eve ulaşır ulaşmaz da ilk iş telefonu elime almak oldu.
"Ne haber Sare, bu akşam bize gelsen olur mu?" Hiç düşünmeden cevapladı sorumu;
"Gelirim, zaten çok acıktım ve çok yorgunum. Yemek yapmakla uğraşmayalım hazır bir şeyler alırım. İnci'ye sor bakalım ne yemek istermiş?" İnci halıda oturmuş bebekleriyle oynuyordu. Bu haline gülümsedim. "İnci, ne yiyelim? Sare teyzen ne yemek istediğini soruyor kızım."
Çocuksu bir neşeyle eteklerini savurarak koştu. Saçlarının, bu hareketiyle havalanması, bir kiraz çiçeğinin rüzgarla dansını andırıyordu. Bir melek gibi masumdu. Yüzünde kocaman bir tebessümle "Sare teyzem mi geliyor? Yaşasın! Hamburger isterim!" Diye cıvıldadı. Bu haline gülerek konuşmaya devam ettik. "Meleğim ister de ben almaz mıyım? Hemen geliyor hamburgerler...”, “Çok şanslısın İnci, bak Sare seni beni sevdiğinden daha çok seviyor." dediğimde o muzip övünen halleriyle daha da neşelendi.
Ah Sare... saçlarımdan bir tel, gözlerimi saran neşe; belki sağ elimin serçe parmağı kadar bendendi. İçimdendi. O, insana insan sevmeyi öğreten bir dosttu. Herkesin kayıp gittiği gökyüzümde kalan tek yıldızımdı. Yol gösterenim, dert dinleyenim, sırdaş olanımdı.
Mutfağa ilerleyip çayı hazırladım. O sırada gelen Sare peşinde bir dolu neşeyi evimize sokmuştu. İnci'yle birbirlerini gıdıklayıp gülüşüyorlardı. Onları dinlerken getirdiği yiyecekleri hazırladım ve keyifli bir sofrada sohbetle şamatayla yemeğimizi yedik.
İnci meraklı sorularıyla Sare'yi esir almıştı resmen. Yardım dilenen bakışlarına muzip bir umursamazlıkla omuz silktim. Alt metni açıktı bu hareketimin. Ben yeterince maruz kalıyorum, sıra sende...
Umarsızlığıma umutsuzca göz süzüp, sonu gelmeyen soruları sabırla cevaplamaya devam etti. Ta ki İnci yorgun düşüp uykuya dalıncaya kadar. Tamamen uyuduğundan emin olunca gürültülü bir soluk koy verdi. Birbirimize bakıp gülmeye başladık. Hem gülüyor hem de İnci'yi yatağına taşımaya çalışıyordu Sare. Ben ise çaylarımızı tazelemek için mutfağa yöneldim.
"Nihayet uyudu, o sorular küçücük aklına nereden geliyor böyle anlamıyorum! Bir beyin içinde kaç soru barındırabilir ki? Sen de çok sağ ol çok yardımcı oldun yani!" Kıkırdayarak baktım yüzüne "Ne yapalım yani? İnci seninle sohbet etmek istemiş, kızımın hevesini kıramazdım ya değil mi?" Huysuzca göz devirdi Sare "Olan hep bana oluyor ama! İncizede oldum resmen..." elimde tepsiyle yanına gittim. Kapıya dayanmış mızmız çocuklar gibi dudaklarını sarkıtmıştı. Tam yanından geçerken basenimi basenine tokuşturup, "Hadi gel İncizede, yaralarını saralım." deyip güldüm. Arkamdan kıkırtılarını da beraberinde taşıyarak geldi.
Bir süre daha hoş beş ettik. "Burada kalsana bu gece." Dudaklarını düşünceli bir halde öne doğru uzatırken gözleri çayındaydı. Koyu kestane, gür saçlarını ensesine doğru toparlarken; ela gözleri nihayet cevap vermeye yelteniyordu. "Olur aslında... burada yedek kıyafetlerimde var nasıl olsa. Kalıyorum, anasını satayım!" Dedi. Bu neşe nasıl hiç sönmüyordu bilmiyorum ama bana iyi geldiği kesindi.
"Şu zengin ve yakışıklı sapığından ne haber? Hâlâ buralarda mı?" İlla deşecekti. Günlerdir bu sorulardan kaçıp duruyordum. Kaçmak da bir yere kadardı. Ellerimi kaldırıp teslim olduğumu belittim. "Hayır, artık çevremde dolaşmıyor. Savcılıkta olanları anlattım ya sana..." sanki İnci'nin sesi kulağıma çalınmıştı, sustum ve odasına doğru kulak kabarttım. Uyuduğundan emin olunca devam ettim "...o günden beri hiç görmedim. Sahiden de sadece iş mi teklif etti acaba? İstemediğimden emin olmuş olmalı ki artık kendi hayatına döndü sanırım." Sessizce cevap verdi. "Ben olsam işi mişi boş ver gel evlenelim derdim! Aptalsın kızım. Çok yakışıklı adammış, internetten baktım..." sözlerinin arkasından attığı kahkaha kısık sesliydi. Şakasına karşılık yalancı bir öfkeyle omzunu yumruklarken gülmeme mâni olamadım. Birlikte güldük. "Asla olmaz, evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyorum ki ben. İsterse kâinatın efendisi olsun umurumda değil."
Daha da muzipleşeceğinin sinyalini veren oturduğu yerde ufak dans edişi eşliğinde "Sen yine de bir düşün..." dediğinde kucağıma bastırdığım yastığı yüzüne geçirdim. Kaçınmaya çalışırken tepsiyi devirdi ve bardaklarımız içindeki çay özgürleşerek yerle bir oldu. Çıkan şıngırtı ikimizi de anlık bir gerilime sürükledi. Kulak kesilip İnci uyandı mı acaba diye sessizce evi dinledik. Şükür ki uyanmamıştı, birbirimize bakıp bastıramadığımız kahkahaları sessizce serbest bıraktık ve kalkıp, dökülen çayın izlerini temizledik.
Sabah ikimizde erken kalkacağımız için yataklara geçmeye karar verdik. Onun provaları benim ise ilk mesai saatlerinde girmem gereken bir toplantı vardı.
Gecenin sessizliğe teslim olduğu en derin saatlerdeydik. Arsız ıssızlık zihnimi boyunduruğu altına almıştı. Sare'yle konuştuklarımız zihnimde dönüp duruyordu. Önce anlam verememiştim. İçimde uçuşan can alıcı duyguya, sonra giderek anlam kazandı. Alaz'ı özlediğimi fark etmem bende soğuk su etkisi yarattı. Onca zaman sessizce takip edişleri sürekli karşıma dikilişi öyle yer etmişti ki hayatıma, yokluğunda hayatım eksiliyordu sanki. Bunun farkına varmamla birlikte yatakta dikleştim. Öylece karşımdaki duvara sabit gözlerle bakıp neyi kaçırdığımı anlamaya çalıştım. Ama nafileydi, usulca girmişti hayatıma hissettirmeden ama çıkışı çok aniydi. Ne olduğunu anlamam bu kadar uzun sürmemeliydi. Ama hissettirmeden yaptıkları bir gölün üzerine atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi giderek büyümüştü. İncitmeden, hissedilmeden...
Şimdi ne yapacaktım? Bunu düşündüm. Belki de saatlerce düşündüm tek bir cevap için. Yoluma bakacaktım. Buna karar verdim. Ve kendimi uykunun güvenli, aldatıcı olmayan kollarına teslim ettim.
Tatlı bir rüyanın çilek kokusu gibi hissettiren kollarından, yatağımdaki arsız sarsıntıyla uyandım. Henüz kendine gelmemiş zihnim etrafımdaki sesleri anlamıyordu bile. "Kalk! Kalk! Acele et Firuze! Geç kaldık, kahretsin ya! Patron çıldırmış vaziyette aradı! Kalksana kızım! Aptala bağlamanın sırası değil! Sen benden de erken gidecektin işe huu!"
İş... toplantı... patron!
Acımasız bir telaş kollarıma hemen pranga vurdu. Yataktan dağılmış yün yumağı gibi saçlarla fırladım. Pijamamın bir paçası dizime kadar sıyrılmıştı. Yakası kaymış eğri büğrü bir hal almış üstümdense hiç bahsetmiyordum. Dün silmeyi unuttuğum makyaj yüzümde seyirlik bir cümbüş kurmuştu zaten! "Çorabım nerede? Çorabımı gördün mü Sare?" Telaşla bağırdı "Ne bileyim ya! Çıkardığın yere bak! Hayret bir şeysin ha!" Söylenmeye devam ederek hazırlanmaya ışık hızında devam ettik ben de ona bağırdım "Sus be, zaten canım burnumda! Senin patron arayıp fırça kaymış, benimki direkt kovdu galiba, baksana ses yok! Uf!" Bir çorabımı giyerken sekerek giysi dolabına ilerledim "İnci! Uyan balım! Çok acele çıkmamız gerekiyor! " mırıl mırıl uykulu sesi geldi. Yatağından ayrılıp panik olmuş bir anneye maruz kalmak istemiyordu kesin! "Kız kalksana, cimcime! Güzellik uykusunun sırası mı?" Sare'nin sesi bütün evi inletti. Huysuzca yatağından kalkan İnci, elini yüzünü yıkayıp geldi ve sağlam bir ayar verdi ikimize de "Kocaman kadınsınız, çalar saat diye bir şey var değil mi? Neden kurmadınız? Bir de bana bağırıyorsunuz! Siz kendiniz hazırlanın! Ben kendim giyinirim, hıhh!" Sare'yle anlık bir bakışma yaşayıp arkasından baktık. Odasına kendinden emin adımlarla girdi. Tekrar birbirimize bakıp hiçbir şey söylemeden telaşımıza geri döndük.
On dakika sonra topuklu ayakkabılarla sokakta, elimde kızımla koşturuyordum. İkide bir kaldırım taşlarının arasındaki boşluklara giren topuğum yüzünden tökezlesem de yavaşlamadan yürüyordum. Bir önceki sokak ayrımında Sare ile ayrılmıştık.
Dik yokuş her geçen saniye telaşımı katmerledi. Buradan tırmanmak her zamankinden daha zor gelmişti bugün. Bir yandan da söylenen İnci'nin serzenişleriyle uğraşıyordum. Bu hengâmede kızaran yanaklarımla o mühim toplantıya nasıl girecektim ki? Bu sonraki derdimdi. İnci'yi hızlıca kreş görevlisi Serra Hanım'a teslim edip. Eteklerimi savuran bir hızda hastaneye koşturdum. Toplantı on dakika önce başlamış olmalıydı. Hemen asansöre atlayıp sabırsızca çoktan orada olmam gereken kata çıktım.
Kat sessizliğe gömülmüştü. Toplantı salonu koridorun en sonundaki geniş odaydı. Hemen masamdan sunumun olduğu dosyayı aldım. Aylık gider bilançosu her toplantıda yanımda olmak zorundaydı. Kına yeşili ipek gibi görünen mat parlak kumaştan kloş eteğim ve üzerine giydiğim benzer kumaşa sahip krem gömleğim ile dosyanın neon turuncu rengi göz tırmalayacak bir uyumsuzluğa sebep olmuştu. Saçlarımı at kuyruğu şeklinde bağlamıştım. Son kez üzerimi kontrol edip kapıyı tıklattım. İçeriden Burak Bey'in gür sesi duyuldu. "Gel!"
Girdiğimde gerginliği günlerdir olduğundan daha fazla hissediliyordu. "Firuze Hanım da sonunda teşrif ettiğine göre, toplantıya gerçek manada başlayabiliriz!" Tam ağzımı açtım, geç kalmamla ilgili bir şeyler geveleyecektim ki ters bir el hareketiyle susturdu beni Burak Bey. Onu hiç böyle kaba görmemiştim. "Bugün mazeret işitecek havada değilim Firuze, geç yerine..." sessizce ve çokça mahcup olarak hep olduğu gibi en sondaki sandalyeye geçtim. Çok utanmıştım, başımı yerden kaldıramıyordum.
"Bugünün meselesi aylık giderler ya da senelik ciromuz değil! İki haftadır uğraştığımız büyük bir sorun var. Kimseye yansıtmamak için her yolu denemiş olsam da kaçınılmaz olan gerçekleşti. Bu duyuruyu yapmak benim için çok üzücü!" Anlaşılan söylentiler doğruydu... "Hastanemiz birkaç şikâyetten ötürü incelemeye alınmıştı. Başta önemsemedim ve incelediğimde şikayetlerin gerçeği yansıtmadığını tespit ettim fakat nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde incelemeyi yapan bilirkişi ekibi hastanenin kapatılmasına karar verdi. İtiraz edildi tarafımızdan ama bu da dikkate alınmadı. Velhasıl, geldiğimiz şu noktada üzülerek söylüyorum ki artık kendinize yeni bir iş bulmalısınız. Hepiniz için itinayla referans mektupları hazırladım. Elimden gelenin en iyisini hepiniz için yaptım..." bu sözlerden sonrası kulaklarımdan beynime iletilmiyordu. En korktuğum şey acımasızca kapımı çaldı.
Bunu Meriç'e duyurmadan hemen halletmeliydim. Yeni bir iş bulmak pek de kolay değildi. Bunun aksine, İnci'yi kaybetmek ise bir o kadar kolaydı.
Hayat denge sevmiyordu. Kolay bir yol sunmuyordu. Bir bilinmezliğin keşmekeşini insanın sırtına sorgusuz sualsiz yüklemeyi çok seviyordu.
Yanaklarım alev almış gibi sıcaktı. Gözlerim kararıyor, midem bulanıyordu. İnci'yi benden alma ihtimalleri gözlerimin önünde dünyanın en iri cüsseli canavarına dönüşürken ben titremekten başka bir şey yapamıyordum.
Buz kesen ellerim sonunda bedenimle birlikte hissini de kaybettiğinde sandalyeyle birlikte devrildiğim yerden bulanık yüzlerin başıma üşüşmesini izledim. Ardı karanlık, önü karanlıktı. Ben karanlıktaydım. Sesler uzaklaştı, giderek ıssızlaştım. Göz kapaklarımı ağır ağır kapatan hissizliğe teslim oldum.
