İçeriğe geç

EKRU

Bölüm 3 · 11 dk okuma

EKRU

Bölüm 3

KAHIRLI BİR EZGİ

Yorgun bir gecenin sabahına uyanmıştım. Uyurken dağılan topuzumu açtım, koyu kumral upuzun saçlarımı el yordamı şöyle bir yokladım. Yer yer dolaşıklığı düğümler haline gelmiş saçlarım beni umutsuzluğa daha çok sürüklüyordu.

Dünün karmaşası saçlarıma sirayet etmişti resmen. Kısa bir duş, ardından kahvaltı, sonra güne hazırlık derken sonunda İnci de uyanmıştı. Kahvaltı masasını henüz toparlamamışken kızımın da karnını doyurmasına yardım ettim. Cıvıl cıvıl uyanmıştı İnci. Bıcır bıcır konuşup nefes bile aldırmadı bana.

Beyaz renkli keten kumaşından bir elbisesi vardı, uçları sarı çiçek nakışlı. Kalın askılı ve bebe yaka diye tabir edilen yakalıklı modelden. Yaka kısmı da sarı çiçek nakışlarıyla donatılmıştı. Esmer teni, siyah kıvırcık saçları ve zeytin gözlerine nasılda yakışmıştı bu elbise.

İnci'yi hazırladıktan sonra ben de ince askılı pembe, krep kumaş elbisemi giydim. Hatlarımı saran ama sıkmayan bir tarzı vardı. Diz hizasında boyuyla hem iş için hem günlük giyim için de kombinlenebilirdi. Basenimin yarım karış aşağısından başlayan fermuarını çektim. Beyaz küçük çanta ve stiletto ayakkabılarımla tamamladım. Saçlarıma hızlıca fön çekip perçemlerimi ortadan ayırdım.

Her ne kadar hızlı olmaya çalışsam da uzun saçlarım vakit kaybettirmişti. Yine de rüzgârda her yandan beni abluka altına almalarına rağmen her bir saç telimi apayrı seviyordum. Vazgeçilmezimi sorsalar İnci ve saçlarım derdim.

Masayı toparlayıp yataklarımızı düzelttim ve evden sonunda çıkabildik. Küçük çaplı özel bir hastanede çalışıyordum. Yönetici asistanlığı ve özel tercüman... Hastaneye bağlı, hemen yanında yer alan tek katlı küçük binada kızımın kreşi vardı. Hastanenin kendi elemanlarının çocukları için açılmış bir kreş. Yıllar önce iki temizlik personeli kadının konuşmalarına kulak misafiri olduğumda, çocuklarının kreşlerde iyi muamele görmediğinden dert yanıyorlardı.

Ufak bir araştırma ile hastane personellerinin genelinin çocuk sahibi olduklarını ve aynı sorunları yaşadığını öğrenince Burak Bey'e durumu anlatıp küçük bir kreş açmayı teklif ettim. Burak Bey yeni nesil yöneticilerdendi. Çalışanlarının huzurunu önemserdi.

Hatta beni tanık olduğum sıkıntılar hakkında onu bilgilendirmem için uyarmıştı. O zamanlar henüz yeni evliydim ve anne değildim. Ama o kadınların her birinin endişesini yürekten hissettim. İşte şimdi benim kızım da o kreşe gidiyordu. Hep yanı başımda ve hep güvende olduğunu bilmenin değerini anne olduğumda anlamıştım.

İnci'yi Serra Hanım'a teslim ettikten sonra hızlı adımlarla hastaneye girdim. Burak Bey ve diğer yöneticilerin odasının da olduğu kata çıktım. Kapıyı tıklatmak üzereydim ki bir anda açıldı, Burak Bey her zamanki güler yüzüyle karşımda durdu. “Günaydın, Firuze.” Nazik bir tebessümle selam verdim. “Günaydın Burak Bey, size bir şey soracaktım...” ceketinin cebindeki kalemi çıkarıp elindeki evraka çevirdi başını “Seni dinliyorum.”

Ensemi kaşındıran saçlarımı sağ omzumun üzerine çekerken çekingen bir ifadeyle “Birkaç saat izne ihtiyacım var, çok önemli.” Gözlerini dosyadan kaldırıp keskin ela bakışlarını yüzüme sabitledi. Her zaman profesyonel ve şık görünmeyi nasıl başarıyordu, anlamıyorum. “Bir sorun yok ya?” Gözlerime ulaşmayan bir tebessümle cevap verdim. “Halledemeyeceğim bir şey değil. Birkaç saat izin alabilirsem eğer...” dudaklarını ilgisizce büzdü, odak noktası elindeki dosyaydı. “Tamam gidebilirsin. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme lütfen.” Derin bir nefes alıp daha derin gülümsedim. “Teşekkürler Burak Bey, müsaadenizle.” Diyerek yanından ayrıldım.

Hiç vakit kaybetmeden bir taksiye atlayıp savcılığın yolunu tuttum. Bu durum hoş kaçmazdı belki ama Alaz Karaman'ın durmayacağını hissediyordum. Asla yanılmadığım altıncı hissim bana bunu yapmam gerektiğini söyledi. Bu adam hayatımı harabeye çevirecekti, ona engel olmam gerekiyordu. Çok stresli ve kötü bir ruh haliyle adliye binasına girdim. Oldum olası nefret ettiğim yerlere ne çok yolum düşer olmuştu!

Danışma bankosunda görevli personel “Buyrun hanımefendi?” dedi. “Merhaba, suç duyurusunda bulunmak istiyorum. Dilekçe hazırlayacak vaktim olmadı, zaten dilekçeyle çözülecek bir mesele de değil.” Tek kaşını kaldırıp bakmaya devam ettiğinde huzursuzluğum katlanarak arttı. Nedense telaşlanmıştım. Bu halime bakıp omuz silktikten sonra bir telefon görüşmesi yaptı ve dilekçeyle çözülemeyecek bir meselem olduğunu karşıya anlattı.

Birkaç onay cümlesi sarf edip telefonu kapattığında kalbimde harlanan panik ve heyecan alevi yanaklarıma hücum etti. Kızaran yanaklarımı yanlış anlamış olacak ki acıyan bakışlarla “Dördüncü kat 451 numaralı oda, Savcı Ayhan Gedik. Sizi bekliyor.” Başımla belli belirsiz bir selam verip asansörlere yöneldim. Katı ve oda numarasını sürekli içimden tekrarlıyordum. Soğuk metal kabin yankılı bir sesle araladı kapısını. Usulca dördüncü kata tırmanırken aklımdan neyi nasıl söyleyeceğimi geçirip durdum.

Önce kata sonra ise odaya ulaştığımda nabzım kulaklarımda atıyordu. Parmaklarım buz kesmişti çoktan. Kapıyı tıklattım ve pes bir ‘Gel!’ sesiyle içeri girdim. Orta yaşlarda, saçlarının arasına ak teller karışmış biriydi savcı. Babacan gülümsemesi ve kendinden emin dik duruşu bu makamı ne kadar hak ettiğini bağırıyordu.

“Dilekçeyle meselesi çözülmeyecek hanım sen misin?” Omzumdan kayan çantayı tekrar omzuma alırken “Evet, benim...” dedim. Savcı, hımm gibi bir ses çıkarıp elindeki kalemin tersiyle koltuğu işaret etti. Acı kahve renginde deri koltuk, odanın ofis görüntüsüne çok uygundu. Oturunca insanı kara delik gibi içine çeken koltuklardandı. Yerleşmeye çalışırken çıkan deri gıcırtısı sesinden dolayı iyice gerildim. Savcı bunu fark etti. “Rahat ol, sakinsen ve anlatmaya hazırsan başla bakalım neymiş bu bizzat görüşmek istediğin mesele.”

“Bir iş adamına kaza yaptığında yardım ettim. Nasıl olduysa bilgilerime ulaşmış ve beni takip ediyor.” Çenesini sıvazlayarak sordu savcı. “Takip ettiğinden emin misin? İspatlayabilir misin?” Hiç düşünmeden atladım söze, “Evet! Elbette eminim! Bu nasıl bir soru? Kamera kayıtlarından bakarsınız... buyurun size ispat.” Gözlerini şöyle bir odaya gezdirip tekrar bana çevirdi. “Kim bu iş adamı? Arkası sağlamsa sessizce ön inceleme yapmamız gerekebilir.”

“Alaz Karaman...” Hayretle büyüdü gözleri, “Ne! Kim dedin?” “Alaz Karaman dedim! Dün gece evime girecek kadar ileri gitti üstelik!” Koltuğunda dikleşti Ayhan Bey... “Şimdi, şöyle yapalım... bir dakika müsaade et bana, Alaz Karaman'ı tanırım. Bunu daha makul yollardan çözebiliriz belki de.” Ağzımı açtım, cevap verebilsem, beklese... neler derdim kim bilir? Ama savcı çoktan odayı terk etmişti.

Beklesem mi, gitsem mi diye düşünürken ikisini de yapamayacak haldeydim. Açık pencereden esen meltem yanağımda ve omzumda güzel bir serinlik bıraktı. Pencereye yöneldim. On beş dakika geçmişti ve hala gelmemişti savcı. Kapı açıldığında başımı çevirip savcıya ve arkasından içeri giren Alaz Karaman'a baktım. Gerginliğim had safhadaydı. İki adam sanki ben yokmuşum gibi gülerek ve hâl hatır sorarak yerleştiler. Savcı boğazını temizleyip, “Gel sen de otur, çözeceğiz şimdi bu meseleyi...” dedi. Öfkeden yanaklarım yanıyordu. Hızımı alamayıp masaya ilerledim ve iki elimi masaya vurup savcıya doğru eğildim. “Ben buraya uzlaşmak için gelmedim Ayhan Bey! Suç duyurusunda bulunmaya geldim. İşinizi layığıyla yapamıyorsanız bu mevkide olmamalısınız!”

Sözlerimle şaşkına dönen adam cevap dahi veremedi. Hırsla Alaz'a baktım. Az önce çantamı bıraktığım koltuktan alırken sinirden ağlamak üzereydim.

Alaz Karaman, sanki her hareketimi önceden biliyormuş gibi sakin ve ciddi bir ifadeyle beni izledi. Kapıya yöneldiğimde bıkkın bir iki adım atıp kolumdan yakaladı. Gözüm dönmüştü, tam ona tekme savuracakken yana kaydı ve beni sabit tutmaya devam etti. Gözleri sadece gözlerime bakmıyor, yüreğimi görmek istercesine derinlere iniyordu. Aramızda sözsüz bir iletişim oluştu sanki.

Hiçbir şey söylemeden birkaç saniye bakıştık, sonra beni zorla koltuğa oturttu. Koltuğun kolçaklarına ellerini dayayıp yüzüme doğru tehlikeli bir mesafede eğildi. “Ben seni taciz ettim mi?” dediğinde sesi buzdan beter yakıcıydı. Aynı tonda gözlerimi gözlerinden ayırmadan -ayıramadan- “Hayır!” dedim. “Peki sana zarar verdim mi?”, “Hayır!” Mümkünmüş gibi daha da yaklaştı bana, dizleri dizlerime dayanmıştı. “Güzel! Tehdit de etmedim?” Dişlerimin arasından konuşuyordum. Savcı sadece şoka girmiş gibi izliyordu bizi. “Etmedin!”

“O zaman benim hakkımda ne diye suç duyurusunda bulunacaksın? Sana iş teklif ettiğim için mi?” Hiç acele etmeden sakince “Haneye tecavüzden suç duyurusunda bulunacağım! Anladın mı?” dedim. Savcı öksürerek boğazını temizlediğinde gözlerimizde süren savaş ateşkes imzaladı. Ani bir hamleyle benden uzaklaşan Alaz, karşımdaki koltuğa kendinden emin ama gerilmiş bir halde oturdu. Uzaklaşmasıyla bir boşluk hissine sürüklendim. Varlığı istila ediciydi. Birden uzaklaşışı bu yüzden çok daha çarpıcı olmuştu.

“Şimdi Firuze Hanım, şikayetçi olmak yerine uzlaşmacı olmanızı rica ediyorum. Alaz Bey ise bir daha bu gibi girişimlerle sizi rahatsız etmeyecek, öyle değil mi Alaz Bey?”

Bana bakan gözleri bu sözlerle savcıya çevrildi. “Aynen öyle Ayhan Bey!”

Savcı gevşek gevşek gülümsedi ve bana döndü, “Tamam mıyız, Firuze Hanım?”

“Değiliz! Ben uzlaşmayacağım! Suç duyurusunda bulunacağım.”

“İstirham ederim, yapmayın böyle...”

“Firuze Hanım çok istiyorsa işleme alın suç duyurusunu! Boşa zaman kaybetmekten hoşlanıyor zannımca.”

Kısık gözlerle yeniden içimi deşmeye başladığında duruşumdan ödün vermedim. “Haklısınız, sizin gibi nüfuzlu bir beyefendi için işleme alınan suç duyurusunu ekarte etmek pek kolaydır! Çamuru üzerime sıçratmaktan hoşlanmam! Ama bir kez daha yakınımda olursanız, geleceğim savcı Ayhan Bey olmayacak! Büyük adamların, büyük düşmanları olur. Size yemin ederim bütün düşmanlarınızı arar bulurum ve o zaman başa bela olmak neymiş görürsünüz!”

Öfkeyle kalktım ve kimseden müsaade isteme gereği duymadan kapıyı çarparak ayrıldım oradan. Asansörü bekleyemeyecek kadar sıkışık ve nefessiz kalmıştım. Koşar adım büyük mermer basamakları indim. Bahçedeki küçük süs havuzunun yanındaki banka oturdum. Ellerimdeki titreme geçmiyordu bir türlü. ‘İyilikten maraz doğar’ sözünün doğruluğunu bizzat yaşayarak tecrübe etmiştim. Bu da bana ders olsun diyerek banktan ayrılmaya yeltendiğimde siyah takım elbiseli Alaz Bey yanıma kuruldu. Anında kalkmak istedim ama bileğimden tutup geri oturttu. Dokunuşundaki bir şey içimi eritti. Sanki çok kıymetli ama çok da nazik bir şeye zarar vermekten korkar gibi sahiplenici ve narindi bileğimi tutuşu. “Biliyor musun? Büyük adamların sadece büyük düşmanları olmaz! Aşkları da büyük olur. Ne yazık ki sen kalpsizin birinde aşkı ararken kendini yitirmişsin!” dedi bir solukta. Gözlerini tam karşıdaki ardıç ağacına dikmişti. “Aşk için çok geç öyle değil mi?” Gözleri fırtınaya gebe kara bulutlarla dans ediyordu başını bana çevirdiğinde. Sesi bir kasırganın ıslık çalışıydı. Ama teninin sıcağı... cehennemin gayya kuyusundan çıkmaydı!

Cevap vermeme fırsat tanımadan ayaklandı, arkasından bakakaldım. Uzun bacakları her adımda, onu benden fersah fersah uzağa taşırken, içime ektiği pişmanlık tohumu kim bilir ne zaman filiz verecekti.

Taksiye binip hastaneye geri döndüm. Aklım karman çormandı. Sare’nin bugün bir gösterimi vardı. Onunla da konuşamazdım. Akşamki gösterim için biletlerimizi ayırtmıştı, belki çıkışta konuşma şansımız olurdu. Hatta belki bende kalabilirdi bile. “Firuze Hanım! Kaçtır sesleniyorum, duymuyorsunuz! Sorun olmadığından emin misiniz?” Apar topar kendime çeki düzen verip masamın başında ayağa kalktım. “Affedersiniz dalmışım kusura bakmayın, Sami Bey! Sizin için ne yapabilirim?” Huysuzca göz deviren gereksiz yöneticigilllerden Sami Bey “Arşivden 2005-2006 ciro raporlarını isteyin. Getirsinler bir an evvel!” dedi. Bugün de herkes cevap vermeme fırsat tanımadan arkasını dönüp gidiyordu ne hikmetse!

Hemen dosyayı istedim, arşivden biri getirdi ve Sami Bey nihayet susup işine gömüldü. Sonrası toplantılarla geçti. Bir iki evrakın çevirisini yapıp temize çektim ve nihayet artık çıkabilirdim. Gün boyu hasretiyle yandığım papatyamı kreşten almak için aceleci adımlarla çıktım hastaneden. Alaz Bey buralarda mı diye etrafı kolaçan ederken İnci de artık çıkmıştı. Şehir tiyatrosuna doğru yollandık. “Ne yaptın bugün Küçük Papatyam?” Kıkırdadı, aceleyle konuşmaya başladı minicik kalbinde ne çok heyecan taşıyordu. “Bugün Yağız bana çok güzelsin dedi. Büyüyünce evlenecekmiş benimle. Ben de ona dedim ki, ben evlenemem, evlenince erkekler canavar oluyomuş...” duraksadım, yüzümdeki gülümseme giderek soldu. Neden böyle bir şey dediğini sormayacaktım. Konuyu değiştirmezsem, ona bunu düşündüren babasını anımsardı.

“Bugün Esma'nın doğum günüymüş, kutladınız mı?” çocuk olmanın en güzel yanı, hiçbir şeyi kafa patlatana kadar düşünmemek olmalıydı. Hemen dikkati yeni konuya çevrildi. Anlatmalara doyamadığı, dans ederek kutladıkları doğum günü onu yormuş olmalıydı. Durmadan esnemeye başladı. Sare'yi aramalıydım ya da belki bir mesaj...

“Sare'cim, İnci çok yorulmuş bugün, uyudu uyuyacak. Ben eve geçiyorum, yarın gelsem sorun etmezsin değil mi?” Hemen beklediğim cevap geldi, “Hayır, çok sorun ederim, Kızın mı ben mi? Diye bile sorarım -Gülücük-” ben de ona gülücük gönderdim ve yeniden evin yolunu tuttuk.

Eve geçince Sare'ye çıkışta bana gelmesini yazdım. Onun geleceği saatlerde İnci'm de uyumuş olurdu, dertleşip sohbet etmeyeli epey zaman geçmişti. Akşamın kalanında İnci'yle etkinlikle yaptık, yemek yedik ve uyuması için bir kuyruklu yıldızın ardında bıraktığı iz gibi kıymetli olan saçlarını okşadım. Her bir zerresi nasıl da güzeldi. Pamuktan yumuşak yanaklarını öpmelere doyamadım senelerdir. Bir öpücüğün sonsuz sayıda farklı hissettirme ihtimali neydi sahi? Sonsuz sayıda sonsuz kere mi? Her bir ihtimalin peşinde hayatımın kalanını sürüklemeye dünden razıydım.

Bir bakışı kıyameti koparacak güçteydi ya da cenneti o gözlerde bulmak da mümkündü... masumiyetini hiç kaybetmeyecek bir kız büyüyordu avuç içlerimde. Öyle nazlım öyle cıvıl cıvıldı. Derler ki; siyah inciler en derin okyanusların, en dip noktasında saklıdır. Siyah İnci'm... saçları, gözleri kara İnci'm. Beni sana layık gören kimdi? Nasıl da okyanusların dibinden döküldün dualarıma...

Sıkı sıkı üstüne örttüğüm pastel pembe renkli pikeyi düzelttim. Ayak parmakları görünüyordu, özenle örttüm. Sonra bir yanı irili ufaklı saksı çiçekleriyle bezeli balkonuma geçtim. Gündüz olanlar zihnimde bir bir yeniden can buldu.

‘Büyük adamların aşkı da büyük olur…’

Neden aşkı karıştırmıştı ki? Aşk özünde insanı kendi dalından koparan azgın bir rüzgardı. Ötesi mi vardı?

Bir kez düşmüştüm o hataya bir kez çok sevmiştim. Aşkından öleceğimi sanmıştım birinin. Ama aşkından ölmedim! İhanetiyle küle döndüm... İnci ise o küllerin arasında sağa sola savrulan bir kıvılcım zerresiydi. Benim küle dönmüş ruhumdan geriye kalan tek hayat emaresiydi. Ona tutunup yeniden tutuşmaya çalışmak boşuna olsa da ben onu asla bırakmayacaktım. Bana dair ne varsa hepsi o idi. Bir de kırık beyaz rengin, ekru hali yaşanmışlıkların uçuştuğu anılarım. Ne acı, ben kül, anılarım ekru rengi. Günlüğümün adıydı da ekru. En sevdiğim renkte ekruydu zaten.

Meriç'le tanışmadan önce... beyazdım ben, onunla birlikteyken kırık beyazdım. Şimdi ise kirli beyazım. Ekruyum artık. Silik bir rengin, son kalan iziyim. Daha derinlere inmeli miydim emin değilim. Ama bunu yapacaksam şimdi tam sırasıydı. Meriç'le tanıştık sonra evlendik. Henüz iki aylık evliliğim temelinden sarsıldı. Ailemi kaybettim. Sonra kendimi de kaybettim. Tam o an gelen İnci bile toparlamaya yetmedi bin parçaya bölünüp etrafa saçılmış kalbimi.

Şimdi belki eskiye oranla daha iyiyimdir ama ekrudan bir şey kaybetmedim. Bana ait en doğru tanım ve vasıf ekru çünkü. Kırık beyaz, kirli beyaz... ayaklanıp mutfak dolabına koyduğum sigara paketini ve çakmağı aldım bir de çay tabağı... küllük yerine kullanmaktan artık rengi değişmiş melamin çay tabağı derdimin ortağı olalı çok olmuştu.

Sahi hangi zaman dilimiydi beni paramparça eden, ailemin ölümü? Hayatta karşılaşabileceğim en büyük ihanetin sebebi kocam? Belki de ikisi birden... hangi ara vazgeçmiştim yaşama sevincimden? Sanırım gözlerimin önünde yanarak ölen ailemin kırık beyaz anıları zihnimi istila ettiğinde... hem bunun yanında kocam dediğim boktan herifin ihaneti ne anlam ifade ederdi ki?

Kahırlı bir şarkıdır ekrunun en tatlı tonu...

Beni benden eder her bir nakaratı...

Geçmişin sancılı ağrısıdır en acımasız mısrası.

Geleceğin sırları; bilmezliğin kardan beyaz, ekrudan acı son hıçkırığı.

~~~

Bir sonraki bölüm, Firuze'yi ve geçmişini daha iyi anlayacağımız bir bölüm olacak gibi ne dersiniz?

Alaz Karaman artık uzak duracak mı Firuze'den sizce?

Firuze' yi gelecek bölümlerde ne bekliyor dersiniz?

Aşk mı nefret mi doğacak ikilinin arasında sizce?

Meriç şimdi nerede ne yapıyor merak edenleriniz var mı?

Bölüm sonu

4 yorum