Herkese merhaba:) en sevdiğiniz yazar geldi =) Ekru'nun bu bölümü yazması zor bir bölümdü. (Dün gece hiç ama hiç uyuyamadım bu yüzden)
Bir anne olarak anne-kız ayrılığını yazmak beni ruhsal olarak zorlamadı desem yalan olur. Eh, alırız bu bölüm için bir oy ve yorumunuzu :) açıkçası yazma motivasyonumu tam kapasite çalıştıramadığım günlerden geçiyorum. Bu yüzden desteğinizi ve en azından beğenilerinizi görmek bana iyi geliyor♡
Hikayenin başından beri takip eden cağğğnımmm okurlarım biliyor ki -Deprem süreci hariç- bölümleri aksatmadan her cumartesi yayınlıyorum:) okurken ya da okumaya başlamayı düşünüp 'Acaba gerçekten düzenli bölüm geliyor mu?' diye düşünenler yorumlarda diğer arkadaşlardan bu konuyu teyit edebilir:) eh... şeffaf bir yazarım ben:) neyse ben çok konuştum sahneyi Firuze'ye bırakıp, yorumlarda sizleri bekliyor olacağım♡
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kaygılı geçen bir gecenin ardından sabah olmuştu. Bütün gece ağladığım için şişmiş gözlerimle aynanın karşısında yüz yüze geldiğimde, bunun İnci'yi üzebileceğini biliyordum. Hafif, gündelik bir makyaj yapıp sakladığım izler, hayatımın gerçeklerinin yüzüme attığı pençe izlerinden başkası değildi...
“İnci, hadi kızım kahvaltıyı hazırlıyorum sen de yüzünü yıka ve gel babanın gelmesine az kaldı.” Babasının geleceğini duyunca, sözlerimi ikiletmeden ayrıldı yatağından. Yumurtayı kaynaması için ocağa koyarken telefonum çaldı.
Arayan yabancı bir numaraydı. Başvuru yaptığım işlerden biri sonuçlanmış olabilirdi pekala. Bu düşünceyle bir heyecan bürüdü içimi ve aceleyle cevapladım. “Alo?”, “Günaydın karıcığım, nasılsın bu sabah?”
Kadifemsi sesi bana mavinin en koyu pastel tonunu taşımıştı hemen. Arayan Alaz'dı. “Sana da günaydın Alaz, bu senin telefon numaran mı?” Sıkıntılı bir nefes koyverdi ve bir süre, kısa bir süre sessiz kaldı sonrasında cevap verdi. “Evet Firuze, bu benim şahsi numaram...”
Bir süre daha sessizlik oluştu sonra devam etti. “Şakalardan hoşlanmıyorsun değil mi? Hep ciddiyetle yaşıyorsun, hiç mi espri yapmazsın ya da sana yapıldığında dudaklarında bir tebessüm oluşmaz mı?” Zamanlama olarak bu kadar ters bir an bulamazdı şaka yapmak için, yaptığı şakanın beni gerdiğini elbette fark etmemişti. Ona kendimi anlatmayı, tanıtmayı da düşünmüyordum zaten.
“Alaz... birazdan kızımı alacak babası, yani şaka kaldıramayacak ya da gülümseyemeyecek kadar gerginim. Ayrıca bu tarz şakaları da sevmediğim doğru. Sen ne için aramıştın? Herhalde bu şakayı yapmak için değildir...” Bu kez sessizlik oluşmadan pişman olduğunu belli eden bir ses tonuyla konuştu. “Evet, haklısın. Bu benim aklımdan çıkmış, kusura bakma. Aramamın sebebi seni kaçta almaya geleyim diye sormaktı.”
Artık onunla yaşamam gerektiği de benim aklımdan çıkmıştı. Onun evinde, onun şartlarıyla, onunla yaşamak... bu gözümde dağ gibi büyüyen bir meseleydi. Ona sen gel burada benimle yaşa diyemezdim. Ama ben o hayata adapte olamayacaktım, bunu biliyordum. “Gelmene gerek yok, açık adresi gönderirsen ben gelirim zaten. Ama bu evi boşaltmak, bu eşyaları ne yapacağımı düşünmek için zaman gerek-...” daha cümlemi tamamlamadan sesi zihnimde yankılandı.
“Buna gerek kalmayacak, bir araya geldiğimizde konuşacağız zaten ama ev olduğu gibi kalsın şimdilik.” Kafamı karıştırmıştı. “Neden?” Hafif bir iç çekişle devam etti, “Konuşuruz bunları, sen Kıvırcık'la ilgilen şimdilik. İşin bittiğinde hazır ol, seni aşağıda bir araç bekliyor olacak.” İtiraz etme şansı bulamamıştım. Aramayı çoktan sonlandırmıştı.
Kahvaltıyı hazırlarken beni bekleyen geleceğin bilinmezliği bir yanımı kemiriyor, diğer yanımı ise heyecan sarıyordu. Bu heyecanın sebebi elbette Alaz'a karşı elimde olmadan hissettiğim çekimdi. Hoş! Kiminle olsa, hangi kadının hayatına girse onu çekimine hapsederdi. Kara gözleri buğday teni geceyi koynunda besleyen saçları; her şekilde aşık olunası kusursuz güzellikteki yüzüyle bu çekime kapılmamak imkansızdı.
Onu sadece dış görünüşüyle çekici addetmek de hata olurdu. Tatlı ve tadında sahiplenici yanı, muzip bir karakteri de vardı. İşinde ve özel hayatında görünenin en mükemmeli hep onda toplanmıştı. Ama bu hayatta bir gerçek vardı. Kağıt kesiği gibi insanın canını yakan bir gerçek... Kimse kusursuz olamazdı. Onun görünmeyen tarafında nasıl biri olduğunu bilemezdim. Ayın bile karanlık yüzü varken, Alaz'ın da karanlık bir yanı kesinlikle vardı, bunu hissedebiliyordum ve çekimine kapılmamak için kendimle savaşım bu yüzdendi.
Uzak durmak istedikçe onun daha yakınına beni savuran güç, benliğimi öldürebilecek yegâne şeydi. Ona kapılmamalıydım. Bana karşı ilgisi var mıydı, bu bir muammaydı. Belki de dediği gibi sadece İnci'de gördüğü kendi yaralarını iyileştirmek için hayatıma bu denli sokulmuştu. Bu düşüncede benim için can yakıcı bir taraf elbette vardı. Beni gerçekten sevmesini isterdim. Ama beni sevebileceğine asla inanmıyordum.
O inanılmaz biriydi, ben kendini küçümseyen biri asla olmadım. Güzel olabilirim, karakterim ve ahlakım da oldukça güçlü olabilir ama Alaz kendisi için daha az yara almış, daha fazla yaşam dolu bir kadını hak ederdi. Ben ölmüş bir ruh ile onu ancak ve ancak sonsuz bir kedere sürüklerim. Kendim için yapabileceğim bir şey yok... ama Alaz için, onu kendimden uzak tutarak; onun için en iyisini yapmış olacağım.
“Anne ben çok acıktım. Hazır mı yemeğimiz?” Bebeğimin sesiyle düşünceler dehlizinden kendimi kurtardım, “Evet kızım hazır, yumurtalarımız da hazır masaya oturabilirsin.” Çatalları alıp kendime çay İnci için meyve suyu doldurdum bardaklara, sonra karşısına oturdum. İştahla ağzına attığı her lokma ruhsal bir doyumdu benim için. Şen şakrak sorular ve kıkırdaşmalar eşliğinde kahvaltının sonuna yaklaştığımızda kapı çaldı. İnci'ye belli etmediğim o kötü ruh hali ellerini boğazıma yeniden doladı, gelenin Meriç olduğunu bilerek kapıyı açtım. “Günaydın Firuze, İnci hazırdır umarım. Onu senden almak için sabırsızlanıyorum!”
İğrenerek baktım mavi gözlerine, bir zamanlar aşkla baktığım bu adam; bu günlerde hayatımın hatası olarak gördüğüm tek şeydi. Her sözü bir canavarın sararmış dişleri gibi tenime işliyordu. Can yakıcıydı ve kan kaybederek yavaş yavaş ölmeme sebep oluyordu. Son cümlesiyle boğazıma oturan yumru yüzünden konuşamadım.
Kapıyı açık bırakarak İnci'nin yanına yürüdüm. Dizlerimin üzerine çökmek hiç zor değildi, zira zaten beni taşıyacak durumda değillerdi. “İnci'm güzel kızım, bir süre babanla yaşayacaksın, o seni çok özlemiş ve çok üzülüyor. Sana çok ihtiyacı var. Ona bu konuda destek olmalısın, ben seni görmek için geleceğim. Hatta birlikte çıkıp bir şeyler yapabileceğiz bile. Ama babanın üzüntüsü geçene kadar onun yanında olman gerekiyor, anlıyor musun?” İnci'nin omuzlarını saran ellerim ateşten bir parça koru tutarcasına yanıyordu. İri iri açılmış beni ilgiyle izleyen gözlerine baktım. Başını olumlu anlamda aşağı yukarı hafifçe salladı. “Anne seni kesin görebileceksem, babamla giderim. Ama seni göremezsem de ben çok üzülürüm. N'olur beni bırakma derim. Geleceksin değil mi beni görmeye?” Ona güven vadeden bir gülümsemeyle baktım “Elbette geleceğim, bu bir ayrılık değil bebeğim. Ben hep senin yanında olacağım. Hep geleceğim. Ayrı kaldığımız her gün de seni arayacağım. Lütfen seni bırakacağım gibi saçma şeyler düşünme, sana söz verdiğimde ben hep tutarım sözlerimi değil mi?” “Evet anneciğim, hep sözlerini tutarsın, şimdi de söz mü o zaman?”
Gözlerinin en derinine baktım. Kalbimi görmesini istedim. En inançlı sesimle konuştum. “Söz kızım...” Gülümsedi ve bana sarıldı, o kolların sahip olamadığı bir güçle kalbime sarılıyordu aslında. Sonra usulca yanağımdan öptü ve babasına koştu. Siyah lüleleri her bir yana uçuşurken tek yapabildiğim onun arkasından bakmaktı. “Bekle de valizini ve eşyalarını getireyim.” Dedim Meriç'e, “Buna gerek yok herşeyin en iyisini onun için zaten hazırlattım. Buradan bir şey götürmeyeceğiz.” İnci panikle araya girdi. “Ama babacığım, Çilek olmadan asla uyuyamam ki ben!” Meriç umarsızca baktı İnci'ye “Çilek'i alalım o zaman sadece...” dedi. İnci kocaman gülümsedi, “Tamam, olur.” Bekleyin, Çilek'i getiriyorum.” İnci'nin odasına bedbin adımlar sıraladım.
Çilek ona babasıyla boşandığımız zamanda aldığım bir oyuncaktı. Babasıyla uyurdu İnci, Meriç olmadığında uykuya geçişi çok zorlaşmıştı bu yüzden bir uyku arkadaşı edinmesini sağlamıştım. O zamanlar neredeyse İnci’yle aynı boyda olan peluş, pembe bir ayıcıktı Çilek. Şimdi ise İnci büyümüştü bu yüzden onun yarısı kadar ancak vardı. Oyuncağına sinmiş pudramsı kokusunu içime çektim. Ağlamaması için dizginlediğim gözlerim daha çılgın bir coşkuyla zorluyordu beni. Ağır adımlarla döndüğümde solgun yüzüme bir öpücük daha bahşetti kızım. Sonra el sallayarak merdivenlerden Meriç'in elini tutarak indi. Çilek'e sıkı sıkı sarılmıştı. Aramızdaki en değerli bağ belki de artık Çilek'ti.
Arkalarından kapıyı kapattığımda içimde, tam göğsümde oluşan boşluk kendi kendini büyütüyordu. Hislerimi yitirmişçesine o boşluğu da peşimde sürükleyerek mutfağa gittim. Her sabah bir aceleyle ve telaşla toparladığım kahvaltı masasının başında kızımın beyaz puantiyeli pembe saplı çatalına baktım. İçim gibi evimde boşalmıştı. Duygu, neşe, sevgi hatta onun için beslediğim gelecek kaygısı bile gitmişti. Bu evi ev yapan da, beni ben yapan da İnci’ydi ve o gitmişti, artık yoktu. Nasıl yaşanırdı onsuz bilmiyorum... sanki İnci'den önce hayatım yokmuş gibi hissediyordum. Şimdi, ondan sonra da bir hayata sahip olamazdım.
Daha fazla baskısına dayanamadığım göz yaşlarım çoktan görüşümü bulandırıp buğulu bir perde çekmişti bakışlarıma. Ağlamamak için kurduğum her set başıma yıkılırken çaresiz bir kabullenişle uğurladım ilk damlaları gözlerimden yanaklarıma. Kim bilir ne kadar sürdü bu? Belki dakikalar belki de yıllara eşdeğer saatlerimi aldı her damla gözyaşı yanaklarımda kendi yolunda ilerlerken. Sonra kapı çaldı. Avuç içlerimle yanaklarımı kurulayarak hâlâ dağınık olan masadan kalktım. Gözlerim ağlamaktan batıyor ve acıyordu. Şişmiş göz kapaklarımın imkan verdiği kadarıyla kapıda dikilen Alaz'a baktım. Kapının sol pervazına yaslanmış hafif öne eğik başında bana bakan kara kuytularla konuşmamı bekledi. Kapının kenarına doğru bir adım kayıp içeri geçmesine olanak sağladım. Bedenini dikleştirip ceketinin yakasını düzelterek içeri girdi.
Salondaki geniş koltuğa kendini bıraktığında bakışları beni buldu. Kapıyı kapatıp salona doğru yürüyordum. Çaprazında kalan berjere oturup ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Yenilmiş bir anne nasıl görünüyorsa ben de öyleydim. Omuzları düşmüş, sırtı yoklukla kamburlaşmış bir anneydim bugün. Alaz gözlerini benden ayırmadan ceplerini yoklamaya başladı. Kaşları hafif çatıktı ve huzursuz görünüyordu. Sonra sol cebinden bir paket çikolata çıkardı ve bana uzattı. “Bu ne?” bakışları ben ve çikolata paketi arasında gidip gelirken hafif şaşkın bir tınıyla “Çikolata?” dedi. “Ne olduğunu görüyorum, neden bana çikolata aldığını soruyorum. İnci içinse eğer geç kaldın, gördüğün gibi Meriç onu aldı bu sabah.”
Dudakları düz bir hal aldı, kaşları üzüntüyle kavislendi “Biliyorum İnci'nin gittiğini, çikolata senin için, kadınlar severler çikolatayı...” burnumu çekip pürüzlü sayılacak bir sesle cevap verebildim. “Evet, biz kadınlar severiz çikolatayı. Çikolata mutlu ediyor siz erkeklerin aksine bizi...”
Keşke gelmeseydi, Meriç'e olan öfkem istemesem de onu buluyordu. “Kadınların çikolatadan daha fazla sevdiği bir şey varsa o da erkekler hakkında genelleme yapmaktır değil mi? Sence de biraz haksızlık etmiyor musun?” duruşumu dikleştirip çikolataya uzandım. Demek istediği şey mealinde şuydu; ‘Çocuğunu alan erkeğin karşısında; sana destek olan da bir erkek, sıkıntını paylaşan, mutlu ol diye sana çikolata alan da bir erkek. Beni o kefeye dahil etme!’ Çok nazikti, çok sevecendi ve çok da haklıydı. “Özür dilerim, haklısın. Çikolata için teşekkürler bir dahakine bitter çikolata al ama...” Gülümsediğimde o da bana gülümsedi kibar bir baş hareketiyle bir dahaki çikolata isteğimi kabul etti. Paketi açtım ve çikolatadan bir parça da ona verdim.
Aramızda yine o tuhaf sessizliklerden biri oluşmuştu. Alaz o sessizliği bozdu. “Hazırsan gitsek mi artık?” Gözlerimi kapatıp bir kaç saniye bu eve veda etme fikrinden uzaklaşmaya çalıştım. İnci yokken bu evde kalmak mı daha zor, yoksa gitmek mi emin değildim.
“Mutfağı toparlamam ve eşyaları kolilemem lazım. Her şeyi öylece bırakıp çıkamam ki.” Biraz gerildiğinde söylemek isteyip tepkimden çekindiği bir şey olduğunu anlamıştım.
Konuşmaya başladığı sırada kararsızlığı ve toparlamaya çalıştığı kelimeler de bunu doğruladı. “Firuze, buna gerek olmadığını söylediğimi hatırlıyorum. Şimdi şöyle; bu evi boşaltmana gerek yok, kirayı da dert etme...” araya girdiğimde mecburen sustu “Hayır, kiramı tabi ki sen ödemeyeceksin, saçmalama! Şuan için bu evi boşaltmam gerekiyor. Çok fazla hayatıma müdahale ediyorsun Alaz yapma bunu!” dudaklarını birbirine bastırdı. “Biliyorum yine köpüreceksin ama bu eve bağlılığını biliyorum, kira ödemene gerek yok evin sahibi artık sensin.”
Duyduğum şeyle ayaklanmam bir oldu. Evi satın alıp üzerime geçirmişti, bunu kabul etmek kendi ilkelerime -kendi başıma ayakta durma isteğime- aykırıydı. “Derhal bunu iptal ediyorsun! Duydun mu beni Alaz! Asla kabul etmiyorum, hayatımda olduğun yeri mecburen kabul ettiğimi biliyorsun, senden ekstra bir talebim ve isteğim yok! Bu yaptığın saygısızca!”
Alaz da panikleyerek ayağa kalktı. Durmadan bağırıp, bir yandan sağa sola voltalar atıyor, ona parmak sallıyordum. Bana doğru attığı iki adımın bendeki tezahürü bir kaç adım gerilememdi. Daha da bağırıp onu bu yaptığına pişman ederdim ama buna fırsat tanımadı, aramızda benim her defasında oluşturduğum mesafeyi yine yıkıp geçmişti. Elleri omuzlarımla gözleri gözlerimle birleştiğinde, benim öfkeli bakışlarımı onun kararlı ve sakin bakışları kesti. Öyle tesirliydi ki o gözlerdeki ifade susmak zorunda hissettim kendimi. Güçlü ve sağlam tutuşuyla beni kıpırdayamaz hale getirmişti. “Beni dinle! Ben senin düşmanın değilim... ben seni ezmek isteyen biri de değilim. Bir hediye olarak düşün. Kıvırcık için bir hediye...”
Göğsüne dayadığım ellerim onu itti. Beni ziyadesiyle sinirlendiriyorken başka türlü davranmak gelmiyordu içimden. Ben kendi küçük yaşantımdan çok memnundum. Fazlasına göz dikmedim hiç bir zaman, gereksiz gurur diyebilirdi herkes, ama ben böyle mutluydum. İnci varken ve sadece ikimizken mutluydum... ondan uzaklaşıp mutfağa gittim.
Masayı toparlamaya başladığımda Alaz da peşimden geldi. Füme rengi klasik tarz ceketini çıkarıp kravatını gevşetti. Göz ucuyla ona baktığımda, o da bana dik dik bakıyordu. Bu gerilim ikimizi de yoruyordu, belki de onu benden daha fazla...
Gömleğinin kollarını sıvadığında artık tamamen ona dönmüştüm yüzümü. Şaşkınlıklı havaya kalkmıştı kaşlarım. “Sen ne yapıyorsun?” Omuz silkti ve hafifçe gülümsedi, “Az önce çileden çıkardığım karımın gönlünü almak için bulaşıklara yardım ediyorum...” Kaçamak bir bakış atıp masaya çevirdi başını “Sence işe yarar mı, ne dersin?”
Az önce sinirden kuduran yüreğime su serpilmişti sanki, bir anda siniverdi öfkem bir köşeye, “Bilmem belki de işe yarar ama kabahatin çok büyük...” Başını hafif sola yatırıp başını kaşırken kaşlarını kaldırıp gülümsedi. Özür dilemek istercesine göz kırptı.
“Alaz, neden böylesin?”
“Nasılım ki?”
Bir yandan bulaşıkları yıkamıştık. Suyu süzülen tabakları temiz bir bezle kurulayıp bana veriyor bense dolaplara yerleştirmekle uğraşıyordum.
"Hayatıma bir anda girip herşeyi kendi istediğin şekilde yönlendirdin, hep mi böylesin, herkesin hayatına bu kadar dahil misin?"
Elindeki son tabağı kurularken zihni bana, gözleri tabağa odaklıydı omuzlarını esnetip cevap verdi.
“Hayır, aslında hep böyle değilimdir. Hayatına girişim seni çok mu rahatsız etti?”
Beklemediğim bu soru beni epeyce afallattı. Bu soruya cevap veremezdim, hem ne diyecektim ki? ‘Aksine öyle hoşuma gidiyor ki bunun şaşkınlığıyla tam bir salak gibi davranıyorum” mu? Bunu ona itiraf edemezdim, alaycı ve dengesiz tavırları sinir bozucu olabiliyordu. “Bir dahakine hayatımla ilgili bir adım atma, buna çok gerek görürsen de lütfen bana sor önce. Bu ev işini de mutlaka çözeceğiz. Anlaşalım bu konuda.” Hiç umursamadı söylediklerimi, “Burası temizlendiğine göre artık çıkabiliriz bence.”
O kabul etmese de bir şekilde bu evi ona iade etmek zorunda olduğumun sıkıntısıyla başımı salladım. Konuşmayı ertelediğimiz her konu ileride önümüze daha büyük bir sorun olarak çıkacaktı belki de; ama bu gün hem o, hem de ben karşılıklı olarak cevapsız sorular bıraktık birbirimize.
Artık gitme zamanıydı. Onun evinde, onun kurallarıyla yaşamaya başlayacaktım. Kapıyı açtı ve eliyle önden geçmem için yol gösterdi. Yanından geçerken ona baktığımda bana gülümsedi. Bu, güven veren, yanımda olduğunu hissettiren bir gülümsemeydi.
Arabasındaydık bir kaç dakika sonrasında. Radyoyu açtı, sanki her kırılma noktasında beni yeni bir hayata uğurlamak ister gibi radyoda çalan şarkı, ailemi kaybettiğimde zihnime kazınan aynı sözlerle kendini tekrar ediyordu.
Hoşçakal diyordu, daha kötüsü olur mu bilinmez, bu sayfayı kapadın artık! Yeni bir sayfa açtın, o sayfayı kapadığında yine kulağına ilişecek son ses benimki olacak! Şimdilik hoşçakal, sonra zaten elbet üzüleceksin! Hatta belki de yıkılacaksın! Bari bu gün hoş kal...
“Durdur arabayı!”
“Firuze? İyi misin?”
“SANA DURDUR DEDİM!”
“Şimdi mi? İşlek bir caddede trafiğin ortasında nasıl durabilirim ki? İ-iyi misin?”
Ben bir kısrak gibi, gelmişim dünyaya
Şahlanıp gitmek içimde var
Hoşçakal
Şarkı susmuyordu, Alaz durmuyordu. Akan trafik miydi yoksa benim ömrüm mü ayırt edemiyordum.
Kulaklarımda çınlayan ezgilere engel olmak istercesine ellerimi kapadım kulaklarıma. Hala boğuk ve uzaktan devam ediyordu ısrarla, Alaz'ın panik yüklü sesi şarkının sözlerine çarpıp un ufak oluyordu.
Biraz su biraz yeşillik, her yer benim evimdir
Taşırım dünyayı sırtımda, her dil benim dilimdir...
Sakinleşemiyordum, çığlık çığlığa bağıran yüreğimin sesi boynuma attığı her ilmekle daha fazla boğuyordu beni. Nefes alamazken yine bağırdım.
“Dur! Ne olursun dur!”
Ama söylenecek söz yok, gidiyorum ben ...
Alaz zar zor bu sırada trafikten uzaklaşıp güvenlik şeridine çekmişti aracı, dörtlüleri yaktığı anda inip benden yana koşar adım geldi. Kapıyı açıp kollarımdan tutarak dışarı çıkardığında hala bir yaprak gibi titreyen bedenime hükmedemiyordum. Yüzümü ellerinin arasına aldığında başımı kendi yüzüne doğru kaldırdı. Yüzüme perde olan saçlarım geriye dökülürken ellerinin şefkatle okşadığı yanaklarım ıslanmıştı.
“Firuze, lütfen sakin ol. Hastaneye gidelim mi? Su, su var torpidoda bekle ondan vereyim, eminim iyi gelecektir...” benim üzerimden uzanıp suyu aldı. O da şaşkın ve korkmuştu. Suyu açtığında biraz ellerini ıslatıp yüzüme sürdü. Daha çok serinlikle okşuyor gibiydi. Nefes alabilmek, zihnimi ve hayatımı karartan o görüntülerin hatıralarından kurtulabilmek çok zordu.
Şişeyi dudaklarıma dayarken diğer eli ensemde bana destek oluyordu. Gerginliğini hissedecek kadar kendime gelebildiğimde şarkı son bulmuş, kabus sona ermişti. Yanaklarımı kuruladım ve hala dağılmış ruhumun izlerini taşıyan gözlerle ona baktım.
“Teşekkür ederim...” Endişesi ilk sözlerimle bir nebze durulduğunda gergince gülümsedi. “Yola devam edelim mi?” Bu halime anlam veremese de sormayacaktı biliyorum. Araştırdığında bir sonuca varamayacak ve işte o zaman gelip bana ne olduğunu soracaktı. Aramızda cevap bulmayan bir diğer soru olarak ebediyen bizimle olacaktı bu konu.
Anlatamazdım, konuşamazdım. Bunu anlatırken bir daha yaşayamazdım!
Başımı olumlu manada sallayıp az önce beni çıkardığı kapıyı açtım. Tekrar oturdum ve kemerimi taktım. Yola devam etmek için arabayı çalıştırdığında yeniden konuşmaya başlayan radyoyu tek hamlede kapatan bendim. Göz ucuyla her hareketimi ve tepkimi ölçen Alaz bunu da dikkatle takip etmişti.
Kabus gibi bir yolculuğun sonunda evine ulaşmıştık. Nilüfer bizi karşıladı. İlk karşılaşmamızdan daha sıcak davranmıştı. Şişmiş gözlerimi saklamak için başımı kaldırıp yüzüne bakamadığımda yine imdadıma yetişen Alaz oldu. “Nilüfer, bir papatya çayı yap, Firuze biraz rahatsızlandı yolda, iyi gelir. Yatak odasına getirirsin.” Belime doladığı koluyla fersiz bedenimin ağırlığını yüklenerek yukarı çıkmama yardım etti. Ona bakışlarımla teşekkür ettim, daha fazlasına gücüm yetmiyordu.
Bitmek... Bitişler... Bu kadar sancılı olmak zorunda mıydı?
Beni dün olduğum oda yerine kendi odasına yönlendirdiğinde direnmeyi, ‘Orası senin odan, benim orada ne işim var?’ demeyi çok istedim. Ama bu itirazı bile yapamayacak kadar bitkindim. Sessizce kabullendim ve beni odasına götürmesine izin verdim.
Yatağa oturttu ve önümde dizleri üzerine çöktü. Ayakkabılarımı çıkarıp yatağa uzanmama yardım etti. “Nilüfer birazdan gelir, papatya çayı sana iyi gelir diye düşünüyorum...” Bir yandan ceketini çıkarıp pencere kenarındaki koltuğun üzerine bıraktı. “Sahi herhangi bir şeye alerjin yok değil mi? Varsa söyle ki ona göre önlem alabileyim.” Başımı hayır manasında salladım, gülümsedi. “Tamam o zaman ben birazdan gelirim biraz rahatlamaya ve dinlenmeye çalış olur mu?” Başımı bu kez de olumlu anlamda salladım. Yine gülümsedi ve gitti.
Onun neden hep gülümsediğini ve benden daha neşeli olduğunu düşünürken uykunun sıcak elleri bedenimi bir sarmaşık gibi kavradı. Onun kokusunun sindiği yatakta ben de buruk bir tebessümle uykuya teslim oldum. Papatya çayından daha etkili bir sakinleştirici varsa bu ancak Alaz'ın gülümsemesi olabilirdi.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Sizce Alaz Firuze'nin yolda neden o derece kötüleştiğini bulabilir mi?
Bir de sizce şu ev meselesi nasıl çözülecek?
Soruların yanıtlarını bekliyorum canlarım♡=》
Bölüme konu olan şarkı: Şebnem Ferah - Hoşçakal
İlgilenenlere duyurulur:)


