Nikah salonundan yükselen o "Evet" seslerinin üzerinden tam bir yıl geçmişti. Evliliğimizin ilk aylarını, Ege’nin ailesiyle birlikte geçirdiğimiz o tatlı geçiş döneminin ardından, nihayet kendi ayaklarımızın üzerinde durabileceğimiz küçük, kutu gibi ama içi huzur dolu ayrı bir eve taşınarak taçlandırmıştık. Konya’nın sakin mahallelerinden birinde, bütçemize uygun, her köşesini kendi zevkimize göre döşediğimiz o iki odalı daire, bizim sarayımız olmuştu.
Ege bir şirketin muhasebe departmanında işe başlamış, ben de bir anaokulunda yardımcı öğretmenlik yapıyordum. Akşamları eve yorgun argın dönüp mutfakta birlikte yemek yapmanın, faturaları öderken birbirimize kuruşu kuruşuna hesap vermenin, hatta pazar günleri evi temizlerken birbirimize deterjan sıçratarak didişmenin tadı bile bambaşkaydı. Biz, o bir zamanlar sadece telefon ekranının arkasından birbirine bakıp iç çeken iki genç, şimdi aynı anahtarla aynı kapıyı açıyorduk.
Fakat hayat, bizim için henüz en büyük sürprizini yapmamıştı.
Haziran ayının ortalarıydı. Son birkaç haftadır üzerimde garip bir ağırlık, sabahları yataktan kalkmak bilmeyen bir halsizlik vardı. Kokulara karşı aşırı hassaslaşmıştım; mutfakta en sevdiğim kahvenin kokusu bile midemi bulandırmaya yetiyordu. Annemle telefonda konuşurken bu durumdan bahsettiğimde, sesindeki o ani heyecanı hissettim. "Ecrin, hemen eczaneye gidiyorsun," demişti.
Eczaneden aldığım o küçük plastik çubuğu banyoda elimde tutarken kalbimin atışı, Konya Garı'nda Ege’yi ilk gördüğüm andaki gibiydi. Zaman durdu. Dakikalar sonra çubuğun üzerinde beliren o çift kırmızı çizgi, gözlerimin dolmasına yetti.
Ben hamileydim. Biz anne ve baba oluyorduk.
O an hissettiğim mutluluğu tarif edecek bir kelime yoktu. Ağlayarak aynadaki kendime baktım. Ege’ye bunu hemen telefonda söyleyemezdim, bu anı hayatımızın en özel sürprizine dönüştürmeliydim. Akşam Ege’nin eve geliş saatine yakın, salondaki küçük masayı en sevdiği yemeklerle donattım. Odanın köşesine, üniversite yıllarında bana İzmit’ten gönderdiği, içine ikimizin küçük fotoğraflarını yapıştırdığı o eski, ahşap anı kutusunu koydum. Kutunun en üstüne ise ultrasondan aldığım o minicik, henüz fasulye tanesi kadar olan bebeğimizin ilk fotoğrafını ve test çubuğunu yerleştirdim. Üzerine de bir not iliştirdim: "Baba, mesafeleri bitirdiniz, şimdi sıra bende. Yakında aranızdayım."
Kapı açıldığında kalbim göğüs kafesimi delecek gibiydi. Ege yorgun ama beni görünce hemen yüzünde açan o kocaman gülümsemesiyle içeri girdi. "Mis gibi kokuyor burası, neyi kutluyoruz sevgilim?" diyerek yanıma geldi, alnımdan öptü.
"Küçük bir kutlama," dedim sesimi normal tutmaya çalışarak. "Sana kutuda bir şey bıraktım, baksana."
Ege merakla masanın üzerindeki kutuya gitti. Kapağını açtığında önce fotoğraflara baktı, ardından o ultrason görüntüsünü ve notu gördü. O an zaman dondu. Ege elindeki kağıda bakakaldı. Birkaç saniye boyunca ne nefes aldı ne de hareket etti. Sonra yavaşça bana döndü, gözleri çeşme gibi boşanmıştı.
"Ecrin..." dedi, sesi titriyordu. "Bu... Bu gerçek mi? Biz... Baba mı oluyorum ben?"
Başımı sallayarak ona doğru koştum. Beni belimden yakalayıp havaya kaldırdı, hıçkırarak ağlıyordu. "Sana yemin ederim dünyanın en mutlu adamıyım," diye fısıldadı boynuma doğru. O gece, evimizin duvarları ilk kez bir bebeğin geleceğinin sevinç gözyaşlarıyla islandı.
Ancak hamilelik, sadece o romantik ve toz pembe anlardan ibaret değildi. İlk üç aydan sonra içimdeki hormonlar adeta birbiriyle savaşa girdi. Duygusallığım, sinirim ve o güne kadar içimde hiç barındırmadığım o deli fişek kıskançlık duygusu bir anda tavan yaptı.
Bir akşam, Ege işten sadece yirmi dakika geç kalmıştı. Telefonu da sessizde olduğu için aramama dönmemişti. Kapıdan içeri girdiği an, sanki dünyadaki en büyük suçu işlemiş gibi karşısına dikildim.
"Neredesin sen Ege?!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar boşanırken. "Telefonu niye açmıyorsun? Beni artık sevmiyorsun değil mi? Bu halimle beni beğenmiyorsun, dışarıda başkalarına bakıyorsun!"
Ege şok olmuştu. Elindeki montu hemen kenara fırlatıp yanıma koştu. "Güzelim, sevgilim, ne alakası var? Trafik vardı, telefon da çantamın dibinde kalmış, duymamışım. Hem sen ne demek beğenmiyorsun? Sen şu dünyadaki en güzel hamilesin," diyerek bana sarılmaya çalıştı.
"Dokunma bana!" diye ittim onu, salondaki koltuğa fırlayıp yastığa gömülerek ağlamaya başladım. Beş dakika sonra ise mutfakta bana çilek aşerdiğim için çilek yıkayan Ege’nin arkasından gidip, beline sarılarak ağlıyordum. "Özür dilerim, ben çok kötü bir eşiyim, sana haksızlık ettim" diye bu sefer de pişmanlıktan ağlama krizine giriyordum.
Ege bu ani duygu değişimlerime karşı o kadar sabırlı, o kadar şefkatliydi ki... Benimle birlikte o da hamilelik sürecini yaşıyordu sanki. Kıskançlık krizlerim ise tamamen akıl almaz bir boyuttaydı. İş yerindeki kadın iş arkadaşlarıyla sadece işle ilgili mesajlaşmalarını gördüğümde bile içimde bir canavar uyanıyordu. Ege sırf ben rahat edeyim, içimdeki o yersiz şüpheler yok olsun diye eve gelir gelmez telefonunu salondaki masanın üzerine bırakır, şifresini bile kaldırırdı. "Benim senden saklayacak tek bir saniyem bile yok Ecrin," derdi her seferinde.
Aylar ayları kovaladı, karnım iyice büyüdü. Artık hamileliğin son ayına, dokuzuncu aya girmiştik. Konya’nın o tatlı bahar havası şehre geri dönerken, bizim de heyecanımız doruktaydı. Kızımızın odasını hazırlamış, kıyafetlerini tek tek yıkayıp ütülemiştik. Annelerimiz zaten haftanın üç günü bizdeydi, bizi bir an bile yalnız bırakmıyorlardı.
Bir nisan gecesi, saat sabaha karşı üç sularıydı. İçimde hissettiğim ani ve çok şiddetli bir sancıyla yataktan sıçradım. Doğrulmaya çalıştığımda yatağın ıslandığını fark ettim.
"Ege!" diye çığlık attım, yanımda uyuyan Ege’nin kolunu sarsarak. "Ege kalk! Bebek geliyor, suyum geldi!"
Ege yataktan öyle bir fırladı ki, heyecandan ne yapacağını bilemeyip gardırobun kapısına çarptı. "Tamam, tamam sakin ol! Hastane çantası... Çanta neredeydi?!" diye evin içinde çılgın gibi dönmeye başladı. O panik hali sancımın arasında bile beni güldürmüştü. Üzerimize rastgele bir şeyler geçirip, arabaya bindiğimizde Ege’nin ellerinin direksiyonda nasıl titrediğini gördüm.
Hastaneye varışımız, sancı odasına alınışım ve o zorlu ama mucizevi saatler... Ege bir an bile elimi bırakmadı. Doğumhanenin kapısına kadar benimle geldi, gözlerimin içine bakarak "Sana inanıyorum, biz neleri atlatmadık ki Ecrin" diye fısıldadı.
Ve o an... Doğumhaneden yükselen o ince, tiz bebek sesi.
Hemşire, kundağa sarılmış o minicik bebeği göğsüme bıraktığında dünyadaki tüm acılar, tüm sancılar, geçmişteki tüm o mesafeli, özlem dolu yıllar bir anda silindi. Kızımız masmavi gözlerini hafifçe aralamış, bana bakıyordu. Ege içeri girdiğinde göz yaşları içinde yanımıza diz çöktü. Eğilip önce benim alnımdan, sonra kızımızın o minicik elinden öptü.
"Hoş geldin kızım," diye fısıldadı Ege, sesi hıçkırıkla kesilerek. "Hoş geldin nefesim."
Hastanenin o küçük odasında, pencerenden içeri giren Konya’nın sabah güneşi eşliğinde, biz üç kişilik çekirdek ailemizle ilk fotoğrafımızı çekildik.
Bir zamanlar sosyal medyada kavga eden o iki inatçı genç... Telefon ekranlarına sığdırılmaya çalışılan o devasa aşk... Şimdi karşımızda, kollarımızın arasında nefes alıyordu. Biz, bize inanmayan, "mesafeler öldürür" diyen herkese inat; sevgimizle, sabrımızla ve birbirimize olan sarsılmaz inancımızla sadece bir ilişkiyi yürütmemiş, sıfırdan mucizevi bir hayat kurmuştuk. Ve artık o ekranda kalan koku, sonsuza dek evimizin, ailemizin kokusu olmuştu.