Alya... Hayatımızın tam ortasına, pembe bir kundak içinde düşen o minicik mucize. Hastaneden eve döndüğümüz ilk gün, Ege ile salonun ortasında durup kucağımızdaki o küçük kıza bakarken ikimiz de ne yapacağını bilmeyen iki acemi gibiydik. Evet, tüm o mesafeleri aşmış, evlenmiş ve bir yuva kurmuştuk ama anne-baba olmak, daha önce okuduğumuz hiçbir kitaba ya da izlediğimiz hiçbir filme benzemiyordu.
İlk birkaç ay tam bir kaos dalgası gibi üzerimize çöktü. Alya, o melek gibi uyuyan bebek gitmiş, yerine geceleri iki saatte bir uyanan, gaz sancıları yüzünden saatlerce ağlayan minik bir canavar gelmişti. Evimizin o sakin, huzurlu havası bir anda ağlama sesleri, sterilizatör tıkırtıları ve yıkanan bebek kıyafetlerinin kokusuyla doldu.
Lohusalık dönemi benim için hiç kolay geçmiyordu. Aynaya her baktığımda şiş gözlerimi, darmadağın saçlarımı ve uykusuzluktan solmuş yüzümü görüyordum. Hamilelikteki o sinir ve kıskançlık krizleri, yerini bu kez de "Yetersiz miyim acaba?" korkusuna bırakmıştı. Alya her ağladığında ben de onunla birlikte ağlıyordum.
İşte tam o anlarda, hayatımın dönüm noktası olan o inatçı çocuk, Ege, yine bir dağ gibi arkamda belirdi.
Ege, sabahları erkenden kalkıp işe gidiyor, akşam eve döner dönmez montunu bile çıkarmadan doğrudan Alya’yı kucağına alıyordu. "Sen biraz uzan sevgilim, gerisi bende," diyordu. Geceleri Alya ağlayarak uyandığında, Ege benden önce fırlıyor, kollarında Alya’yı sallayarak evin koridorlarında upuzun turlar atıyordu. Onu uzaktan, yatağın içinden izlerken gözlerim doluydu. Bir zamanlar telefon ekranından sesini duyabilmek için sabırsızlandığım adam, şimdi kızımızı uyutmak için uykusuzluktan sallana sallana ninni mırıldanıyordu. O sinir bozucu klavye delikanlısı, dünyanın en şefkatli, en mükemmel babası olup çıkmıştı.
Ancak Alya altı aylık olduğunda ve düzenimiz biraz olsun oturduğunda, içimi garip bir burukluk kapladı. Bir akşam Ege işten gelmiş, Alya’yı uyutmuş ve salondaki koltuğa adeta bir çuval gibi yorgunluktan yığılmıştı. Ben de hemen yanındaki tekli koltukta oturuyordum. Televizyonda sessiz bir şeyler oynuyordu ama ikimizin de gözü telefondaydı.
O an fark ettim. Biz aynı evin içindeydik, aynı odadaydık, hatta aynı koltuğun iki ucundaydık ama aramızda görünmez bir mesafe oluşmuştu. Aylardır birbirimizin gözlerinin içine bakarak uzun uzun konuşmamıştık. Konuştuğumuz tek şey Alya’nın maması, bez fiyatları, aşısı ve gazıydı. Biz anne ve baba olmayı o kadar çok sahiplenmiştik ki, "Ege ve Ecrin" olmayı, sevgili olmayı unutuvermiştik.
"Ege," dedim sessizce.
Başını telefondan kaldırıp yorgun gözlerle bana baktı. "Efendim güzelim?"
"Biz en son ne zaman birbirimize sarılıp sadece durduk?" diye sordum. Sesimdeki o kırıklık onu hemen kendime getirdi. Telefonu masaya bıraktı, koltukta bana doğru kaydı ve ellerimi tuttu.
"Haklısın..." dedi, içini çekerek. "Çok yoruluyoruz Ecrin. Seni ihmal ettiğimin farkındayım. Ama inan bana aşkımdan, sevgimden zerre eksilmedi. Sadece... Kafamı yastığa koyduğum an uyuyakalıyorum."
"Biliyorum," dedim, başımı onun omzuna yaslarken. "Ben de öyleyim. Ama özledim Ege. Seni, bizim o eski didişmelerimizi, görüntülü konuşmalarda sabahlamalarımızı bile özledim."
Ege saçlarımı öptü. O an kafasında bir şimşek çaktığını gözlerindeki o eski, muzip ışıltıdan anladım. "Madem öyle," dedi fısıldayarak, "Cuma günü Alya’yı birkaç saatliğine anneme bırakıyoruz. Sana bir sürprizim var."
Cuma günü geldiğinde, annemin de desteğiyle Alya’yı Ege’nin annesine teslim ettik. İçim hiç rahat değildi, sürekli "Acaba ağlar mı, durur mu?" diye düşünüyordum ama Ege elimden tutup beni evden çıkardı. Arabaya bindiğimizde yolları izlemeye başladım. Şık bir restorana ya da sinemaya gideceğimizi sanıyordum ama Ege arabayı hiç bilmediğim, sakin bir kafenin önüne çekti.
İçeri girdiğimizde buranın ne kadar sessiz ve loş olduğunu gördüm. Köşedeki masalardan birine oturduk. Ege garsona siparişleri verdikten sonra cebinden telefonunu çıkardı. Ben ne yaptığını anlamaya çalışırken, benim telefonuma bir bildirim düştü.
Ege beni görüntülü arıyordu.
Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp tam karşımda oturan adama baktım. Ege bana bakmıyordu; gözlerini kendi telefonunun ekranına dikmiş, aramayı cevaplamamı bekliyordu. Gülerek aramayı açtım. Şimdi hem karşımdaydı hem de telefonumun ekranındaydı.
"Sesim geliyor mu Ecrin Hanım?" dedi ekrandan, o eski günlerdeki gibi sesini değiştirerek.
Gözlerim anında doldu, burnumun ucu sızladı. "Geliyor Ege Bey," dedim, ekranın arkasındaki yüzüne bakarak.
"Çok özlemiştim bu açıyı," dedi Ege, ekrandaki yüzümü izlerken gözleri parlayarak. "Sana dokunamadığım, kokunu sadece hayal ettiğim o günlerde, bu ekrandaki kıza her baktığımda 'Bir gün onunla aynı masada oturacağım' derdim. Şimdi buradayız. Aynı masadayız. Ama o günleri, bizi biz yapan o özlemi unutmayalım istedim. Biz o yolları birbirimizi sadece bu ekrandan severek aştık Ecrin. Şimdi aynı evin içinde, uykusuzluk yüzünden birbirimizden uzaklaşamayız."
Telefonumu masaya bıraktım, uzanıp onun elini tuttum. Bu sefer elime değen şey soğuk bir ekran camı değildi; Ege’nin o sıcacık, güven veren avucuydu.
"Seni çok seviyorum Ege," dedim, gözlerimden akan bir damla yaşla. "İyi ki o gün benimle sosyal medyada kavga etmişsin."
"Ben de seni çok seviyorum, yengesi," dedi, o 20 Mayıs gecesindeki o kelimeyi bilerek kullanarak.
O birkaç saatlik kaçamak, bizim pillerimizi tamamen doldurmuştu. Eve döndüğümüzde, Alya’yı kucağımıza alıp yatağımızın ortasına yatırdık. Üçümüz yan yana uzanırken, Ege bir kolunu benim altıma, diğer kolunu Alya’nın üzerine attı.
Biz o gece, uykusuz gecelerin ve yorgunlukların arasında, aşkımızın sadece biçim değiştirdiğini, azalmadığını aksine Alya ile birlikte daha da kök saldığını anladık. Artık hazırdık; hayat önümüze ne çıkarırsa çıkarsın, biz o ekranı çoktan kırmıştık.