Sevgili olmuştuk olmasına ama sabah uyandığımda içimi hem tarifsiz bir mutluluk hem de ne yapacağımı bilemediğim bir şaşkınlık kaplamıştı. Telefonu elime aldığımda ekranda Ege’den gelen "Günaydın sevgilim" mesajını görmek, kalbimin yerinden fırlamasına yetti. "Sevgilim..." Bu kelime onun ağzına, benim ekranıma o kadar çok yakışmıştı ki, dakikalarka mesaja bakıp aptal gibi gülümsedim.
Ancak hayatın gerçekleri, o pembe bulutların arasından sıyrılıp üzerimize çökmekte gecikmedi. Bizim bir ilişkiye başladığımızı ve bunun ciddi olduğunu etrafımızdakiler yavaş yavaş öğrenmeye başladığında, etrafımdaki havanın ağırlaştığını hissettim.
İlk tepki en yakın arkadaşlarımdan geldi. Bir kafede oturmuş, heyecanla Ege’yi anlatırken yüzlerindeki o acıyan, "büyü de gel" der gibi bakan ifadeyi hiç unutamıyorum. "Ecrin, yapma Allah aşkına," dedi biri kahvesinden bir yudum alırken. "Dokunamadığın, sarılamadığın, akşam evine bırakamayan bir adamla ne kadar ileri gidebilirsin? Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Kendini kandırıyorsun."
O an göğsüme bir öküz oturdu. Kimse kalbimizdeki o bağı görmüyor, sadece aradaki tabelaları, kilometreleri sayıyordu. Eve geldiğimde moralimin bozukluğunu fark eden ilk kişi annem oldu. Annem, odama girip yatağımın kenarına oturduğunda gözlerim dolu doluydu. Ona Ege’yi, aramızdaki mesafeyi ve herkesin bize nasıl imkansız gözüyle baktığını anlattım.
Annem saçlarımı arkaya doğru itti, yüzümdeki o çaresizliği gördü ve gülümsedi. "Aşk yan yana olmak değil, uzaktayken bile aynı çarpmaktır kızım," dedi. "Eğer o çocuk sana bu mesafeden buradaki herkesten daha yakın hissettiriyorsa, arkasında dur. Ben sizin yanınızdayım."
Annemin bu sözleri, fırtınanın ortasında sığındığım ilk güvenli liman oldu. Üstelik çok geçmeden Ege’den öğrendiğim bir şey içimi daha da ısıttı: Ege durumu kendi ailesine açtığında, onlar da bizi çok sıcak karşılamış, "Yeter ki birbirinizi sevin, mesafeler aşılır" demişlerdi.
Yine de babamın ve çevremin o baskıcı, yargılayan bakışları evde bir gölge gibi üzerimde dolaşmaya devam ediyordu. Herkes bize bir bitiş tarihi biçmeye çalışıyordu.
O akşam Ege ile görüntülü konuşurken yine kulaklıklarımızı takmış, odalarımıza çekilmiştik. Moralimin bozuk olduğunu yüzümden hemen anladı. "Ne oldu benim güzelime? Kim sıktı canını?" diye sordu, ekrandan bana doğru uzanıp sanki yanağımı okşamak ister gibi elini kameraya yaklaştırdı.
"Herkes çok konuşuyor Ege," dedim içimi çekerek. "Yapamazsınız, yürütemezsiniz deyip duruyorlar. Bazen... Bazen korkuyorum."
Ege derin bir nefes aldı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, o kendinden emin, beni her seferinde sakinleştiren sesiyle konuştu: "Bırak konuşsunlar Ecrin. Biz o ekranın arkasından birbirimizin ruhuna dokunduk. Benim ailem arkamızda, senin annen arkanda... Dünyanın geri kalanı karşı çıksa ne yazar? Biz el ele verdikten sonra o kilometreleri tek tek eriteceğiz. Sana söz veriyorum."
Telefonun soğuk camına parmak uçlarımı koydum. Ege de kendi ekranında parmaklarını benimkilerin tam üstüne denk gelecek şekilde yerleştirdi. Aramızda sadece birkaç milimlik bir cam ve yüzlerce kilometrelik bir yol vardı. Ama o an, onun sıcaklığını tam kalbimde hissettim.
Biz, bize inanmayan herkese rağmen, bu soğuk ekranları yakacak kadar büyük bir inatla yürümeye devam edecektik.