Günler, haftalar birbirini kovalarken bizim hayatımız telefon ekranındaki bildirimlere, geceleri uykusuz kalarak ettiğimiz sohbetlere sıkışıp kalmıştı. Kocaeli İzmit ile Konya arasındaki o upuzun yollar, haritaya her baktığımda içimi sızlatıyordu. Onu görmeyi, sesini kulaklıksız duymayı o kadar çok istiyordum ki... Ama ikimiz de öğrenciydik, şartlar zordu ve sürekli "Bir gün kavuşacağız" diyerek birbirimizi teselli ediyorduk.
2 Haziran sabahı, Konya’nın o kuru sıcağına uyandım. İçimde nedense garip bir huzursuzluk, yerinde duramayan bir heyecan vardı. Annem sabah her zamankinden daha neşeliydi, mutfakta şarkı mırıldanarak kahvaltı hazırlıyordu. Benimse gözüm telefondaydı. Ege’ye mesaj atmıştım ama saatlerdir dönmemişti. Normalde asla böyle yapmazdı, içime kurt düşmüştü.
"Anne, Ege sabahtan beri yazmadı. Acaba bir şey mi oldu?" diye sordum, çay bardağımla oynarken.
Annem bana bakıp gizemli bir şekilde gülümsedi. "Yoktur kızım bir şeyi, işi vardır. Hem sen bugün şöyle güzel bir şeyler giyin de, öğleden sonra seninle dışarıda biraz işimiz var, bana eşlik edersin," dedi.
Şüphelenmiştim ama üstelemedim. Saat öğleden sonrayı gösterdiğinde annem beni resmen evden sürükleyerek çıkardı. Üzerime rastgele bir elbiseyi zorla giydirmişti. Arabaya bindiğimizde yolları izlemeye başladım. Şehir merkezine doğru gidiyorduk ama annem arabayı aniden Konya Yüksek Hızlı Tren Garı'na doğru sürdü.
"Anne, gara niye geldik? Birini mi bekliyoruz?" dedim şaşkınlıkla.
"Evet Ecrin, çok önemli misafirlerimiz var," dedi arabadan inerken.
Gardan içeri girdiğimizde kalbimin ritmi sebepsizce hızlanmaya başladı. Etrafa bakınıyordum. Derken İzmit’ten gelen yüksek hızlı trenin perona yanaştığı anonsu duyuldu. Annem elimden tutup beni yolcu çıkış kapısının tam önüne getirdi. Gözlerim kalabalığın içinde gezinirken, bir anda zaman durdu. Gürültülü gar sesi kulaklarımdan silindi.
Karşıdan, kalabalığın arasından yürüyen iki kişi vardı. Biri güler yüzlü, tatlı bir kadındı; yanındaki ise... Benim her gece ekranın arkasından izlediğim, sesine aşık olduğum, kokusunu hayal ettiğim adamdı.
Ege. Yanında da annesiyle birlikte, İzmit’ten kalkıp Konya’ya, bana gelmişti.
İnanamadım. Gözlerimi kırptım, rüya sandım. Ama hayır, Ege tam karşımdaydı. Üzerinde tam da görüntülü konuşmalarda en sevdiğimi söylediğim o siyah tişörtü vardı. Beni gördüğü an o her şeyi unutturan, içimi ısıtan gülüşü yüzüne yayıldı. Annemin neden sabah beri böyle davrandığını o an anladım; medem Ege ve annesi, benim annemle çoktan planı yapmışlar, iş birliği etmişlerdi.
Ege adımlarını hızlandırdı. Aramızdaki o son birkaç metrelik mesafe, sanki asırlar gibi geldi. Tam önümde durduğunda, ellerim titriyordu.
"Sana mesafeleri eriteceğiz demiştim sevgilim," dedi, sesi ilk defa bir kulaklığın içinden gelmiyordu. Canlıydı, tam karşımdaydı.
Daha fazla dayanamadım ve kendimi onun kollarına bıraktı. O an, telefon camının o soğuk hissi yok oldu. Ege’nin kolları sıcacıktı, beni öyle bir sardı ki sanki dünyaya karşı korur gibiydi. Başımı göğsüne yasladığımda, burnuma o çok merak ettiğim, aylardır hayalini kurduğum kokusu doldu. Bu, ekranların arkasında kalan değil, tam o an ciğerlerime dolan gerçek kokusuydu. Boynuna sarıldım, gözlerimden dökülen mutluluk yaşları omuzuna iz bıraktı.
Biz sarılırken, Ege’nin annesi ve benim annem yanımızda durmuş, gözleri dolarak bizi izliyorlardı. Ege’nin annesi yanımıza gelip bana öyle içten sarıldı ki, Ege’nin ailesinin bizi neden bu kadar desteklediğini o an bir kez daha anladım. Dünyanın geri kalanı ne derse desin, bizim arkamızda dağ gibi duran iki anne vardı.
Ayrıldığımızda Ege yüzümü ellerinin arasına aldı, başparmağıyla gözyaşlarımı sildi. "Ağlamak yok, bak yanındayım artık. Kanlı canlı, buradayım," dedi gözlerimin içine bakarak.
Konya Garı'nın ortasında, etrafımızdan akıp giden yüzlerce yabancının arasında, biz tüm dünyaya ve o lanet olası kilometrelere en büyük cevabı vermiştik. Biz buradaydık, el eleydik ve bu sadece başlangıçtı.