Her şey, bir sosyal medya gönderisinin altında, hiç tanımadığım o sinir bozucu çocukla girdiğim anlamsız kavga yüzünden başladı. Klavyenin arkasına sığınmış, birbirimize laf yetiştirirken ikimiz de ne kadar inatçı olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyorduk. Onun adı Ege’ydi. Sinir bozucu derecede haklı olduğu noktalar vardı ama bunu kabul etmek yerine onunla didişmeyi seçmiştim. O gün onun profiline öfkeyle bakıp içimden söylenirken, bu kavganın hayatımın dönüm noktası olacağını asla tahmin edemezdim.
O dönemde hayatımda başka biri vardı. Yolunda gitmeyen, beni her geçen gün biraz daha tüketen, sevgisiz bir ilişkiyi sürdürmeye çalışıyordum. Ege ile o ilk kavgamızın barışmaya dönmesi ise uzun sürmedi. Aramızdaki o inatçı tartışmalar zamanla yerini bitmek bilmeyen gece sohbetlerine bıraktı. En sonunda o toxic ilişkiden tamamen kopup arkama bile bakmadan ayrıldığımda, yanımda bulduğum ilk kişi Ege oldu.
Aramızda yüzlerce kilometre vardı ama o bana buradaki, dibimdeki herkesten daha yakındı. Gün geçtikçe birbirimizin en yakını, adeta iki "kardeş" gibi sırdaşı olmuştuk. Her derdimi ona anlatıyor, her şakayı önce onunla yapıyordum. Fakat bir gün kalbimin ritmi, ben farkında bile olmadan değişmeye başladı. Ona "kardeşim" demek her geçen gün dilimde biraz daha eğreti duruyor, canımı yakıyordu.
Ben Ege’ye sırılsıklam aşık oluyordum.
Bu his içimi hem eritiyor hem de beni utançtan yerin dibine sokuyordu. Ya o beni sadece bir dost, bir kız kardeş gibi görüyorsa? Ya her şeyi mahvedersem ve onu tamamen kaybedersem? Mesajlaşırken ona küçük ipuçları vermeye, duygularımı belli etmeye çalışıyordum ama her seferinde heyecandan yanaklarım alev alıyordu. En sonunda bu yükü tek başıma taşıyamayacağımı anladım. Bir öğleden sonra, içimdeki tüm cesareti (ve belki de biraz çılgınlığı) toplayıp ona hislerimi, içimdekileri birebir anlatan o şarkıyı attım. Altına hiçbir şey yazamadım, telefonu ters çevirip kalbimin güm güm atışını dinledim.
Ege şarkıyı dinlediğinde durumu hemen anladı. Aramızdaki o ağır, zamanı durduran sessizliği bozan ilk cümlesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Hafifçe gülümsediğini sesinden hissedebiliyordum: "İnsanlık hali Ecrin, olabilir böyle şeyler..." dedi.
O kadar doğal, o kadar rahattı ki... Kalbimin üzerindeki o devasa utanç yükü bir anda kalktı ama yine de net bir şey söylememişti. İçim içimi yiyordu; acaba beni kibarca reddetmiş miydi, yoksa ucu açık mı kalmıştı?
Gerçek cevabımı o günün gecesinde aldım. Takvimler 19 Mayıs'ı 20 Mayıs'a bağlayan o büyülü geceyi gösteriyordu.
Odamda, yatağımın içinde ekranın karşısındaydım. Görüntülü konuşuyorduk. Ege bir yandan benimle şakalaşıyor, diğer yandan bilgisayarından kendi arkadaş grubuyla chatleşiyordu. Arkadaşları onu ısrarla kendi aralarındaki bir oyuna ya da ortama çağırıyorlardı, ekrandan yazıların akışını görebiliyordum. Tam o sırada Ege kulaklığını düzeltti, kameraya bakıp doğrudan gözlerimin içine doğru gülümsedi. Sonra arkadaşlarına dönüp hayatımı sonsuza dek değiştiren o cümleyi yazdı ve bana sesli okudu:
"Beyler, yengenizleyim şu an. Gelemem, kusura bakmayın."
Ekrana bakakalmıştım. Nefesim kesildi, kalbim göğüs kafesimi delecek gibi çarpmaya başladı. "Yengeniz..." demişti.
O gece, aramızdaki o soğuk telefon camına dokunurken, tüm dünyaya, mesafelere ve karşı çıkan herkese inat resmen sevgili olmuştuk. Ege’nin kokusunu hiç bilmiyordum ama o gece, odamın tam ortasında hissettim onu.