(Bölümdekendi çizimlerim var gülmeyin he, yeteneğim yok sadece gözünüzde canlansın diye yaptım)
Can, Lara'nın atmış olduğu konuma ilerlemeye başladı. Zaten konuma gerek yoktu; kendisi daha önceden gitmişti ve ezbere biliyordu. Can'ın aklındaki tek soru, neden Burak'ı aldıklarıydı. Neden en yakın dostunu alsınlar? Onun gücü bile yoktu. Hem gizli kimliklerini sır gibi saklarlarken, normal bir insana gizli kimliklerini açık mı edeceklerdi? Çok saçmaydı, bunun bir sebebi olmalıydı.
İşte aklına Hakan'ı aramak geldi. Cebinden telefonunu çıkardı ve Hakan'ı aradı; telefon bir dakika çaldı ama açmadı. Sonra aklına Hakan'ın vermiş olduğu ve Sanem'in olduğunu bildiği numarayı aradı. Telefon çaldı ve Sanem telefonu açar açmaz Can konuştu:
"Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Burak'ı neden aldınız?" dedi sinirli bir sesle.
Sanem sakin bir sesle konuştu: "Can, bizi daha tanımadın mı? Burak'a zarar vereceğimiz falan yok; sadece seni küçük bir teste sokacağız o kadar."
Can yine aynı ses tonu ve sinirlilikle: "Ne testi? Ne saçmalıyorsun sen? Burak'ı geri verin hemen! Onun gücü bile yok. Hani siz gizli kimliğinizi insanlardan saklıyordunuz, ne oldu?" dedi.
Sanem yine aynı şekilde konuştu: "Senin ekibimize katılman için bir fırsat istedim ve o fırsat da bu. Eğer bu fırsatı doğru kullanabilirsen ekibe katılacaksın. Şimdi sıra sende; ya başarırsın ve bir koruyucu olursun ya da başaramayıp normal bir hayat yaşarsın. Hazırsan oyuna başlayalım," dedi ve telefonu kapattı. Can, yüzüne kapanmış olan telefona bakarak konuştu: "Oyun başlasın da ne demek şimdi?"
Malikaneye yaklaşmıştı. En fazla ne olabilirdi ki? Önceden meraklar içinde baktığı uzun ve çok güzel olan yolda yürüyordu. Aniden bir ses duydu; arkasına baktı, sağına ve soluna, her yere baktı. Garip sesler geliyordu ama ne olduğunu anlayamamıştı. Merakını bir kenara bırakıp yürümeye devam etti. Yürüdükçe sanki izleniyormuş hissine kapıldı ama yine de arkasına bakmadı.
Tam o anda birisi arkasından sertçe vurdu. Sertçe vurmanın etkisiyle hafifçe öne doğru sendeledi. Arkasına döndüğünde sanki sarı bir ışık arkasında belirip kayboldu. Can güvenlik pozisyonu aldı ve dikkatlice her yöne bakarak geçti; ağaçlara, heykellerin arkasına, sağına ve soluna her yere baktı. Yine aynı sesi duyunca daha çok panik yaptı. Hareketlerini hızlandırdı; sağ ve sol, ön ve arka her yeri daha hızlı kontrol etti ve adımlarını hızlandırarak malikaneye doğru yürüdü ama sağına, soluna, arkasına, önüne bakmaya dikkat ediyordu. Çok merak ediyordu. Kapıya vardığında bağırdı, daha doğrusu içeridekilere bağırdı:
"Ben geldiğime göre kapıyı açın ve Burak'ı hemen bırakın! Ben buradayım, oyun neyse oynamaya hazırım. Yeter ki Burak'ı sağ salim geri verin!"
Kapı açıldı, ardından arkasından biri sırtına vurup onu içeri ittirdi. O kadar sert vurmuştu ki dizlerinin üstüne yere düştü. Arkasına döndüğünde kapı kapandı ve arkasında beliren kadını gördü. Şaşırmış ve fal taşı gibi açılmış gözleriyle kıza baktı. O kız Sanem'di ve üstünde yeşil renkte bir elbise vardı. Bu onun kostümüydü, bu onun kahraman kostümüydü ve şu an söylememesi gereken bir söz ama ona yakıştığını Can bile biliyordu.

(Yukarıda Sanem'in kahraman kostümü vardır, bakmadan geçmeyin. Maskesini Can tanısın diye çıkardığını düşünün. Arkadaşlar ben ressam falan değilim, buldum ilik uygulama yükledim ve gözünüzde bir şey canlansın diye böyle bir şey çizdim, tam olarak Aklımdaki şey bu değildi ama yapacak bir şey yok)
Can hızla şaşkınlığını kenara bırakıp ayağa kalktı ve sert bir yüz ifadesiyle Sanem'e sordu: "Burak nerede?"
Sanem samimi ve mutlu bir yüz ifadesiyle konuştu: "Sen de hoş geldin canım. Önceden yapılmış olan toplantıda sana olumsuz oy vermek zorundaydım, üzgünüm. Çünkü senin genç olduğunu hepimiz biliyoruz. Güçlü olup olmaman önemsiz; gençsen hayatını karartma, hayatını yaşa. Biz de bu yüzden aslında olumsuz oy verdik. Yoksa senin tabii ki de kahraman olup yanımızda savaşmanı çok isteriz. Hele ki ben, çocuklarla aram iyidir ve seninle de aramızın iyi olacağını biliyorum. O yüzden şimdiden özür dilerim!" dedi ve Can'ın üstüne koşmaya başladı.
Can geriye doğru yürümeye başladı ve "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" dedi.
Sanem de gülümseyerek cevap verdi: "Ölümüne savaş oyunu başlasın! Kılıcını indirme şövalye, yoksa ölürsün!" dedi ve ani, hızlı hareketlerle Can'ın üstüne yürümeye devam etti. Can ne yapacağını anlamadı; bir sağa bir sola, bir arkaya koşuyordu. Sanem'in vurduğu yumrukları ve tekmeleri savuruyordu ama karşılık veremiyordu, sadece kendini savunuyordu. Sanem'in söylediği 'Ölümüne Savaş Oyunu' gerçek miydi? İkisinden birisi ölmeden bırakmayacak mıydı? Sanmıyordu ama Sanem'i öldürmeden durdurmanın bir yolunu bulmalıydı.
İlk önce Can'ın yapması gereken şey, Sanem'i incelemek olmalıydı. Eğer Sanem'i incelemezse oyunu kaybedeceğine emindi; yani öleceğine, öldürmese bile ağır yaralanacağı kesindi. Ama Can da Sanem gibi yapıp geride kalmayacaktı; ateşe karşı ateş taktiğini kullanacaktı.
Sanem yerde duran kapaklardan birini açtı ve içindeki kablolara dokundu. Sanem aniden çarpılırmış gibi oldu ama onu çarpan elektrik yeşil renkte oluyordu. Can korkup Sanem'e yaklaşmaya çalıştı ve "Sanem iyi misin?" dedi. Sanem kafasını kaldırıp Can'a baktı ve ciddi bir sesle yarım ağız sırıtarak, "İyiyim, hem de hiç olmadığım kadar," dedi. Yerden kalkıp elini Can'a doğru uzattı. Elini hızlı bir hareketle yumruk yaptı ve elinde açık yeşil yıldırımlardan oluşan bir kılıç çıktı. Can'ın üstüne daha hızlı bir şekilde koştu, Can'a sert bir tekme attı. Can şiddetli tekmeyle birlikte iki üç metre sürüklendi ve metal parmaklıklara çarparak durdu.
Sanem, Can'ın üstüne koşarak geliyordu. Can acılar içinde kıvranıyordu, sırtını çok sert vurmuştu. Gözünü açtığında üstüne koşarak gelen Sanem'i fark etti ve ani bir hareketle demir parmaklıkların en üst kısmından tutarak geri doğru takla attı; Sanem'in kılıç darbesinden kurtuldu. Kurtulamasaydı ne olacağını parmaklıklar yardımıyla görmüş oldu çünkü parmaklıklar elektriğin ışığıyla boydan boya kesilmişti.
Sanem hiç hız kesmeden Can'a yandan bir darbe vurmak için hazırlandı ama Can eğilerek kurtuldu. Can ani bir tekme atıp Sanem'i yere düşürmeye çalıştı ama başaramadı. Sanem parmaklıklardan atlayıp Can'ın alnını hedef alarak kılıcını savurdu. Can, Sanem'in elini yana doğru ittirdi. Sanem hızlı vuruyordu ama yönü çok çabuk değişiyordu. Sanem'in vurduğu kılıç darbesi duvara saplanmıştı. Can fırsattan istifade Sanem'in arkasından parmaklıkların arkasına geçti. Sanem kılıcını duvardan çıkaramadığı için kılıcını yok etti ve yeni bir kılıç yaptı.
Sanem, Can'ın üstüne sadece düzce yürüdü. Önüne çıkan demir parmaklıkları da kesti ve önünü açıp yürümeye devam etti. Can kaçarak bir şey olamayacağını anlayınca savaş pozisyonu alıp Sanem'i bekledi. Sanem tam onun karşısında durup "Sonunda savaşman gerektiğini anladın," dedi. Can da, "Hani çocuklarla aran iyiydi, gerçekten beni öldürecek misin?" dedi. Can bu sözüyle birlikte etrafına daha dikkatli baktı ve arkasında duran beş altı tane tahta kamelyayı gördü.

(Sanem'in kişi tanıtımını kesin okuyun, özel gücünü tam olarak anlatıyor.)
Can geri geri gitmeye başladı. Sanem yüzündeki neşeli ifadeyi silip yerine daha ciddi bir yüz takınarak konuştu: "Savaş benimle! Eğer savaşmazsan kaybedersin ve ben savaşta asla acımam," dedi ve Can'ın üstüne koşmadı, adeta ışıklandı! Can anlayamamıştı bile; o kadar hızlı hareket etmişti ki Can gözünü açıp kapadığında Sanem'i görmüştü. Sanem sert bir tekme atarak Can'ı kamelyalardan birine fırlattı. Can ikinci kez sırtına aldığı sert darbeyle nefesi kesilse de o acıyla ayağa kalktı. Gözünü yavaşça açtığında Sanem'in üstüne koştuğunu, kafasına nişan aldığını fark etti ve eğildi. Sanem yine hızlı bir hareketle yere eğilmiş olan Can'a nişan aldı ama Can, Sanem'in kolunu ayakkabısının altıyla ittirdi ve yana kaydı.
Can hızla ayağa kalkıp kamelyanın çatısına çıktı. Sanem alaycı bir şekilde gülerek, "Seni oradan kolaylıkla indirebilirim, biliyorsun değil mi?" dedi. Can da, "Ya, öyle mi dersin?" diyerek aynı şekilde karşılık verdi. Sanem kamelyanın iki bacağını kesmişti; bu yüzden kamelyanın çatısı yere düştü.
Hafif bir toz perdesi oluşmuştu. Sanem hiçbir şey göremedi, tam o sırada yerde öylece bilinçsiz bir şekilde duran Can'ı gördü ve ağzından "Tıh" diye bir ses çıkardı. Başından beri sırtında olan ipi çıkarıp Can'ı bağlayacakken konuştu: "Demek gücünün sınırı bu, gerçi hep kaçtın..." derken, Can "Sürpriz!" diyerek kamelyanın tahta parçasını eline almış ve Sanem'e vurmuştu. Sanem geriye doğru sendelemiş ve elindeki ipi düşürmüştü. Sanem yandan gülerek ve alaycı bir sesle, "Beni durdurmak için yalıtkan bir malzeme arıyordunuz değil mi?" dedi. Can da ayağa kalkıp elindeki tahta parçasını ve Sanem'in yere düşürmüş olduğu ipi eline alıp konuştu: "Öyle de denilebilir," dedi ve ipin uçlarını eline alıp Sanem'in saldırmasını beklemedi, yeni hamlesini düşündü.
Can kamelyanın çatısı yere düşmeden önce atlamıştı ve sis dumanına girip bayılma taklidi yaparak saklanmıştı. Sanem sırıtarak dudağındaki kanı sildi ve konuştu: "Çok zekice bir hamleymiş, bunu ne zamandan beri planladın?"
CAN'IN 15 DAKİKA ÖNCE KURMUŞ OLDUĞU PLAN:
"Sonunda savaşman gerektiğini anladın," dedi Sanem. Can da "Hani çocuklarla aran iyiydi, gerçekten beni öldürecek misin?" derken etrafına dikkatli baktı ve arkadaki tahta kamelyaları gördü.
Eğer gücü metali kesiyorsa tahtayı da rahatlıkla keser. Eğer vücudu elektrik yüklüyse ona dokunmak delilik olur. Onu yenmek istiyorsam o tahta kamelyanın bir parçasını kestirmeliyim yoksa kaybederim. Şu an kaçıyormuş gibi göründüğümün farkındayım ama geriye gidip o tahta parçasını almalıyım, diyerek düşünmüştü. Düşüncesinde haklıydı; eğer çıplak elle Sanem'e dokunursa elektrik çarpabilirdi. Artık istediği tahta parçasını almıştı, yapması gereken tek şey Sanem'i kendi gücüyle yenmekti.
"Artık silahın da var, kaçmayacaksın değil mi Can?" dedi Sanem. Can ani bir hareketle Sanem'in yanına geldi. Sanem minik bir şaşkınlıkla Can'a baktı ve içinden 'Hızlı, neredeyse görmedim bile' diye düşündü ama Sanem daha hızlıydı. Sanem normal bir yumrukla Can'ın yüzüne sertçe vurdu. Sanem'in vücudunun elektrikli olduğunu bu sayede kesin anlamıştı. Can elektrik çarpmış bir şekilde yana doğru savruldu ama yere düşmemişti. Kafasını sağa sola sallayıp Sanem'e doğru yürümeye başladı.
Can elindeki tahta parçasını sanki kılıçmış gibi kullanmaya başladı. Sanem tahta parçasına dokunamıyordu, dokunduğunda topraklama etkisi oluyordu ve gücü gidiyordu. Can Sanem'e vurmaya devam ettikçe Sanem güçsüz kalıyordu. Bir, iki, beş, on... Bir yerden sonra Sanem artık ayakta bile duramıyordu. Hem vuruşların sert olması hem de gücünün gitmesi onun daha fazla yorulmasına sebep oluyordu. Can, Sanem'in yorulduğunu görüp onu bağlamaya karar verdi. Onu öldürmeyi düşünmüyordu, onu bağlayıp Burak'ın yerini öğrenecekti. Eğilip ayaklarına çelme taktı, Sanem sendeleyerek yere düştü. Elindeki iple Sanem'in ellerini bağladı; Sanem o kadar güçsüzdü ki buna karşı bile gelemedi.
Sanem yerde bağdaş kurmuş otururken gülümseyerek konuştu: "Zeki ve güçlüsün, benden geçerli notu aldın." Can bu sözü duymazlıktan gelip ciddi bir sesle konuştu: "Bunu bir daha sormayacağım, Burak nerede?" Sanem yerden kafasını kaldırıp konuştu: "Seninle savaşmak güzeldi. İçeri gir, görürsün." Can tahta parçasını da eline alıp koşarak evin içine girdi.
EVİN İÇİNDE GÜVENLİK KAMERALARININ OLDUĞU ODADA:
"Çocuk çok zeki, neden onu önceden bu teste sokmadın ki?"
"Çocuk daha küçük..." dedi Kemal Amca. Diğeri lafını kesip:
"Çocuk küçük olabilir ama unutma, senin bile bizden öğrendiklerin var, öyle değil mi?"
"Haklısın ama erken konuşmayalım, ikinci testi daha geçmedi," dedi Kemal Amca.
"İkinci test mi? Yoksa..."
"Evet, Atilla ile savaşacak," dedi Kemal Amca.
"Atilla haddini aşarsa araya girerim, haberin olsun."
"Atilla bunu yaptığında çok sinirlenir ama..." dedi Kemal Amca.
"Umrumda değil, sadece aşırıya kaçmasın yeter."
GİRİŞ KATINDA CAN'DAN:
Can içeri girer girmez "BURAAAK!" diye bağırdı. Sonra arkasından merdivenden inen birisi Can'a seslendi: "Çok bağırıyorsun ve ben bağıranları hiç sevmem."
Can arkasına baktığında gelenin Atilla olduğunu fark etti. Onun da Sanem gibi üstünde kostümü vardı ama sade ve renkleri tek düzeydeydi.

(Çok iğrenç bir isim olduğunun farkındayım ama aklıma o geldi. Gücünü görünce ismiyle olan uyumu anlayacaksınız. Bunun da maskesinin çıkmış olduğunu düşünün.)
Can gözünü devirip konuştu: "Her birinize ayrı ayrı bunu sormaktan bıktım. Burak nerede?"
Atilla bunu pek umursamayarak ve Can'ı küçümseyerek konuştu: "Aptal, benim öylece bunu söyleyebileceğimi mi zannettin gerçekten? Yanılıyorsun. Sanem'i geçmiş olabilirsin ama beni kolay kolay yenemezsin. Sanem'in dediklerinin hepsi geçerli; öl ya da öldür. Ve ben Sanem gibi sana acımayacağım. Şimdi, dövüş benimle!"
Can, Atilla'nın tam tersine sakin bir tavırla konuştu: "Bak dostum, benimle ne alıp veremediğin var inan ki bilmiyorum ama bugün ölmeye hiç niyetim yok. Burak'ın yerini söylersen onu da alıp buradan çekip gideceğim. Kavga etmek istemiyorum. Lütfen yerini söyle."
Atilla ellerini birbirine bağlayıp yine aynı küçümseme tavrıyla konuştu: "Demek öyle. Arkadaşını çok sevdiğini söylüyorsun ama onu bulmak için çaba bile sarf etmiyorsun. Gerçi arkadaşın senin hakkında çok kötü şeyler söylüyordu. Sanırım sana sinirliydi, öyle değil mi? Sanırım senden kaçıp uzaklara gitmek, hatta saklanmak istiyordu. Belki de haklıdır; sonuçta onu bulmak istiyorsun ama onun için hiçbir şey yapmıyorsun. Şimdi ne yapacaksın? Belki de sen onu bulduğunda senin yüzüne bile bakmayacak, peki o zaman ne yapacaksın? Onun demiş olduğu bütün her şeyi kabul edip tıpış tıpış evine geri mi döneceksin? Kusura bakma ama benimle dövüşmediğin sürece onun yerini asla söylemeyeceğim. Şimdi, dövüş benimle!" dedi Atilla sinirli bir sesle.
Ama Can buna inanmamıştı. Burak ona sinirlenebilirdi, sövebilirdi ama ondan kaçıp kurtulmak isteyecek kadar değil... Can elindeki sopayı sıkıca tutup Atilla'nın üstüne koştu. Sopayı Atilla'nın çenesine doğru vurdu ama Atilla yerinden bile oynamadı. Can şaşırarak Atilla'ya baktı ama Atilla sadece sırıttı ve şöyle dedi: "Rakibini anlamadan saldırmak ha? Sinirini kontrol edemezsen kaybedersin velet!" dedi kibirli bir sesle.
Can'ın sopa tutan elini bileğinden yakaladı ve sopayı yere bırakmasını sağladı. Sonradan Can'ın iki bileğinden de tutup geriye doğru büktü ve karnına iki kere art arda tekme attı. Sonra ellerini bırakıp göğüs kafesinin tam ortasına sert bir tekme atarak Can'ı metrelerce geriye savurdu. Can acılar içinde yerde kıvranırken Atilla konuştu: "Bir de seni gruba alacakmışız... Sen mi? Bu zayıflıkla mı? Güldürme beni! Seni şimdi bağlamak çok isterdim ama gücünü biraz daha görmek istiyorum. Şimdi AYAĞA KALK!" diye bağırdı.
Can ayağa kalkmaya çalıştı ama kalkamıyordu. Atilla buna sinirlenip Can'ın karnına bir tekme daha attı ve yine bağırdı: "Ayağa kalk! Burada sana acıyorum ama diğerleri sana acımayacak. Daha kendini bile koruyamıyorsun, diğer insanları nasıl koruyacaksın? Zayıfsın, çelimsizsin, korkak, hatta işe yaramazsın! Sen kimseyi koruyamazsın, kendini bile!"
Can daha çok sinirlenmişti; ayağa zorda olsa dişlerini sıkarak kalktı ve Atilla'nın yüzüne yumruk attı. Ama yumruk o kadar hızlıydı ki yumrukla beraber kendi bedeni de Atilla'nın içinden geçmişti! Atilla'nın arkasına gelince, Atilla hızlı bir hareketle Can'ın boğazını koluyla tuttu ve boğmaya başladı. Kulağına aynı tavırla konuştu: "Çok ve gereksiz bir şekilde sinirlisin. Yoksa gerçekler canını çok mu yaktı?"

(Atilla'nın kişi tanıtımı gücünü anlatıyor.)
Can, Atilla'nın baldırına sert bir şekilde vurunca Atilla ani bir hareketle bırakmak zorunda kaldı. Can uzaklaşıp derin derin nefes almaya, etrafı kontrol etmeye başladı. Merdivenlerin direkt karşısında koltuklar vardı; aklına yine bir fikir gelmişti. Sopasını yerden aldı ve oturma odasına giderken etrafta gördüğü vazoları, çerçeveleri Atilla'ya fırlatmaya başladı. Atilla gözünü kapatıp nesnelerin içinden geçmesine izin verdi.
Can sonunda oturma odasına geldiğinde etrafı kontrol etti ama sert bir nesne göremedi. Küçüklü büyüklü yastıklar vardı; onlar da pek can acıtmazdı zaten. Bir de küçük biblolar vardı. Bu eşyalarla ne yapabilirdi ki? Atilla yürüyerek geldi: "Kedi fare oyunu demek, hiç sevmem..." derken Can yastıklardan birini fırlattı. Atilla gözünü kapatıp yastığın içinden geçmesine izin verdi: "Ne yapacağını bilmeden sadece yastık fırlatmak mı? Beni böyle yenemezsin," demişti.
Ama Can yastıkları art arda fırlatmaya devam etti, küçük bibloları fırlattı. Elindekiler bitince yerdekileri alıp fırlattı. Her iki fırlatışında koşarak Atilla'nın üstüne yürüdü ve yumruk atmaya çalıştı. Atilla geç de olsa Can'ın her yumruğunu durdurabiliyordu. Can hem yere eğilip hem de koştuğu için çok yoruluyordu. Fırlat, koş, yumruk at, geri çekil... Böyle devam ediyordu. Can, eğer Atilla'ya tek bir yumruk atabilirse dövüşün kendi aleyhine döneceğini biliyordu.
Can yerden üç tane minder aldı, nefesini düzenledi ve üçünü de peş peşe fırlattı. Atilla hepsinin içinden geçti ama karşısında Can'ı görmedi! Arkasından aldığı sert bir darbeyle öne doğru sendeledi. Arkasını döndüğünde Can'ın orada olduğunu gördü. Atilla'nın gözü karardı ve tek dizinin üstüne çöktü. Kafasını tutup elini ensesine götürdüğünde kanadığını gördü. Sinirle ayağa kalkıp Can'a bakmaya başladı.
Can, Atilla'nın eşyalar gelince gözünü kapattığını fark etmiş ve bunu kullanarak varlığını unutturup arkasına geçmeyi başarmıştı. Bu sayede saklamış olduğu odun parçasıyla sert bir darbe indirmiş ve Atilla'nın dengesini kaybetmesini sağlamıştı."Seni öldüreceğim çocuk!" diyerek Can'ın üstüne koştu. Can'a tek bir yumruk atıp yere düşürdü ve üstüne çıkıp yumruklamaya devam etti. O sırada Can, Atilla'yı üstünden attı ve bu sefer Can onun üstüne çıkıp vuracakken Atilla, Can'ın içinden geçip sırtına tekme atarak Can'ı yüzüstü yerde bırakmıştı ve Can'a ayağıyla tekme atmaya başladı. Can, Sanem'le olan kavgasında sırtını iki kere sert bir şekilde vurmuştu; Atilla'yla ilk baştaki dövüşünde ise karnına aldığı darbelerden ve yine aynı yerlere darbe almasıyla Atilla'ya hiç karşı koyamaz hale gelmişti. Ağzından ve burnundan kan geliyordu.
Can artık kendini salmış ve dövüşmeyi düşünmezken, yeşil bir portal Atilla'nın arkasında belirmişti ve portaldan gelen bir ip Atilla'nın beline dolandı. İp onu portalın içine çekti. Can her yeri ağrılar içinde ve bitkin bir halde kafasını kaldırıp karnını tutarak doğruldu ve portala baktı. Portalda yüzünde maske ve yeşil kostümlü, kalıplı, uzun boylu biri çıkmıştı. Can onunla da dövüşeceğini zannedip ayağa kalkmaya çalıştığında maskeli yeşil kostümlü adam samimi bir sesle konuşmuştu:
"Yo yo yo, kalkma! Seninle dövüşmeyeceğim..."
Derken portalın içinden koşarak geri çıkan Atilla'yı önceden sezmiş gibi tek koluyla yakalayıp, "Hayır, sen revire gidiyorsun," demişti. Atilla ise yeşil adamın kolunu indirip dibine kadar girmişti ve dişlerini sıkıp konuştu: "Sen ne yaptığını zannediyorsun?"
Yeşil adam ise ciddi bir şekilde hiç istifini bozmadan, "Atilla, kafanda koca bir yara var, git ve ona baktır," dedi ve Atilla'yı eliyle hafifçe ittirdi. Atilla geriye doğru sert bir şekilde savrulurken arkasında aniden beliren portalın içinden geçti ve portal o geçer geçmez kapandı. Yeşil adam Can'a bakıp derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Yine neşeli bir sesle:
"Evet nerede kalmıştım... Ha evet, ben seninle dövüş..."
Tam konuşacakken kapıdan Sanem ve Hakan girmişti ve Hakan panik bir halde konuştu: "Hayır Mergen! Onunla dövüşmeyeceksin."
Mergen derin bir nefes alıp sinirli bir şekilde gülerek konuştu: "Dövüş falan yaptığımız yok zaten Hakan. Ama bir daha benim lafımı kesen olursa onu hiçliğe yollayacağım!" dedi ve cümlesini üçüncüye başa sardı: "Nerede kalmıştım? Ha evet; artık dövüş bitti, kimseyle dövüşmeyeceksin ve arkadaşın da gayet güvende. Ayrıca terzinin yanına git de sana bir kostüm yapsın; sonuçta bu giydiğin normal kıyafetlerle dövüşemezsin, öyle değil mi? Arkadaşının hafızası da yarın silinecek merak etme, güvenlik açısından. Neyse ben kaçar, benim bir sürü işim var. Tekrardan tebrik ederim yeni koruyucu üyesi, kendine iyi bak, tekrardan görüşürüz!"
Adının Mergen olduğunu öğrendiği adam, yeşil portalı tekrar açıp içine girmiş ve gitmişti. Can ayağa zorla kalkmaya çalışıyordu. Hakan hemen onun yanına gidip koluna girdi ve Sanem'e baktı. Şaşırarak konuştu: "Bu ne demek oluyor şimdi?" Sanem de "Sana Kemal abi açıklar," dedi ve yukarı doğru yürümeye başladı. Hakan ve Can da Sanem'in peşine takıldılar.
GÜVENLİK KAMERASI ODASI:
Burak içeride volta atıp duruyordu. O sırada Canlar kapıdan girdiler. Burak kapının sesini duyar duymaz durmuş, Can'ı görünce de direkt sarılmıştı:
"Dostum! Bir hafta boyunca yaptığın saçma sapan şeyler, sınavlarda uyumaların, hep dalgın olman... Hepsi bunun için miydi yani? Sebebi senin süper kahraman olmandı! Keşke bana önceden deseydin, belki sana bu kadar kızmazdım ya da sana yardım ederdim. Gerçekten çok üzgünüm!"
Bunu Can'a sarılarak söylemişti ve ayrıca Can'a hiç bakmamıştı bile; kapı açılır açılmaz sarıldığı için Can'ın yaralarını fark etmemişti. Can da o kadar ağrısı olmasına rağmen hiç gık çıkarmamıştı ve o da aynı şekilde sıkıca Burak'a sarılmıştı. Burak Can'dan ayrılınca, Can yüzünü yere eğmişti; Burak yüzünü görüp kendini suçlamasın diye. Ama Can başaramamıştı, Burak direkt sormuştu:
"Can, ne lan bu yüzünün hali? Savaştan mı çıktın?" dedi ciddi denilebilecek bir sesle. Can ise acılar içinde olmasına rağmen yan bir gülümsemeyle, "Öyle de denilebilir, evet," dedi.
Hakan konuştu: "Kemal abi, Mergen bir şey söyledi; 'yeni koruyucu üyesi' dedi. Bu ne demek?"
Kemal amca Hakan'ın sözünü kesip, "Evet Hakan, doğru düşünmüştük. Can da artık bir koruyucu; hatta ona uygun kostüm bile diktim," dedi. Hakan şaşırarak sordu: "Ne yani, Can şimdi koruyucu mu oldu?"
Sanem ise göz devirip, "Evet Hakan, evet. Can da bizim grubumuza katıldı. Ay Allah'ım, bu çocuk niye böyle yarabbim?" dedi sitem eden bir şekilde. Hakan konuştu: "Tamam anladım zaten, sadece teyit etmek amaçlı sordum. Hemen hakaret etmeye yer ara sen de!"
Sanem ise: "Neyse, ben Atilla'nın pansumanını yapmaya gidiyorum. Seni tekrardan tebrik ederim Can," dedi ve kapıdan çekip gitti.
Hakan, Can'ı Burak'a vermişti ve Can'ı Burak taşıyordu. Burak Can'a, "Eee dostum, bu izlerle nasıl okula gideceksin yarın?" dedi. Can ise sırıtıp, "Bu izler yarına kadar iki kere iyileşirler," dedi. Burak merakla sordu: "Peki seni bu hale kim getirdi? Çünkü seni bu hale kim getirdiyse ya seni sevmiyor ya da seni öldürmek istiyor."
Can, "İkisi de aynı şeye çıkmıyor mu zaten?" dedi. Burak, "Ya sen soruma cevap versene!" dedi. Can, "Ooo, sen bir de beni döven çocuğu göreceksin, bak şu an o revirde," dedi alaylı bir şekilde. Burak şaşırarak sordu: "Hakikaten de ne yaptın lan çocuğa?"
Can, "Sadece kafasına yavaşça odunla vurmuş olabilirim, ama birazcık," dedi eliyle birazcık olduğunu göstererek. Burak, "Yani adamın sana sinirlenip seni böyle dövmesi az kalmış. Ben olsam sanırım hastanelik olurdun şu an, Allah'tan o sana acımış," dedi. Can, "Sen beni mi tutuyorsun yoksa onu mu?" diye sordu. Burak omzunu silkip, "Ben her zaman haklının yanındayım kardeşim," diyerek cümlesini bitirmişti.
Can ciddi bir şekilde konuşmaya başlamıştı: "Aslında dediğin gibi; eğer Mergen denilen kişi gelmeseydi şimdiye ya hastanedeydim ya da onun yerine revirde ben vardım."
Burak, "Off dostum boş ver, sonuçta olmuş bitmiş. Olana ve ölüme çare olmaz. Hadi artık eve gidelim ve dinlenelim, bugün çok yoruldum," dedi. Tam kalkmış giderlerken Kemal amca elinde özel bir kutuyla gelip Can'a uzatmıştı: "Al, bu senin kostümün. Artık bu kostümü giyerek savaşacaksın. Tam senin bedeninde; üstünde küçük değişiklikler yapabilirsin ama asla orijinal yapıdan dışarı çıkma."
Can: "Benim bedenimi bilmezken bunu nasıl diktin? Ya olmazsa? Ve neden bu kutu bu kadar ağır?" dedi. Kemal amca: "Benim dikip de olduramadığım hiçbir şey olmamıştır bu zamana kadar. Sorun yapma sen, o benim meslek sırrım. İçinde senin alet edevatların var, içini açınca görürsün," dedi ve göz kırpıp çocukları kapıya kadar yolcu etti.
"Görüşürüz çocuklar, kendinize iyi bakın!" dedi ve Burak ile Can evlerinin yolunu tuttu. Tam Can'ın evine varmışlardı; Can elini cebine attığında bir telefon çıktı, bu telefon Burak'ındı. Can, Burak'ın telefonunu ona uzatıp: "Al bu senin telefonun. Çöpte bulmuştum, sana geri verecektim ama savaşta benim gibi o da hırpalanmış. Neyse, sana yenisini alırım söz," dedi mahcup bir şekilde.
Burak umursamaz bir şekilde: "Off, bana ne be! Ben zaten yenisini almayı düşünüyordum, bu da bahane oldu boş ver. Senin canın sağ olsun dostum," dedi ve evin kapısını açıp içeri girdiler. Burak Can'a odasına kadar eşlik etti, kostümün bulunduğu kutuyu komodine koydu ve Can'ı odada bırakıp çıktı.
ERTESİ GÜN - SALI - OKULDA:
Can alarmın sesiyle kalkmıştı. Dün olan olaydan kalma hiçbir ağrı ya da iz yoktu. Dün Burak'ı kurtardığı için mutluydu ama Burak'ın hafızasının silindiğini bildiği için hala Burak'la küstü ve gidip ondan özür dilemeliydi. Can okul formasını giyip okulun yolunu tuttu.
Can, Burakgillerin evine gitmişti. Kapıya vurduğunda, daha doğrusu tam vuracakken kapı açıldı. Kapıyı açan Burak'tı. Burak kapıyı açar açmaz gözünü devirdi: "Niye geldin?"
Can şaşkın gözlerle Burak'a bakıp konuştu: "Cidden hala küs müyüz?" Burak yine aynı sinirli şekilde bakarak konuştu: "Bir de bunu soruyor musun? Can, bir hafta boyunca benimle konuşmadın, telefonlarımı açmadın; geçen gün ise beni okulda bırakıp gittin ve hiçbir şey söylemedin. Cidden seni affedeceğimi düşündün mü? Şimdi önden gidebilirsin okulda yaptığın gibi; bana bakma, ben arkandan gelirim. Okulun yolunu biliyorum sonuçta," dedi ve kapıyı Can'ın suratına kapattı.
Can, Burak'ın gerçekten kırıldığını daha yeni anlamıştı. Belki hafızası silinmese her şey normal olabilirdi ama Burak'ın güvenliği için bu çok önemliydi. Can kendini nasıl affettiririm diye düşünmeye başladı. O sırada da okula geç kalmamak için mecburen tek başına yürümeye başladı.
Okulun önüne geldiğinde ilk defa tek başına okul kapısına adım atmıştı. Tam okula adımını attığında zil çaldı. Birinci ders geçti Burak yok, ikinci ders yok, üçüncü ders yok; okul çıkışına kadar yoktu. Onun gönlünü almak için ne yapabilirdi ki?
Çantası sırtında, kafası yere eğik derin düşüncelere dalmışken arkadan Kaan gelip Can'ın sırtına dokundu. Can hafifçe sıçradı, arkasına baktı. Kaan konuşmaya başladı: "Korktun mu lan? Sadece nasıl gidiyor diye soracaktım. Siz ikinizi görmeyeli iki haftaya yakın oldu; deneme, sınav... Bu arada Burak nerede? Hiç görmedim, genelde senin etrafında dolanırdı. Dalgın gibisin, ne oldu bir şey mi oldu yoksa?"
Can kafasını sağa sola sallayarak konuştu: "Evet, bu günlerde biraz dalgınım. Burak'la aramız bu aralar bozuldu, kendimi ona nasıl affettiririm onu düşünüyorum," dedi sessiz ve düşünceli bir sesle. Kaan ise onun aksine gaz verecek bir ses tonuyla kolunu omuzuna attı: "Üzülme be, amma kafana takıyorsun ha! Sonuçta Burak'la aranız bayağı iyi, Burak seni yarın affeder merak etme. Hem oğlum, siz Burak'la küçüklükten beri arkadaş değil misiniz? Merak etme seni affedecektir, o öyle her şeye küs kalamaz. Hem sen Burak'ı benden daha iyi biliyorsun, öyle değil mi?"
Ama Can aynı fikirde değildi: "Bu seferki öyle değil işte. Bir hafta boyunca ne telefonunu açtım, ne konuştum, ne bir şey dedim. Bu sefer kesinlikle zor affedecek gibi duruyor. Bu sabah gittiğimde bile bana hala dargındı; yani bu bir haftadır böyle, sadece bir günlük değil," dedi aynı düşünceli ses tonuyla.
"O zaman konu bayağı ciddi. Vallahi ben olayınıza karışmayayım dostum ama sen kendini affettirecek bir şey bulursun. Görüşürüz, ehliyet sınavım vardı da ona yetişmem lazım. Kendini affettirirsen beni ara, görüşürüz!" dedi ve gitti.
Can ayaklarını yere sürte sürte evine doğru giderken bilekliği alarm vermeye başladı. Hemen saatine baktığında evinin iki mahalle arkasında suç alarmı çalmaya başladığını gördü. Alarm çalmaya devam ederken aniden telefonu çaldı; arayan kişi Hakan'dı. Hakan hızlı bir şekilde konuşmaya başladı: "Can ilk görevini veriyorum! Kostümünü giy ve senin evinin iki mahalle arkasına gel, ÇABUK!" dedi ve telefonu kapattı.
Can evine hızla girip komodinin üstünde duran kutuyu açtı ve kostümü hızla giydi. İçinden, "Kemal amca tam bedenime göre nasıl dikmiş bunu? Çok rahat bir kostüm ve ayrıca çok esnek," diye geçirdi. Ayrıca kutunun içinde iki tane kılıç vardı; çok kaliteli ve güzel duruyorlardı. "Sağlamlardır," diye düşündü. Düşüncelerinden hemen kurtulup bahçeye gizli gizli çıktı. Sağını solunu kontrol ettikten sonra çitten atlayıp çatının tepesine çıktı ve çatıların üstünden olay yerine doğru ilerlemeye başladı.
CAN’IN EVİNİN İKİ MAHALLE YAKINI:
Can olay yerine hızla gelmişti ama bu mahalle Burak’ın evinin yakınlarıydı. Can çatının tepesinden bakıp Hakan’ı görmeye çalıştı. Hakan’ı göremese de Sanem’i görmüştü, yani elektriklerini. Hemen Sanem’in yanına gitti. Sanem değişik, garip bir şeyle savaşıyordu. Sanem’e yaklaşıp konuştu: "Ee, yardım ister misiniz hanımefendi?" dedi centilmen bir sesle. Sanem de tam tersi, sinirli olduğunu belli etmeyen bir sesle konuştu:
"Ben de nerede kaldınız diyordum! Yardım edecek misiniz beyefendi, yoksa orada dikilecek misiniz?" dedi Sanem. Can da kostümünün arkasında olan iki kılıcını çıkarıp, "Ben bir beyefendi gibi konuşurken siz ise bana kızıyorsunuz, böyle olmaz," dedi ve sağ elindeki kılıcı canavarın karnını yandan sıyırarak kesti. Canavarın boyu iki metre vardı, o yüzden kafasına nişan alamıyordu.
"Şey, bu iki metre olan garip yaratıklar tam olarak ne oluyorlar?" dedi Can ağzını gözünü yamultarak. Sanem ise yerde kıvrılan garip yaratığa bakarak konuştu: "Ben o yaratıklara Paye diyorum," dedi Sanem. Can da, "Ne yani, aşama anlamına gelen Paye adını mı verdin? Neden bu ismi koydun peki?" dedi. Sanem ise, "Şey... Aaa... Ya şey, biz bunu hallettikten sonra konuşalım mı? Zaten öğreneceksin," dedi kekeleyerek ve ağzında geveleyerek. Can ise anlamamış bir sesle, "Tamam," dedi ve Sanem’in dediği gibi saldırmaya başladılar.
Can ve Sanem iki yandan da saldırmaya başladılar. Sanem yıldırımıyla, Can ise kılıcıyla saldırıyordu. Yerde büklüm olan canavar ayağa kalkmıştı ve hırlamaya başlamıştı. O sırada Can iki metre olan yaratığın bacaklarına saldırmıştı. Yaratık yere doğru yıkılınca Sanem elinde yıldırım yaparak canavarın kalbini sökmüştü. Olay hızlı gelişmişti, neredeyse bir dakika içinde bitmişti. O sırada Hakan yanlarına geldi. Hakan yerde yatan Paye’yi ve üstünde Sanem’i gördü ve ani bir şekilde Can’la konuşmaya başladı:
"Sen benimle bir gelsene," dedi ve Can’ı sürükleyerek götürdü.
"Ne oldu Hakan, bir şey mi oldu? Tam da canavarı haklamıştık. O bu değil de tuhaf olan ne biliyor musun; canavarın kanı da aynı bizimki gibi kırmızı. Ben ya yeşil ya da mavi beklerdim, ya da mor olabilir... Sonuçta niye olmasın değil mi? Ee, bir şey mi diyecektin? Sanem’e o yaratık cesedini kaldırması için yardım etmeyecek miyiz?" dedi Can heyecanlı ve hızlı bir konuşmayla. Hakan ise göz devirip kafasını sağa sola salladı ve konuştu:
"Can, hızlı ve birbirinden bağımsız kelimeler kuruyorsun. Neyse, şimdi heyecanını bir kenara bırak. Karşıya bak ve gülümse!" dedi Hakan. Can ise şaşırarak, "Ne bakması, ne gülmesi, ne?" derken kamera flaşlarıyla karşılaştı. Can gözünü açtığında bir sürü kamera ve röportaj için bekleyen insanları gördü ve şaşkınlığını gizleyemedi. Yüzünde garip bir şaşkınlıkla kameralara baktı. Hakan ise gülümseyerek, sanki her zaman yaptığı ve alışık olduğu bir işmiş gibi el sallıyordu. Aniden Can’a baktığında yüzündeki o şaşkın ifadeyi gördü ve Can’ı hafifçe kolundan dürttü. Ağzının ucuyla yüzündeki ifadeyi bozmadan fısıldadı:
"Kameralarda kötü çıkmak istemiyorsan şaşkınlığını yüzünden at, gülümse ve el salla. Saçma soruları cevaplamana gerek yok, istersen cevapla komik oluyorlar ama sakın kendinle ilgili özel bilgileri verme. Şimdi sadece gülümse," dedi Hakan.
Can ise hafifçe gülümsedi ve elini sallamaya başladı. O kadar yapmacık el sallıyordu ve gülümsüyordu ki, Hakan bile ona bakınca "olumsuz" anlamında çok yavaş bir şekilde kafasını sağa ve sola salladı. Spikerler tam Can’a soru soracakken Sanem ve Atilla geldi. Atilla ellerini birbirine kavuşturmuş, yüzü her zamanki gibi somurtuyordu. Sanem ise çok samimi bir şekilde elini sallıyor ve gülümsüyordu. Kameramanlar Sanem gelir gelmez ona soru sormaya başladılar:
"Sayın Akım, gücünüz ve siz bir uyum içindesiniz; bunu nasıl başarıyorsunuz?"
"Gücünüz size zarar veriyor mu?"
"Bu güçte ustalaşmanız kaç yılınızı aldı?"
"Gizli kimliğiniz nedir, bunu öğrenebilir miyiz?"
"Size lise öğrencisi diyorlar, bu doğru mu?"
Buna benzer bir sürü soru sormuşlardı ve bu sorular sadece Sanem içindi. Sanem dışında Hakan’a ve Atilla’ya da soruyorlardı, hatta Atilla’ya daha çok soru geliyordu:
"Filint Bey, buradan Ay’a kadar zıplayabildiğiniz doğru mu?"
"Size grubun en güçlüsü diyorlar, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz Filint Bey?"
"Bay Fazlalaşma, gruptaki en cool ve en çok sevilen karakter sizsiniz, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?"
"Sevgilinizin olup olmadığını soruyorlar, Fazlalaşma, bir ilişkiniz var mı?"
Tam bunlar denirken Sanem hemen herkesi susturup dikkati üzerine çekti ve konuştu: "Arkadaşlar lütfen, bu sorularınızı daha sonra cevaplarız ama yeni üyemize sormak istediğiniz bir soru var mı?" demişti Sanem. Herkes Sanem’in bu sözünden sonra Can’a bakıp konuşmuştu ve kameralar Can’ı çekmeye başlamıştı.
"Gücünüz tam olarak nedir?" dedi birisi. Can ise, "Gücümü yeni yeni keşfediyorum ama kas yapımın bir insanın on katı olduğundan eminim," demişti Can. Spikerin biri, "Yani süper güçlüsünüz?" dedi. Can ise, "Evet, öyle de denilebilir," dedi. Başka bir spiker sordu: "Peki sizin adınız ne?"
Can, "Bu soruyu cevaplandıramam maalesef," demişti. Sonra adam cümlesini düzeltip, "Yani gizli kimliğinizi değil, süper kahraman adınızı sormuştum," dedi. Can duraksadı ve konuşamadı, hiç kendine takma bir ad düşünmemişti. Can tam bunu düşünürken Sanem lafa atladı ve Can’ın yerine konuştu:
"Onun adı Red. Evet, biz ona Red diyoruz," dedi Sanem. Can, Hakan, Atilla bile Sanem’e "iğrenç bir isim bu" der gibi bakmaya başladılar. Bu isim berbattı! Bir insan neden takma ad olarak Red kullanırdı ki? Ama spiker takma adı beğenmiş olacak ki soruları Can’ın takma adı ile birlikte kullanmaya başladılar.
"Sayın Red, sizi gruba kim aldı?"
"Sayın Red, görünümünüze bakılırsa bir lise öğrencisi gibi duruyorsunuz, bu doğru mu?"
"Red Bey, gruba son alınan kişisiniz, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?"
"İsminizi neden Red olarak seçtiniz?"
Can hızlı gelen soruları cevaplandıramayınca Sanem lafa girip, "Evet arkadaşlar bence bu kadar soru yeter. Biliyorsunuz bizim bir sürü işimiz var, o yüzden görüşürüz, kendinize iyi bakın," dedi.
Hepsi eski olay yerine yakın olan bir kuytu köşeye gelmişti. Can derin bir nefes alıp, "Oh be, bir an hiç bitmeyecek sandım," dedi. Sanem ise, "Biliyorum biliyorum, seni böyle bunaltıyorlar da onlarla konuşmak güzel oluyor biliyor musun, insan bir rahatlıyor canım," demişti. Can ise Sanem’e bakıp:
"Onu bunu bırak da, Red nedir abi? Bir insan takma ad olarak nasıl Red kullanabilir, ciddi olamazsın ya! RED NE? BAŞKA İSİM Mİ BULAMADIN!" demişti Can. Sonlara doğru sesi yüksek çıkmıştı. Sanem de ona karşı şaşkınlığını koruyarak:
"Can, ilk öncelikle bana bağırma! İkinci olarak kendine önceden isim bulsaydın. Red ismi bence gayet güzel, hem spikerler de beğendi. Hatta Atilla ve Hakan da beğendi, öyle değil mi?" dedi Sanem Atilla ve Hakan’a dönerek. Atilla ve Hakan sağa sola bakıp duymamış gibi yapmaya başladılar. Sanem "ÖYLE DEĞİL Mİ!" diye bağırınca ikisi de konuşmaya başladı. İlk Hakan:
"Yaniii, daha güzel isimler de duymuştum, bence idare eder," dedi. Atilla ise: "Kusura bakma ama isim seçimi bok gibi. Gerçi o da bok çuvalı olduğu için isim seçimi uyumlu olmuş," dedi Atilla. Sanem de Atilla’ya, "Saçma salak konuşma Atilla!" dedi. Atilla ise kollarını birbirine kavuşturup Sanem’e yan bir bakış attı: "Doğruyu söylemek de mi göze batar oldu?"
Can lafa girdi: "Benimle ne alıp veremediğin var bilemiyorum dostum ama fazla oluyorsun!"
Hakan ise araya girip, "Tamam Can, bence bu konuyu fazla uzatmayalım çünkü biraz daha uzarsa kavga çıkacak gibi görünüyor," dedi. Can derin bir nefes aldı. Sanem konuştu: "Hadi o zaman malikaneye geri dönelim, Kemal abi bizi bekliyordur, durum raporu vermeliyiz," dedi ve hepsi hazırlanıp malikanenin yolunu tuttu.
MALİKANEDE:
"Kemal amcaaa biz geldik!" dedi Sanem neşeli bir sesle. Kemal amca bu sesi duyunca hemen yanlarına uğradı ve konuştu: "Evet çocuklar, demek işiniz hızlı bitti. Bu harika! Gerçi televizyonda canlı vermişlerdi öyle değil mi RED?" dedi Kemal amca.
Can kafasını geri attı ve konuştu: "Of Kemal amca, bari siz yapmayın ya!" dedi isyankar bir sesle.
"Yo, bence kulağa gayet güzel geliyor. RED! Söylemesi bile güzel. Red kırmızı demek, anlamlı ve güzel," dedi.
Derken Atilla sıkıldığını belli eden homurdanmalarla konuştu: "Offf çok sıkıldım. Görev hakkında bilgi vermeyecek miyiz? Vermeyeceksek odaya çıkacağım çünkü."
Kemal amca da, "Tabii ki vereceksiniz Atilla ama önce; Can, üst katta Atilla’nın yanındaki oda senin, git üstünü değiştir," dedi. Can, "Ben burada kalamam," deyince Kemal amca: "Burada kalıp kalmaman önemli değil, sen de grubun bir parçası olduğun için senin de bir odan olmalıydı. Şimdi odana git ve üstünü değiştir," dedi. Can kafasını sallayıp yukarı katta Atilla’nın odasını aramaya gitti.
Can gidince Kemal amca ciddi bir yüz ifadesi ile konuşmaya başladı: "Gittiğiniz yerde Payelerle karşılaştınız biliyorum. Peki yine öldükten sonra insana döndü mü?"
Sanem kafasını sağa sola sallayıp üzgün bir sesle, "Evet dönüştü. Bu seferki bir kadındı ama ben denesem de maalesef ölmüştü. Cesedi Atilla’ya götürdüm. Atilla cesedin kime ait olduğunu ve ne zaman kaybolduğunu araştırmaya çalıştı ama sanırım o da bir şey bulamadı," dedi.
Atilla konuştu: "Aslında cesedin kime ait olduğunu buldum. Yoksul bir ailenin tek kızı. Kızın ailesi polise rapor vermişler ama rapor ortalıktan kaybolmuş. Tabii ben onu buldum. Raporda; ailesine para getirmek için bir işe gittiğini ve işinin ne olduğunu söyleyemediğini, iş bitince de parayı vereceklerini söylemiş ama kadın ortalıktan kaybolmuş. Sonra da zaten biz bulduk falan... Yani kısacası buradan da bir şey çıkmadı," dedi Atilla ilk defa sakin bir ses tonuyla.
Hakan konuşmaya başladı: "Bu çok tuhaf değil mi? Her bulduğumuz ceset ya kimsesiz çıkıyor ya da ailesi fakir, paraya muhtaç insanlar oluyor. Neden böyle insanlar seçerler ki?" dedi sitem eden bir sesle. Kemal amca da, "Bilmiyorum Hakan ama öğreneceğiz, sadece sabretmemiz gerekiyor. Neyse bugün çok yoruldunuz, siz de gidin odalarınıza dinlenin hadi," dedi ve herkes odasına gitti.
Can kostümünü çıkarıp askılığa asmıştı. Dolapta tam bedenine uygun kıyafetler vardı, hemen üstüne bir şeyler seçip giymişti. On beş yirmi dakika sonra odada sıkılıp çıkmıştı, artık eve gitmeliydi. Hakan’ın odasını aradı; gitmeden ona bir selam söylemeliydi. Hakan’ın odası kendi odasının karşısındaydı ama arada merdivenler olduğu için etrafından dolanmalıydı. Hakan’ın odasına gelip kapıyı tıkladı. İçeriden "Gel" sesi gelince girdi. Bilgisayardan bir şeyler araştıran Hakan, Can’ı görünce bilgisayarı kapattı ve konuştu: "Ee Can, gidiyor musun?"
Can, "Evet gitmeliyim, çok geç oldu sonuçta yarın okul var. Çantamı hazırlamalıyım," dedi.
Hakan, "Tamam o zaman görüşürüz," dedi. Can ise öylece olduğu yerde duruyordu. Hakan bir şey olduğunu anlayınca sordu: "Eee ne oldu, hadi anlat."
Can şaşırarak, "Ne?" dedi. Hakan göz devirerek, "Hadi ama Can, bir şey olmuş anlat hadi, dinliyorum," dedi.
Can ise, "Nasıl anladın?" dedi. Hakan kibirli bir sesle, "Diğer bir süper gücüm de denilebilir," dedi. Hakan eski haline dönüp, "Hadi hadi anlat sen, dinliyorum," demişti. Can da anlatmaya başlamıştı.
Can, Burak'la hala küs olduğunu anlatır.
"Anladım," dedi Hakan ve ekledi: "Yani hafızasının silinmesi senin için hiç iyi olmadı."
Can: "Evet hiç iyi olmadı ama dediğim gibi, güvende olduğu için mutluyum. Ama öte yandan arkadaşlığımız bozulduğu için de hiç mutlu değilim. Arkadaşlığımız boyunca hiç böyle küsmemiştik. Yani kısacası ne yapacağımı bilmiyorum."
Hakan: "Sen değil misin küçüklüğümüzden beri arkadaşız diyen? Kusura bakma ama ben aranızı düzeltemem, onu ancak sen yapabilirsin," demişti ve ekledi: "Kusura bakma yardımcı olamadım."
Can oturdukları koltuktan kalkıp, "Asıl sen kusura bakma, zamanını aldım," dedi ve odanın kapısına yürüyüp kapıyı açtı: "Beni dinlediğin için sağ ol, sonra yine görüşürüz," demişti ve çıkmıştı.
Can malikaneden çıkıp evine doğru yürüdü. Bugün uzun bir gündü, diğer günlerinin de bu kadar yoğun geçmesini istemiyordu.
(BÖLÜM SONU)
KARAKTERLER:

(Kahraman kostümü) Mergen = Emir
(Gercek insan halini koyaniyorum mergenin yani emirin siz onu ela gozlü koyu kahve sacli biri olarak hayal edin)
(Burak karakterinide maglesef gercek insan halini koyamıyorum ama siyah sacli mavi gözlü birini düsüne bilirsiniz.)
(Can karakteride koyu kahve gözlü ve sacli biri olarak dusunun onun disinda butun dusunce ve benzerlikler sizin hayal gucunuze ait)