PAZARTESİ SABAHI, SAAT 07.35, OKULA GİDERKEN:
"OFFF! Başladı yine şu lanet şey... Dayanamıyorum artık, bitmeden kurtulsak! YETEEER!" diye kulağımın dibinde isyan eden Burak’ın bağırmasına mı, yoksa uykulu olmama mı yanayım bilemiyorum.
"Ne oldu Can? Uykun var gibi, dün akşam uyumadın mı?"
"Şimdi ben en dayanıklı malzemelerden kullansam olmaz değil mi? Dayanıklı diye sağlam olmaz ki... Haklısın, haklıyım, tabii..." dedi Can, sonlarda kendi kendine konuşarak. Burak da Can’a dönüp:
"Can, iyi misin?" dedi. Can ise:
"He?" dedi.
"Sana bir soru sordum ama garip garip şeyler dedin. İyi misin?"
"Ne?"
"Huhu! Caan, orada mısın? Bir akıl belirtisi göster, heeey!" Burak elini sallayarak Can’ın dikkatini çekmeye çalışıyordu. Can, Burak’a boş gözlerle bakıyordu. Burak aniden aklına bir fikir gelmiş gibi elini şıklatıp Can’a sordu:
"Alkali metaller; ad, numara, kısaltma?"
Can’ın gözleri fal taşı gibi açıldı ve hızlıca, tek nefeste:
"3 Li Lityum - 11 Na Sodyum - 19 K Potasyum - 37 Rb Rubidyum - 55 Cs Sezyum - 87 Fr Fransiyum!" dedi ve eski uyuşuk, uykulu haline geri döndü. Burak tekrardan endişeli bir sesle sordu:
"Dostum, iyi misin?"
"Haha, evet; iyi, iyi, çok iyi, hıhı..." dedi Can. Burak konuşmaya devam etti aynı ses tonuyla:
"Can, iki haftadır doğru düzgün konuşamıyoruz. Telefonlarımı açmıyorsun, evde yoksun, okuldan 'hoşça kalın' bile demeden erken çıkıyorsun. Can, sana ne oldu?" dedi. Sonlara doğru daha da ciddi oldu ama Can hâlâ bir şeyler fısıldıyordu:
"Kobalt, nikel, demir... İyi bir yalıtkan... Suyla ıslanırsın, daha da iyi yalıtım... Ama ıslak olursa çalışmaz, yanarız. BOM!"
Burak, Can'ı kolundan tutup çantasından suyu çıkardı ve ayılması için kafasından aşağı döktü. Can gözünü hemen açtı:
"NE! Ne oldu?"
"Buna da tepki vermeseydin gerçekten dövecektim seni Can!" dedi Burak burnundan soluyarak. Can da:
"Ne oldu ki?" dedi. Burak da sinirli bir şekilde anlattı:
"Sabahtan beri anlamsız bir şeyler fısıldayıp duruyorsun! Sana soru soruyorum, doğru düzgün cevap bile vermiyorsun. Bir daha soruyorum; cidden iyi misin Can?" dedi Burak tek solukta ve sinirli bir şekilde. Can da üstüne başına bakıp:
"Sanırım bu durumda olmayı hak ettim, değil mi?" dedi Burak’a bakarak. Burak da:
"Kesinlikle!" dedi hızlı ve sinirli bir şekilde.
Can yol boyunca yere baktı. Burak’ı kırdığının ve neredeyse iki haftadan fazladır onunla doğru düzgün konuşamadığının farkındaydı. Okula yaklaştıklarında Can kafasını kaldırmayıp mahcup bir şekilde konuştu: "Burak, ben özür dilerim." dedi. Burak da kollarını birbirine bağlayıp burnundan sertçe nefes verdi ve: "Offf, tamam, affettim." dedi. Can da yerden kafasını kaldırıp: "Teşekkürler dostum!" dedi ama tam da o sırada Burak yine konuştu: "Ama bir şartla seni affederim."
"Neymiş o?"
"Bir daha benim telefonlarımı açmazsan ve okul çıkışı beni beklemeden okuldan çıkarsan, bir daha yüzüne bakmam Can, haberin olsun." dedi Burak ciddi bir sesle. Can da kafasını sallayıp "Tamam." dedi. Tam bunu dedikten sonra okul kapısından geçtiler. Burak kollarını saldı, sırtında takılı olan siyah çantasının kulplarını iki eliyle tuttu, derin bir nefes aldı; omuzlarını havaya kaldırıp indirdi ve aynı anda aldığı nefesi geri vererek sakince okula girdiler.
SINIFTA 2. DERS, İLK SINAV: MATEMATİK
Sınıftan homurdanma sesleri geliyordu. Kimse sınava çalışmadığı için not hazırlamış olan kişilerden not almaya başlamışlardı. "İlk ders neredeydi aklınız?" diye sorarsanız, onu hemen açıklayayım:
Sınav haftası olduğu için ve çocukların sınav notları daha iyi olsun diye ilk ders topluca karar verilip boş bırakılmıştı ki çocuklar o kırk dakika boyunca ders çalışsın. Ama çocuklar bu kırk dakikada; "Hocam ben arkadaşımla birlikte çalışabilir miyim?", "Hocam ben de arkadaşımın yanına geçebilir miyim?", "Hocam arkadaşıma bir şey soracaktım." gibi bahanelerle arkadaşlarının yanına gidip kırk dakika boyunca ders hariç her şey hakkında konuştular. Tenefüs zilinde ise "etekleri tutuşup" her yerde ders notu aramaya başladılar; homurtular bundan kaynaklanıyordu.
Tabii sınıfın en çalışkan öğrencileri olan Can ve Kumsal, her zaman notlarını çıkarır ya da önceden çalışıp gelirlerdi. Bunu bilen diğer öğrenciler, tenefüs bitiş zili çalar çalmaz hemen Can ve Kumsal’ın yanına damlayıp onlardan not istemeye gidiyorlardı.
"Can, ne olur bizi çalıştır! Allah rızası için yoksa kalacağım gerçekten. Geçen sene zaten kıl payıyla geçtim, lütfen!" diye yalvaran Ahmet’ti; yanında ise Ercan, İlkay ve Bülent vardı. Ahmet’in sözünden sonra Can: "Ben not falan çıkarmadım ki." dedi uykulu ve sersem bir ses tonuyla. Haklıydı; hiç çalışmamış, hatta bugün matematik sınavı olduğunu bile okula gelince öğrenmişti. Ama Can’ın bu dediğine inanmayan Bülent: "Hadi ama Can, bizi kandırma. Aldığın notlardan çalışıp çalışmadığın anlaşılıyor; bize de not ver de biz de senin gibi notlar alalım." dedi alaycı bir ses tonuyla. Can kafasını iki elinin arasına aldı ve başını tuttu. Sonra Ercan sinirli bir sesle: "Hadi lan sen de! Altı üstü bir not vereceksin, ne mızmız çıktın!" dedi Can'ı yakasından tutup sallayarak.
Tabii otomatik olarak Can’ın yakasından tuttuğu için ayağa kalkmak zorunda kalmıştı. Can, Ercan’ın bileklerini tutup sakin bir ses tonuyla, emir verircesine konuştu: "O ellerini yakamdan çek." dedi ve Ercan’ın bileklerini yavaş yavaş sıkmaya başladı. Ercan, "Çekmezsem ne olur?" dediğinde, Can bileğini daha çok sıktı ve onu geriye doğru ittirdi. Ercan’ın bileği acımış olmalı ki zorla Can’ın yakasını bıraktı. Ellerini Can'dan kurtarınca acıdığını belli etmeden konuştu: "Vermezsen verme, ben de gidip başkasından alırım." dedi ve arkada kızlara ders anlatan Kumsal’ı gördü. "Kumsal!" diye bağırıp el sallayarak yanına gitti. Tam not isteyeceği anda hoca geldi ve o sırada ayakta olanlar koşarak yerlerine oturdular.

(Unutanlar için oturma düzeni)
"Hadi herkes yerlerine geçsin, sınav şimdi başlıyor. Eğer konuşmaya devam ederseniz sınav kağıtlarını dağıtmam; benim değil, sizin zamanınızdan gider. Herkes çalışma kağıtlarını masaya bıraksın. Konuşursanız kağıtları alırım; eğer topluca konuşmaya devam ederseniz herkesin kağıdını alırım. Her şey anlaşıldıysa en önde oturan dörtlü, alın dağıtın şunları." dedi hoca. Sınav kağıtlarını Kumsal, Göktu, Arda ve Bülent alıp herkese birer tane dağıttılar.
Sınav kağıdı dağıtıldıktan 15-20 dakika sonra Can, sınav kağıdının üstüne kolunu koydu ve onun üstüne yattı. Burak şaşırmıştı; tamam, Can çok çalışkandı ama 15 dakika onun için bile çok azdı.
Sınıfta herkes sınavda zorlandığını belli eden sesler çıkarıyordu. Fısıltıdan da az seslerle kopya isteyenler vardı. Hoca İlkay’ı, Hasan’ı ve Ahmet’i uyardı ama yine kopya çekiyorlardı. Ahmet arkasını dönmüş, Buse’den kısık sesle kopya istiyordu: "Buse, Buse! İkinci sorunun cevabı ne?" Buse de aynı fısıltıyla: "Bilmiyorum Ahmet, dön önüne!" dedi. O sırada İlkay, Leyla’nın kağıdına bakmaya çalışıyordu ama Leyla kağıdının üstüne kapandığı için göremiyordu. Bu yüzden sessizce dürterek: "Az kolunu çek de görelim." diyordu ama Leyla istifini bozmadan soru çözmeye devam ediyordu. Diğer taraftan Hasan, Ayşenur’dan kopya istiyordu ama Ayşenur onu duymazlıktan gelince Hasan, Buse’ye döndü: "Buse, bana cevaplarını verir misin?" Gerçi kızlar da az değildi; onlar başkasından istemiyor, hazırladıkları minik kağıtları kullanıyorlardı. Bunlardan ikisi Sabriye ve Ezel’di; kağıtlara yazdıkları cevapları hızlıca ve kimseye göstermeden sınav kağıdına geçiriyorlardı.
Bir anda hoca kopya çekenleri görüp kağıtlarını aldı. Sınıftakiler daha fazla ses çıkarmayıp kağıtlarına gömüldüler. Yaklaşık 25 dakika sonra zil çalmıştı. Hoca kağıtları toplamaya başladı. Can zilin çalmasıyla yerinden sıçradı ve kafasını kaldırdığında hocanın kağıtları topladığını gördü. Kağıdına baktığında sadece iki soru çözdüğünü görünce hemen kalemi alıp üçüncü soruyu çözmek istedi. Tam başlayacakken hoca kağıdı önünden aldı: "Hadi ama Can, zil çaldı; artık bir şey yazamazsın, yasak. Ama sana son kez olmak şartıyla bir şey demeyeceğim çünkü sen hepsini yapmışsındır." Can: "Ama hocam, ben..." dedi ama nafile. Hoca: "Sınavlar bitince her zamanki gibi koridordaki panoya asarız, oradan bakarsınız." dedi ve çıktı. Can geri sıraya yatarak kafasını kollarıyla kapattı. O sırada Burak gelip Can’ın sırtına dokundu ve önündeki boş sıraya oturdu. Can kafasını kaldırıp Burak’a baktı. Burak konuştu:
"Helal be! Bu kadar hızlı çözmeni beklemiyordum. Kendi rekorunu kırdın sanırım; 20 dakika, hatta belki de 15 olmuştur." dedi Burak. Can bu sözden sonra "OFFFFFF!" diyerek geri kollarının üstüne yattı. Burak ne olduğunu anlamamıştı ama üstüne gitmek istemediği için dışarı çıktı. Üçüncü saat Coğrafya sınavı oldular ve Can ne kadar uyumamaya çalışsa da yine aynı şekilde uyuyakaldı ve sınavı yapamadı.
Salı günü Edebiyat, Tarih ve Görsel Sanatlar; Çarşamba günü Felsefe, Din Kültürü ve Almanca; Perşembe günü Türk Kültürü ve Medeniyeti, Seçmeli Edebiyat ve İngilizce; Cuma günü ise Beden sınavı vardı.
CUMA, BEDEN SINAVINDA:
"Evet gençler, ismini okuduğum parkurun başına geçsin. Ne kadar sürede tamamladığınıza bakıp puan vereceğim. Sınavınız üç aşamadan oluşacaktır: Parkur, koşu ve esneklik. Bu üçünden aldığınız puanlar toplanacak. Ben notunuzu üç aşamayı da bitirince söyleyeceğim, panoya da asacağım. Gönüllü olanlardan başlayalım ya da ben karışık çağıracağım." dedi hoca.
Parkur zor görünse de aslında sadece araları açıktı. İlk kısım; kısa bir koşu, dört engel (iki eğilme, iki zıplama), ardından yerde duran 6 tekerlek, sonra 4 uzun çubuk arasında zikzak, ardından iki huni etrafında bir tur ve son aşamada barfiks çubuklarından ayakları yerden keserek geçip bitiş çizgisindeki kırmızı butona basmaktı.
İlk öne çıkan Derin oldu. Hoca düdüğü çalıp kronometreye bastı. Derin ilk engelleri kolay geçti ama zikzak ve hunilerde yavaşladı. Sonuç: 1.30. Hoca: "Kızlardan başladık, kızları bitirelim." dedi.
Kızlar sonuçları:
Derin: 1.30 | Ezel: 2.20 | Leyla: 1.44 | Ayşenur: 2.33 | Betül: 1.51 | Beyza: 1.40 | Sabriye: 1.42 | Buse: 1.38.
Sıradaki kişi Kumsal’dı. Çizginin başında pozisyon aldı, derin bir nefes aldı ve zil sesiyle başladı. O kadar hızlıydı ki, 20. saniyede tekerlekleri geçmişti. 30. saniyede hunileri bitirdi ve barfiksleri de hızla geçip butona bastı. Hoca şaşkınlıkla: "Sanırım bu bir rekor: 0.45! Tam puan aldın Kumsal." dedi.
Sıra erkeklere geldi.
Veis: 1.03 | İlkay: 1.36 | Emre: 2.05 | Ahmet: 1.38 | Göktu: 1.20 | Arda: 1.22 | Burak: 1.01 | Hasan: 1.33 | Bülent: 1.02 | Ercan: 1.00.
Son kişi Can’dı. Esnemekten parkura bile bakmamıştı; uykusuzluktan ayakta duramıyordu. Hoca: "Can, son kişi sensin. Geç başa." dedi. Can yorgun argın yerini aldı, zil sesini duyar duymaz fırladı. O kadar hızlıydı ki arkasından toz dumanı çıktı; adeta bir çita gibiydi. Herkes bir başlangıcını gördü, bir de bitirişini. Hoca ağzı açık bir şekilde: "0.35!" dedi. "Sıradaki etap: Koşu."
Kapalı spor salonundaki koşu sonuçları:
Kızlar: Kumsal 59 sn ile birinci oldu.
Erkekler: Veis: 53 | İlkay: 57 | Emre: 2.07 | Ahmet: 56 | Göktu: 55 | Arda: 56 | Burak: 49 | Hasan: 54 | Bülent: 58 | Ercan: 48 | Can: 33.
Sırada esneklik vardı. Hoca bir cetvel getirdi, herkes kollarını uzatarak ölçüm yaptırdı.
Kumsal: Sağ 30, Sol 29.
Burak: Sağ 31, Sol 33.
Ercan: Sağ 32, Sol 32.
Can: Sağ 38, Sol 37.
Hoca sınavın bittiğini, notların pazartesi asılacağını söyleyerek herkesi gönderdi. Can hızla üstünü değiştirip çıktı. Burak ise bu hafta boyunca yaptığı garip hareketlerden dolayı Can'ı takip etmeye karar vermişti. Can eve gitmedi; kapının önüne bıraktığı bir şeyi alıp yürümeye devam etti. Can her köşe başında küçük, siyah bir şeyler saklıyordu. Burak ne olduklarını göremiyordu. Can tüm şehri dolaşıp her yere bu gizli nesneleri yerleştirdikten sonra eve döndü.
2 GÜN SONRA (PAZARTESİ SABAHI, OKULDA):
Herkes panonun önünde toplanmış, şaşkınlıkla fısıldaşıyordu. Can kalabalığı yarıp baktığında gördüğü notlarla şok oldu (gerçi bekliyordu):
• Matematik: 22
• Edebiyat: 40
• Tarih: 48
• Görsel Sanatlar: 45
• Felsefe: 23
• Din Kültürü: 59
• Almanca: 45
• Türk Kültürü: 49
• İngilizce: 44
• Beden: 100
Bu notlar moralini bozmuştu. Kemal Abi’nin dediği gibi, iki işi bir arada halledemezken nasıl kahraman olacaktı? Neyse ki üzerinde çalıştığı proje bitmek üzereydi; siparişleri gelince eski düzenine dönecekti.
OKUL ÇIKIŞI:
"CAN! NEREYE GİDİYORSUN?" Burak bağırarak yanına geldi, çok sinirliydi. "Can, sen ne yapmaya çalışıyorsun?" Can panikledi; acaba güçlerini mi fark etmişti? Korkuyla: "Nasıl yani?" dedi.
Burak: "Konuşuyoruz ama ne dediğinin farkında değilsin. Okuldan erken çıkıyorsun, telefonları açmıyorsun ve bu notlar kafanın yerinde olmadığını kanıtlıyor! Cidden iyi misin?"
Can: "Haklısın, bu aralar kafamı veremiyorum ama söz, her şey yoluna girecek."
Burak: "Geçen hafta da söz vermiştin. Bu sefer inanmalı mıyım?"
Can: "Bu sefer sözüm söz. Ama bugün hariç, çok önemli bir işim var, gitmeliyim!" dedi ve hızla uzaklaştı.
Can eve vardığında Lara konuştu: "Can, iki konu var. Birincisi; Burak bugün de aradı ama kısa sürdü."
Can: "Şaşırmadım, bugün beni okulda yakaladı. Özür dilemeliyim."
Lara: "İkinci konu... Aylar önceki siparişlerin geldi."
Can: "Neredeler?"
Mira o naif sesiyle: "Aşağıya, yeni kurduğun laboratuvara götürmüştüm. Yanlış mı yaptım?"
Can gülümsedi: "Hayır, tam tersine teşekkür ederim."
Can hemen gizli laboratuvarına indi. Burayı sadece kendisi biliyordu; giriş şifresi 2-8-1-7 idi ve ayrıca parmak izi, göz taraması ve ses kontrolü gerekiyordu. Kutuyu açtı; içinde saat için gerekli eksik parçalar vardı. Lara’yı sisteme bağladı ve hatasız bir şekilde saati tamamladı. GPS ve radarları kontrol etti; her şey yeşil yanıyordu. Lara’yı da saate entegre etti. Saatin kordonu, Can’ın duygularına göre renk değiştiriyordu. Önce kan kırmızısı oldu ama dikkat çekmemesi için onu siyaha ayarladı. Artık her şeyi bileğindeki bu saatten kontrol edebiliyordu.
Tek bir şey kalmıştı: Kostüm. Malzemesi, rengi, pelerini... Bunları sonraya bıraktı. Tam Burak’ı arayacakken önce Burak aradı ama telefon hemen kapandı. Can geri aradı, Burak panikle "Can..." dedi ve telefon yine kapandı. Can endişeyle Burak’ın evine gitmeye karar verdi.
BURAK’IN EVİNİN ÖNÜNDE:
Can, Burak’ın odasının camına taş attı ama cevap yoktu. Telefonu tekrar aradı; ses çok yakından geliyordu. Çöp konteynerine yaklaştı ve içine baktı: Burak’ın telefonu oradaydı ama kendisi yoktu! Can yedek anahtarla eve girdi; evde kimse yoktu, ne babası ne de başkası. Üst kata çıktı, her şey yerli yerindeydi ama Burak yoktu. Neden telefonu çöpe atsındı? O panikli ses neydi?
Hemen saatine konuştu: "Lara, hemen bana Burak’ın konumunu göster!"
Lara 2-3 saniye sonra: "Buldum. Konumu saate yönlendirdim." dedi.
Konum tanıdıktı: Malikanenin olduğu yer. Neden Burak’ı almışlardı? Can hiçbir güvencesi olmadan, sadece en yakın dostunu kurtarmak amacıyla yola çıktı. Kim olursa olsunlar, Burak'ı onlara bırakmaya niyeti yoktu.
(DEVAM EDECEK)