İçeriğe geç

EKİP

Bölüm 10 · 15 dk okuma

EKİP

Bölüm 10

10. BÖLÜM ~ AFFETMEK

Çarşamba sabah saat 06.30 civarı, yeni laboratuvarda:

​"Can sabahtan beri uyumadın, yarım saat sonra da okul alarmın çalacak. Bence git dinlen, yemek ye," dedi Lara, Can’a yalvarır bir şekilde. Ama Can, Burak’ın küslüğünü kafasından atmak için laboratuvardan dışarı çıkmıyordu. Sorsanız Can’a "Unutuyor musun?" diye, size "Hayır" cevabını vereceğine eminim.

​"Nasıl affettirebilirim kendimi, nasıl?" diyordu Can, eskiden yarım kalan küçük aletlerini tamir etmeye devam ederken. O sırada Miray elinde kahve bardağıyla gelip, "Can, kahven hazır," demişti. Ama Lara ona karşı, "Miray, o kahveyi götürebilir misin?" demişti. Can ise kafasını aletten kaldırıp, "Hayır Miray, kahveyi bana getir," dedi. Lara tekrar ekledi: "Can, bu Miray’ın getirdiği 28. fincan kahve! Can, ben senin sağlığından sorumluyum. Bir fincan kahvede 85 mg kafein var; 28 fincan içtiğini düşünürsek 1020 mg kafein yapıyor ve bu kafein bünyene zarar. Lütfen o kahveyi bitirmeden bırak; yoksa huzursuzluk, anksiyete, ruhsal çökkünlük, sinirlilik hali ve uyku bozuklukları gibi ruhsal sorunlar yaşayabilirsin."

​Can, Lara’yı pek sallamayarak, kahve bardağını kafasına dikerken; "Bir şey olmaz, sadece uyanık kalmalıyım o kadar," demişti. Lara, "Can, bence sen git ve üstünü giyin; sonuçta okul var ve sen ne kahvaltı yaptın ne de üstünü giyindin," dedi. Can da Lara’ya, "Haklısın, saat 06.45. Kahvaltımı yapıp okula gitsem iyi olur ama ben kendimi Burak’a nasıl affettireceğim?" dedi. Fincandaki son yudumu da içti ve yukarı kata çıkıp Miray’ın hazırlamış olduğu kahvaltı sofrasına oturdu. Kahvaltıyı yapar yapmaz odasına çıkıp üstünü değiştirdi, çantasını sırtına aldı, ayakkabılarını giyip okulun yolunu tuttu.

​Can okula varmıştı. Okul kapısından girer girmez telefonu çaldı; arayan Hakan’dı. Can şaşırmıştı. "Bu saatte neden aramıştı ki? Demek ki önemli bir şey olmuştu," diyerek telefonu açtı: "Buyur Hakan, bir şey mi olmuştu?" Hakan direkt normal bir sesle konuştu: "Can, şu an neredesin?" Can ise, "Okuldayım, ne oldu ki?" diye cevap verdi. Hakan, "Can, hemen attığım konuma gel, bekliyoruz," dedi ve kapattı.

​O sırada Can, okuldan izin kâğıdı alabilir miyim diye düşünüyordu ama bunu düşünecek vakti yoktu; Hakan "hemen gel" demişti. Tam Hakan’ın attığı konuma bakarken biri konuştu: "Demek yine erkenden gidiyorsunuz. Ne güzel... Yine bırakın bizi Can Bey," demişti. Bunu diyen kişi Burak’tı. Can şaşkın bir şekilde baktı ve ne yapacağını şaşırdı. Hakanların yanına gidip onlara yardım etmeliydi; bu durum Burak’la küs olmasından daha önemliydi. Can, Burak’a bakıp konuştu: "Üzgünüm, çok üzgünüm ama gitmem gerekiyor. Gerçekten çok üzgünüm, gerçekten!" demişti ve oflaya puflaya koşarak okulun avlusundan geri çıkmıştı. Burak, Can’ın arkasından bakıp kendi kendine söylendi: "Seni affetmek istiyorum ama bu yaptıkların..." demişti ve devamını getirmemişti.

​Can o kadar hızlı bir şekilde evine varmıştı ki; sadece 5 dakikada evine varmış, 5 dakikada malikaneye ulaşmıştı. Hakan’ın attığı konum malikanede değildi; sadece kostümünü almak için oraya gitmişti. Hemen kostümünü alıp giyinmiş ve Hakan’ın attığı konuma gitmişti. Konum ıssız bir yerdi, kimse yoktu; sadece Sanem, Atilla ve Hakan vardı. Yerlerde siyah giyimli adamlar ve Can’ın önceden gördüğü Payeler vardı. Hepsi karşılarında bir şeyle konuşuyordu. Can biraz daha ilerleyip karşılarındaki şeyin bir nesne değil, bir kişi olduğunu gördü; o kişi 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğuydu.

​"Ne oluyor be burada?"

​Atilla, Sanem ve Hakan’ın yanında:

​"...Bak çocuk, bize güven, biz sana zarar vermeyeceğiz," demişti Hakan güven verir bir sesle. Çocuk ise, "Az önce öyle demiyordunuz ama," dedi. Hakan şaşırarak, "Ben öyle bir şey demedim hiç," dedi. Çocuk ise Atilla’yı gösterip, "Sen değil, o," dedi. Hakan, Atilla’ya göz devirdi. O sırada Atilla ellerini canavar gibi iki yana açıp konuştu: "Evet, ben kötüyüm! Senin güçlerini alıp sonra da yiyeceğim!"

​Sanem çocuğun korktuğunu görüp dişlerinin arasından, "Fazlalaşma, sussan mı acaba?" diye seslendi. Atilla ellerini geri çekip, "Ne var be, altı üstü eğleniyorum şurada," dedi ve Sanem’e ters ters baktı. Sonra gözlerini kaçırıp önüne döndü. Hakan konuştu: "O abin sana şaka yaptı, o asla birine zarar vermez." Atilla, "Kesinlikle yalan!" dediği anda Hakan ve Sanem aynı anda Atilla’nın kod adının kısaltmasıyla, "FAZ!" diye bağırdı. Atilla’nın gözleri bir anda açıldı ve onlar kadar sesli bir şekilde, "NE VAR LAN!" diye bağırdı.

​Çocuk daha çok korkup yavaş yavaş gerilemeye başladı. Tabii Atilla, Sanem ve Hakan çocuğun kaçtığını görmediler. O sırada Can saklandığı yerden gelip çocuğun arkasında durdu. Çocuk iki adım daha geri atınca Can’a çarptı ve kafasını kaldırıp baktı. Can çocuğa göre çok uzundu.

​"Naber ufaklık?" dedi Can. Atilla, Hakan ve Sanem bu sözü duyup çocuğa baktılar. Can çocuğa doğru eğilip onunla aynı hizaya geldi: "Senin adın ne?" Çocuk ilk başta çekindi. Can, sesini üzgün gibi çıkararak, "Ama ismini söylemezsen ben çok üzülürüm," dedi. Çocuk çekingen bir sesle, "Tamam, ama kulağına söyleyeceğim," dedi. Çocuk fısıldadı: "Adım Arden."

​Can, "Ooo ismin çok güzel, anlamını biliyor musun?" diye sordu. Çocuk "Hayır" anlamında kafasını salladı. Can kolundaki saati açtı: "Lara, Arden isminin anlamını söyleyebilir misin?" Lara cevap verdi: "Arden isminin anlamı; sabırsız, istekli, parlak, parlayan, ışıl ışıl. Kökeni İngilizcedir ve Shakespeare’in eserlerinde geçen bir yer isminden gelmektedir." Can, çocuğa döndü: "Gördün mü? İsminin anlamı gerçekten de güzel."

​Çocuk saate şaşırıp, "Saatin çok güzel," dedi. Can gülümseyip teşekkür etti. Çocuk artık utangaç değildi: "Peki senin adın ne kırmızı abi?" Can hafifçe gülümseyip, "Biliyorsun ki biz kahramanlar gizli kimliğimizi saklamalıyız ama kahraman adımı soracaksan adım Red," dedi. Çocuk sevinerek, "Biliyorum biliyorum, İngilizcede kırmızı renk demek değil mi?" dedi. Can kafa salladı. Çocuk durup, "Neden kırmızı koydun peki adını?" diye sordu. Can şaşırarak, "Aslında ismi tam olarak ben koydum sayılmaz," dedi. Çocuk, "Üstün kırmızı, aynı bayraktaki gibi! Ayrıca çocuklarla aran iyi, bizi de koruyorsun. Bayrağın kırmızısını üzerinde çok iyi taşıyorsun abi. Bence Türk kırmızısı gibi taşı, ondan adın Red olsun," dedi. Can daha içten bir şekilde gülümseyip, "Tamam, öyle olsun," dedi ve ayağa kalktı.

​Hakan kollarını bağlayıp konuştu: "Bakıyorum çocuklarla aranız gayet iyi Red Bey." Can, "İdare eder," dedi. Sanem, "Red, sen bizi nasıl buldun?" diye sorunca Can şaşırdı: "Nasıl yani? Şey, beni Filint aradı ve çağırdı." Sanem, Hakan’a sinirli bir şekilde bakıp dişlerinin arasından, "Filint, Red’i sen mi aradın?" dedi. Hakan, "Şey ben... Bak Akım, şöyle oldu..." derken Can etraftaki cesetleri görüp konuştu: "Bu insan cesetleri de nereden geldi?"

​Sanem ve Hakan’ın gözleri açıldı. Sanem panikle, "Şey ya onlar illüzyon... İllüzyon tabi! Aslında bunlar insan gibi duran Payeler," dedi. Ama küçük çocuk, "Hayır yalan söylüyorsun! Onlar insan, hatta onları siz öldürdünüz! Siyahlar normal insandı ama diğerleri dev gibi kahverengi yaratıklardı ve hepsini siz öldürdünüz," dedi. Sanem yapmacık bir gülümsemeyle, "Ablacım niye yalan söylüyorsun, onlar illüzyon değil mi?" dedi. Çocuk, "Hayır, ben doğruyu söylüyorum," diye diretti.

​Can sinirlenip, "Akım, küçücük çocuk neden yalan söylesin? Burada neler olduğunu biriniz açıklasın hemen!" dedi. Hakan konuştu: "Şey, aslında çocuk haklı. Bunlar illüzyon değil. Biz buraya geldiğimizde siyah giyimliler insanları öldürmüştü, biz de onları öldürdük." Çocuk yine araya girdi: "Diğerlerini de siz öldürdünüz!" Hakan, "Kardeşim niye böyle yapıyorsun, biz öldürmedik," dese de çocuk "Hayır siz öldürdünüz" diyordu.

​O sırada Atilla kıkırdamaya başladı. Sanem ve Hakan ona sert bir bakış attı. Can sinirini saklayamayıp, "Ne gülüyorsun, bildiğin ne varsa söyle!" dedi. Atilla önce onlara, sonra Can’a döndü: "Siz yalan söylemeye uğraşırken küçücük çocuk bütün yalanınızı ortaya serdi. Velet, seni hiç sevmiyorum ama bunu öğrenmen lazım; Payeler aslında insan ve onları eskiye döndürmenin hiçbir yolu yok. Onlar artık insan değil, onlar Paye! Payeler canavardır; onları öldürmezsen onlar seni öldürür. Ya da daha kötüsü acırsın ve o acıdığın canavar gidip masum birini öldürür. O yüzden acıma, gerek yok," dedi.

​Atilla o kadar sert bir sesle konuşuyordu ki, çocuk Can’ın bacağının arkasına saklandı. Atilla çocuğa bakıp sessizce "hır" dedi ve yarım ağız güldü. Can ciddi bir şekilde sordu: "Bunlar gerçekten doğru mu?" Atilla gözlerini devirdi: "Evet aptal, doğru." O sırada Sanem’in kulaklığına Kemal Amca’nın sesi geldi: "Sanem, çocuğu da alıp gelin. Bu olanları Can’a ben anlatacağım." Sanem kafasını salladı ve Atilla’yı susturdu: "Red, bunu burada konuşmayalım. Çocuğu da ver, gidip malikanede konuşalım."

​Çocuk Can’ın bacağına daha çok yapışınca Can, "Hayır, çocuğu size vermeyeceğim! Malikaneye gitmeyeceğiz, bütün konuları burada konuşacağız," dedi. Hakan, "Bak Can, açık alandayız ve herkes bizi görebilir, lütfen bizi dinle," dedi. Can, "Bu benim umurumda bile değil! Bu insanları öldürürken kimse sizi görmedi mi sanki?" diye çıkıştı. Atilla dişlerini sıktı: "Velet benim sinirimi bozma! Sana gel dediysek geleceksin!" Can bunu umursamadı: "Tabi ya, çocuğu size öylece vereceğim ve her şey yoluna mı girecek? Yok öyle dünya! Hem çocuğu size verdiğimde onu öldürmeyeceğinizi nereden bileceğim?"

​Çocuk korkudan Can’ın bacağını sıkıyordu. Sanem sinirle, "Red saçmalama istersen!" dedi. Hakan araya espriyle girdi: "Saç malanmaz taranır." Sanem, "FİLİNT!" diye bağırdı ve sakinleşmeye çalışarak ekledi: "Bak Red, biz gerekmediği sürece kimseye zarar vermiyoruz..." Can lafını kesti: "Tabi canım! Zaten Burak’ı siz kaçırmadınız, beni bilmediğim bir sınava sokup benimle dövüşmediniz, değil mi?" Can elini kaldırıp başparmağıyla onları işaret etti: "Sakın ama sakın çocuğa yaklaşmayı bile düşünmüyorsunuz, anladınız mı? Şimdi geri basın!"

​Sanem yaklaşmak isteyince Can engelledi. O sırada çocuk panikledi ve gürültünün de etkisiyle bir anda mavimsi bir ışık saçmaya başladı. Bu ışık hüzmesi Can’ı da kapladı. Can dengesini kaybetti, baş dönmesi geçmedi. Can, bacağına sarılmış olan çocuğun korktuğunu gördü ve bilincini kaybetmeden önce "Korkma," diyerek yere yüzüstü düştü.

​Okulda 4. teneffüs, okul bahçesinde Burak ve Derin:

​Burak, Can’ın gidişinden dolayı dertliydi. Küstüler ama insan özür dilemeye çalışırdı. Burak, Can bir kez niyetlense onu zaten affedecekti. Burak avluda düşüncelere dalmışken Derin seslendi: "Hey, Burak ne yapıyorsun?"

​Burak düz bir sesle, "Sen miydin?" dedi. Derin neşeli bir şekilde, "Eee Burak, Karadeniz’de gemilerin mi battı?" diye sordu. Burak, "Ne?" deyince Derin ekledi: "Yani dikkatini çekmek istedim, yüzün düşük ya ondan." Burak hafifçe gülümseyip, "Anladım. Sormaya devam edeceksin değil mi?" dedi. Derin kafasını sallayınca Burak anlattı: "Can’la küstük."

​Derin, "Sadede gel," dedi. Burak, "Mesele sadece küsmemiz değil Derin; yüzüme bakıp bir kere bile özür dilemeye tenezzül etmemesi," dedi. Derin, "Biz de bazen Kumsal’la birbirimizi göremiyoruz ama küsmüyoruz. Birbirimizi ararız, müsait değilsek sonra döneriz. Kusura bakma Burak ama burada sen çok çocuksu davranmışsın," dedi.

​Burak iç çekti: "Bak Derin, biz Can’la küçüklükten beri kardeş gibi büyüdük. Ben ona zaten küsemem, o olay işin bahanesi. Bir kere gelip ağzının ucuyla özür dilese kabul ederim ama o bunu bile yapmadı. Sanırım çocukluğu ben yaptım, gidip özür dilemesi gereken de benim. Bugün okul çıkışı gidip ondan özür dilerim," dedi. Derin gülümsedi ve elini omzuna koydu: "Hadi kalkalım, birazdan zil çalar..." Zil çaldı, ikisi birbirine bakıp güldüler ve okula doğru yürümeye başladılar.

MALİKANEDE:

"Uyanınca ne demeyi düşünüyoruz?" dedi Sanem düşünceli bir şekilde. Atilla ise ciddiyetini bozmadan, "Benim orada söylediklerimin hepsi geçerli," dedi ve Sanem’e bakıp sesini biraz yumuşatmaya çalışarak ekledi: "Ben yine aynı şeyleri söylerim, sen kafana takma." Ardından önüne geri döndü. Sanem, Atilla’nın bu sözüyle rahatlamış olsa da gözünü hâlâ ondan çekememişti.

​Sanem Atilla’yı seviyordu, Atilla da Sanem’i... Ama Atilla bunu pek göstermeyi sevmiyordu; sevmeyi bir zayıflık olarak görürdü ve zayıflıkların gösterilmesini hiç sevmezdi. Ama Sanem’i sevmesi bu kuralı hiçe saymaktı ve bu kuralı onun için seve seve çiğnerdi. Odundu, yontulmaya ihtiyacı vardı ama sevdiğine, sevdiğinden fazla değer verirdi. Belki bu yetiştiği aileden kaynaklıydı ama sert kişiliğinin altındaki o yumuşak adamı, ne kadar az olsa da sevdiğine gösterirdi.

​Atilla, Sanem’in kendisine baktığını fark etmişti. Kafasını Sanem’e doğru çevirdiğinde bu tahmininin doğru çıkmış olduğunu gördü; Sanem gülümsüyordu, gülümserken gözlerinin içi bile parlıyordu. Atilla’nın istemsizce dudağının kenarı yukarı kıvrılmaya başlamıştı. Atilla bunu fark eder etmez hemen yanağını ısırmış ve gülmesini durdurup önüne dönmüştü. Tam tekrar Sanem’a bakacağı anda Hakan, elini havaya kaldırmış mutlu bir sesle ve enerjik bir şekilde bağırarak içeri girdi:

​"Gençler hemen buraya bakın, çok önemli bir duyurum var! Bizim şu çocuk, yani Arden’in gücü kısa bir zaman aralığını silmekmiş. Yani 1, 2, 5, 10 dakika gibi... Ama bir saat, bir buçuk saat gibi aralıkları silemiyormuş, küçük olduğu için bünyesi kaldırmıyormuş. Yani sıkıntı yapmayın; Can orada olup biten hiçbir şeyi hatırlamıyor."

​Atilla yapmacık bir gülümsemeyle konuştu: "Ne kadar güzel, ne kadar güzel... Yani benim orada söylediğim hiçbir şeyi hatırlamıyor, öyle mi?"

Hakan: "Evet ve bence hatırlamaması daha iyi, değil mi?"

Atilla: "Kesinlikle hatırlamamasına çok mutlu oldum zaten!" Bunları der demez gözünü devirip yüzündeki yapmacık gülümsemeyi sildi ve önüne döndü. Ardından Sanem konuştu: "Peki ya çocuk? O şu an nerede?"

Hakan: "Sıkıntı yapma, Kemal Amca’nın yanında. Sanırım birbirlerini çok sevdiler."

Ardından hepsi Can’ın uyanmasını beklemeye başladılar.

​KEMAL AMCA’NIN YANINDA:

​"Peki Arden, senin anne ve baban nerede?" dedi Kemal Amca. Arden elleriyle ve ayaklarıyla oynuyordu; utanarak ve çekinerek konuşuyordu. Konuşmayı yeni öğrendiği belliydi; bazen "r"leri bastırıyor ya da harfleri yuvarlayarak konuşuyordu ama çok zekiydi.

​"Benim ailem..." deyip duruyordu, devam etmiyordu. Doğru kelimeleri mi arıyor yoksa söylemeye dili mi varmıyor anlaşılmıyordu. Kemal Amca, çocuğun anlatmasını kolaylaştırmak için boyuna eğilip sordu: "Ailene kötü bir şey mi oldu Arden?"

Çocuk kafasını "hayır" anlamında salladı. Kemal Amca tekrar sordu: "Peki ailenin nerede olduğunu biliyor musun?" Çocuk yine "hayır" dedi. Kemal Amca bir soru daha sordu: "Peki bir ailen var mı?" Çocuk buna da "hayır" anlamında kafa salladı.

​Kemal Amca şaşırarak konuştu: "Ama Arden, bana ailene ne olduğunu söylemezsen sana yardım edemem." Arden sessizce kendi içine doğru konuştu: "Ailem... Benim ailem... Yok."

Kemal Amca şaşırıp "Nasıl yok?" dedi. Çocuk durup durup aynı şeyleri tekrarlamaya başladı: "Ailem yok... Ailem yok... Ailem yok..."

​Kemal Amca çocuğu sakinleştirmek adına, "Arden tamam, sakin. Hadi onu unutalım; şimdi sen bize gücünün ne olduğunu söyle olur mu?" dedi. Çocuk kafasını yere gömerek konuştu: "Kimse hatırlamıyor... Kimse beni hatırlamıyor."

Kemal Amca, "Yani sen herkesin hafızasını siliyorsun, öyle mi? Sadece sana dokunanların değil mi?" dedi. Çocuk olumlu manada kafa salladı. Kemal Amca çocuğa sordu: "O yerde abinin hafızasını sildin, doğru mu?" Arden utanarak kafasını salladı.

​Kemal Amca ekledi: "Şimdi bana bir söz vermeni istiyorum; orada olan ve biten hiçbir şeyi o abiye söyleme, tamam mı?"

Çocuk, "Söz," dedi. Kemal Amca ayağa kalkıp, "Hadi şimdi onun yanına gidelim," dedi ve çocuğun elini tutarak aşağıya Can’ın yanına yürüdüler.

​CAN’IN YANINDA:

​"Uyanıyor sanırım," dedi Sanem. Can iki homurdanıp gözünü açmıştı: "Neredeyim ya ben?"

Sanem sinirlenip konuştu: "Uyanır uyanmaz ilk cümlen gerçekten 'Neredeyim ben' mi oldu?" diyerek Can’ın koluna bir tane vurdu. Can hemen ayağa kalkıp kolunu tuttu: "Ne vuruyorsun be, elin zaten ağır! Hem uykudan yeni kalkmış birine neden vuruyorsun ki?"

​Sanem yine sinirli bir şekilde, "Hatırlamıyor olabilirsin ama bugün sabah buraya gelip tam da burada uyuyakalmışsın," dedi. Can etrafına bakıp, "Ee, burası benim odam değil," dedi. Sanem bu sefer de Can’ın kafasına vurdu. Can diğer koluyla kafasını tutup, "Neden vurup duruyorsun bana be!" dedi.

Sanem: "Aklın yerine gelsin diye!"

Can: "Bu bir rüya mı?"

Sanem Can’ın sırtına bir tane daha yapıştırdı: "Eğer rüya olsaydı bunu hissetmezdin!"

Can: "Vurma artık, her yerim morardı sayende! Ee, bu bir rüya değilse, ben sabah laboratuvardaydım, ne ara buraya geldim ki?"

​Bu sefer konuşan Hakan oldu: "Can, sen neredeydin ve ne yapıyordun bilmiyorum ama ben seni aradım, sen de gelip buraya yattın, sonra da uyuyakaldın işte."

Sanem, Can’ın kafasına bir tane daha yapıştırdı. Can: "Bu sefer ne oldu da vurdun?"

Sanem gülümseyip omzunu silkti: "Hiç, bir nedeni yoktu. Sadece canım istediği için vurdum."

​O sırada Kemal Amca, Arden ile geldi: "Demek uyandın Can, umarım iyi uyumuşsundur."

Can, Sanem’e bakıp imalı bir ses tonuyla, "Kesinlikle iyi uyudum," dedi.

Kemal Amca: "Güzel. O zaman seni yeni minik üyemizle tanıştırayım; adı Arden. Dokunduğu kişinin kısa zaman aralığındaki hatıralarını siliyor. Tehlikeli bir güç ama çok önemli bir yetenek."

​Can ayağa kalkıp çocuğun boyuna eğildi: "Naber ufaklık, senin adın ne?"

Çocuğun birden gözü dolmuştu ve Can’a sarıldı. Can havada kalan kollarını çocuğa sardı. Çocuk ayrılınca ekledi: "Benim adım Arden. Anlamı; sabırsız, istekli, parlak, parlayan, ışıl ışıl demek."

Can: "Vay, isminin anlamı çok güzel!"

Çocuğun yine gözleri dolmuştu. Can bu sefer aldırış etmeyerek konuştu: "Benim adım da Can, memnun oldum."

Çocuk gözyaşlarını silip, "Kırmızı abi," dedi. Hakan hemen lafa girdi: "Evet Can, ben de seni bu çocukla tanıştırmak için çağırmıştım."

​Can birden fırladı: "Çok iyi, güzel de şu an okulun bitmesine bir ders kalmış! Beni neden bu kadar uzun saat uyuttunuz ki? Benim gidip Burak’ı bulmam gerekiyor, ondan özür dilemem lazım. Herkese görüşürüz!" dedi ve koşarak malikaneden çıktı. Hakan, Can çıkar çıkmaz, "İşe yaradığına inanamıyorum," dedi. Sanem ekledi: "Kemal Abi yaparsa olmaz mı?" Hakan, Sanem’e bakıp, "Sen çok aşırıya kaçtın Sanem, bir an Can anlayacak sandım," dedi. Sanem de "Anlamazdı merak etme," diye cevap verdi.

​KEMAL AMCA’NIN PLANI (GERİYE DÖNÜŞ):

​"Beni iyi dinle Hakan ve aşağıya indiğinde onlara da bu planı anlat," dedi Kemal Amca. "Aşağıya iner inmez Can’ın hafızasının silindiğini ve hiçbir şey hatırlamadığını söyle. Ardından sen ya da Atilla, Can’ın kostümünü üzerinden çıkarın ve odasına geri asın. Can uyandığında ise senin onu aradığını, Can’ın buraya gelip uyuyakaldığını söyleyeceksiniz. Özellikle bunu Atilla’ya söyle, tamam mı?" Plan tam da istediği gibi sonuçlanmıştı.

​CAN’IN EVİ:

Can yol boyunca kendi kendine konuştu; yine özür dileyememişti ve bu onu çok sinirlendiriyordu. İçeri girdiğinde Lara, "Sesli bir mesajın var Can, hem de Burak’tan," dedi. Can, Burak’ın bağırıp çağırdığı bir mesaj bekliyordu: "Bugün çok yorgunum, ses kaydını odamda dinleyeceğim."

​Odasına çıkınca boy aynasının (ki bu aynı zamanda dokunmatik bir ekrandı) karşısına oturdu. Sesli mesajı açtı:

"Aaa Can naber? Bugün hava çok iyi değil mi... Tam dışarı çıkmalık bir hava. Kuşlar, böcekler... Gerçi böcekleri pek sevmem ama neyse. Aslında ben sana şey demek için... Yani... Off, çok zormuş gerçekten! Can, aslında ben senden özür dilemek için bunu kaydetmek istedim ama pek başaramadım gibi. Neyse, yarın okulda görüşürüz dostum. Kendine iyi bak, arayı açma."

​Can çok sevinmişti. Tam o sırada bir bildirim daha geldi; aylar önce çekilmiş görüntülü bir mesajdı bu, ailesindendi. Hemen oynattı. Ekranda annesi belirdi:

​"Sevgili oğlum, biliyorsun ki seni hiç bırakmak istemeyiz. Babanın ve benim işimiz için Paris’e gitmemiz şart. Aslında baban bu videoyu çekmemi hiç istemedi, 'İki hafta durup geleceğiz' dedi ama bu anne yüreği işte... Sen okuldayken bile seni özlüyorum. Baban kart bırakmaya gerek yok dedi ama ben kendi kartımı sana bırakıyorum. İstediğin gibi harca ama babana söyleme, aramızda sır kalsın."

​O sırada babası Kayra da kadraja girdi: "Ooo oğlum ne kadar büyümüşsün!"

Annesi Selin lafını kesti: "Kayra, bu bir video kaydı, oğlumuzu şu an göremezsin!"

Can burukça gülümsedi. Babası, "Biliyorum tabii ki, şaka yaptım Selin. Hem büyüse bile o benim küçük oğlum," dedi. Bir süre tatlı tatlı atıştılar. Sonra babası ekledi: "Oğlum keşke gelebilseydin, Öz ailesinin senin yaşlarında bir kızı varmış, görüşürdünüz." Annesi düzeltti: "Hayır Kayra, Tatlım Hanım aramıştı, onlar da çocuklarını getirmiyorlarmış. Neyse oğlum, kendine iyi bak ve sakın belalara bulaşma!"

​Video kapandı. "Görüşürüz anne ve baba," dedi Can kısık bir sesle. Onları çok özlemişti. Yatağına uzandı, telefonla önce annesini sonra babasını aradı ama telefonları kapalıydı. Belki rüyasında onlarla konuşurum umuduyla gözlerini kapattı.

​HABERLER:

​"Son dakika haberiyle sizlerleyiz! Birçok insan gece kırmızı bir süper kahraman tarafından kurtarıldığını söylüyor. Bu kişinin 'Red' olduğu düşünülüyor ama insanlar onun bir erkek değil, bir kadın olduğunu ısrarla belirtiyorlar. Halk arasında ona 'Red Woman' denmeye başladı. Umarım bir gün karşımıza çıkar... Olaylara sonsuz açıdan bakan Sonsuz TV haberleri sona ermiştir, hoşçakalın!"

(DEVAM EDECEK)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.