BURAK'IN ANLATIMI:
OF YİNE Mİ TARİH!!!!! DÜNYANIN EN SAÇMA DERSİ OLABİLİR. ABİ ÖLMÜŞ İNSANLARIN ARKASINDAN NİYE KONUŞUYORUZ YA? BABAANNEM DUYSA GÜNAH DERDİ VALLAHİ. ZATEN HOCA DA BİR GARİP, O DA TARİH OLMUŞ GİBİ. ADI BİLE GARİP: VAHAP TAMİNİ. YAŞ 99 AMA GERÇEK YAŞI 59'MUŞ. YALAN BENCE, 99'DAN DA YAŞLI. FATİH SULTAN MEHMET'İ BİLE GÖRMÜŞ OLABİLİR.
"... Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin en çok toprak kaybettiği antlaşmalardandır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti taarruzdan savunmaya geçmiştir. Osmanlı Devleti bu antlaşmadan sonra 'konjonktürel ittifaklar' dönemine girmiştir. Bu dönem..."
Sıkıldım. Ben sıkıldıysam herkes sıkılmalıydı. Defterimin kenarından biraz kâğıt koparıp top yapıp Can'ın kafasına attım. Arkasını dönüp "Ne var?" gibisinden bana baktı. "Dostum sen de sıkılmadın mı?" dedim. Can "Hayır" gibisinden kafasını salladı ve kısık bir sesle "Hayır," dedi.
Sıkılmasını beklemiyordum zaten; herkes ben değil, öyle değil mi? Dakikaları sayarken zaman geçmiyordu. "Keşke zil çalsın," derken bir anda bir mucize oldu ve zil çaldı. Direkt ayağa fırladım ve ilk ayağa kalkmış kişi olarak göze batmış olduğumu fark edip aynı hızla yerime oturdum. Hocanın sınıfı terk etmesini bekledim. Hoca çıkar çıkmaz Can bana dönüp "Ne oluyor sana?" der gibi baktı. Bense "Hadi artık dışarıya çıkalım, yeminle ölüm kokmaya başladı burada artık. YETER!" dedim. Can, "Tamam hadi çıkıp hava alalım," dedi, ayağa kalktı ve dışarıya çıktık.
BAHÇEDEN:
Dışarıda kavurucu yaz güneşinin altında herkes bir yerde durmuş; ya gölgede duran bankta oturuyor ya da güneşi aldırmadan öylece ayakta durmuş sohbet ediyorlardı. Can ve Burak okulun avlusunda gezerken Burak'ın Derin'i görüp ona el sallamasıyla Burak, Can'dan ayrılıp Derin'in yanına gitti. Can aldırış etmeyerek havanın ve güneşin tadını çıkarmak istiyordu. Sonuçta üç ay boyunca dört duvar arasında uyumuştu; o güneşin ve havanın tadını çıkaracaktı ama kaderin başka planları vardı.
Can olduğu yerde durup derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Tam o sırada okulun dışından bir kadın çığlık sesi geldi. Avludaki bütün öğrenciler sesin geldiği yere doğru döndü. Okulun demir parmaklıklı kapısından dışarısı görünüyordu. Parmaklıklar o kadar uzundu ki ortalama bir kişiden üst üste iki tane koysanız demir parmaklıklı kapının boyuna anca yetişirdi. Gerçi atlamaya ne gerek vardı ki, herkesin parmak izi giriyordu. Okulun öğrencilere özel çıkarttığı kimlikler bile vardı; üstelik bu kimliklerle sadece okula giriş çıkış değil, okulun bütün aktivitelerine girebiliyordun sonuçta.
O sırada okulun avlusundan biri parmaklıklardan zıplayıp dışarı atladı. Dışarı atlayan Hakan'dı. Avluda bulunan bütün öğrenciler bir anda kapıya doğru yürüdü. Güvenlik her ne kadar öğrencileri tutmaya çalışsa da o kadar öğrenciyi aynı anda tutamıyordu. Dışarıda bulunan nöbetçi öğretmen kapıya giden daha fazla öğrenci olmasın diye öğrencileri kapıdan uzak tutmaya çalışıyordu. Dışarıdan pek ses gelmeyince herkes durdu ve derin bir sessizlik oldu. Ardından biri "BAKIN!" diye bağırdı. Tabii biz, önlerinde oluşan kocaman insan barikatından hiçbir şey göremeyenler, "Ne oluyor?" der gibi bakıyorduk. Sonra güvenliğin olduğu kapıdan 12. sınıflardan olan Hakan çıktı. O sırada herkes koşarak yanına giderken kalın bir erkek sesi "HAKAN ŞAHİN!" diye bağırdı. Okulun kapısında duran kişiye baktık; bu müdürdü. Herkes ona baktığında Hakan'ın önünden çekilip yol açtılar. Müdür ekledi: "Hemen odama geliyorsun."
Müdür arkasını dönüp okula girdi. Hakan kalabalıktan sıyrılıp sakince müdürün arkasından okula girdi. O sırada Burak koşarak Can'ın yanına geldi:
"Sanırım disiplinlik oldu. Sonuçta okul zamanında dışarı çıktı. Hem bir insan okulun bitmesine bir dakika kalmışken neden dışarı çıkar? Hem de kapının üstünden atlayarak!" Can duraksadı ve Burak'a: "Bilmiyorum dostum ama Hakan kapıdan atlamadan hemen önce bir kadın çığlık atmıştı ve Hakan o çığlığı duyar duymaz kapının üstünden atladı. Yani kadına yardım amaçlı dışarı çıkmış da olabilir. Biz hocadan dolayı hiçbir şey görmedik, o anda her şey olmuş olabilir," dedi Can. Can cümlesini bitirdikten hemen sonra zil çalmıştı ve herkes içeri girdi.
40 dk sonra:
Zil çalmış ve ders bitmişti. Burak'la birlikte okuldan çıktık. Okula en yakın ev benimki olduğu için benim evime doğru yürüdük. Gerçi Burak'ın evi de benimkinin bir sokak arkasında.
Yolda yürürken son teneffüste olanlar gelmişti aklıma. Hakan sanırım son sınıftı. Bir insan son sınıfken neden disiplin almak ister ki ya da neden izinsiz dışarı çıkma cesaretini gösterir? Tamam, insanlar okuldan kaçarlar ama bunu herkes bakarken yapmak biraz cesaret işi. Ama en önemlisi, o kadar yüksek kapıdan nasıl atlayıp da çıkabildi?
Ben bunları düşünürken omzuma dokunan el ile irkildim ve elin sahibine baktım; bu Kaan'dı. Onun da evi bizim mahalledeydi, o yüzden bize yetişmiş ve bizimle yürümeye başlamıştı. Tabii ben bunu daha yeni görüyordum; o kadar odaklanıp düşünmüştüm ki ne Burak'ı ne de Kaan'ı duymamışım. Garip, genelde böyle şeyleri çabucak fark eden biriyimdir. Kaan'ın bana bir şey dediğini fark ettim ama ne dediğini duymuyordum, sadece ağzı kıpırdıyordu. Sonra yavaş yavaş sesi netleşmeye başladı:
"... misin Can?" Ona garip garip bakıp:
"Nee?" diyebildim ve o da cümlesini tekrarladı:
"İyi misin dedim Can? Ama görüyorum ki pek iyi değilsin. Senin hastane randevun ne zamandı?" dedi ve o anda aklıma bugün hastaneye gitmem gerektiği geldi. Doktor bir sonraki günün tarihi olarak randevuyu saat 6'ya vermişti ve saat şu an 5.30'du! Hemen eve doğru koşmaya başlamıştım. O sırada Kaan arkamdan bağırıp:
"NE OLUYOR CAN? NEREYE GİDİYORSUN?" demişti. Ben de koşarak onlara bağırdım:
"HASTANEYE GİTMEM GEREKİYOR VE YARIM SAATİM KALMIŞ! KUSURA BAKMAYIN!"
O kadar hızlı koşmuştum ki saate baktığımda 5.34'tü. Tamı tamına 4 dakikada varmıştım! Sanırım kendi rekorumu kırmıştım.
Eve girince direkt yukarı, odasına çıkmıştı. Hızlı ve koşarak eve daldığı için Lara direkt panikli bir ses tonuyla:
"Can, kalp atış hızın çok hızlanmış, umarım sağlığın yerindedir. İstersen seni bir kontrol etmek isterim," demişti. O sırada çantasını bir kenara fırlattı ve dolabı açtı. Üstüne hemen bir tişört, ince bir hırka ve altına pantolon aldı. Hemen üstünü değiştirdi ve aşağıya indi. Lara'ya:
"Merak etme bir şeyim yok. Yani umarım yoktur; sonuçta son kez doktora gidişim ve az kalsın bugünkü randevuyu unutuyordum. Ondan dolayı koşarak geldim, yoksa kalbimin hızlı atmasının başka bir nedeni yok. Sen rahat ol. Gerçi o nasıl olacak bilmiyorum, sen sonuçta bir yapay zekâsın öyle değil mi?" dedi. Lara alınan bir sesle:
"Benim yapay zekâ olmam hislerim olmadığı anlamına gelmiyor Can. Şu an sana çok kırıldım, bundan sonra seni uyandırmıyorum, kendi kendine kalkarsın!" Can şaşırarak:
"Nasıl yani Lara? Ben alınacağını bilmiyordum. Seni gerçek insan gibi kodladığımı bazen unutuyorum, üzgünüm." Lara'dan bir ses çıkmadı. Can: "Lara? Lara iyi misin? Bak ben gerçekten üzgünüm, lütfen ses ver." Lara sonunda ses vermişti: "Affedildin ama bir daha bana öyle deme, benim de hislerim var." Can gülümseyip: "Ah Lara, tabii ki demeyeceğim. Beni affettiğin için sağ ol ve tekrardan özür dilerim." Lara kıkırdamaya başladı. Can şaşkınca bakıp: "Ne oldu Lara, komik olan ne?" dedi. Lara da: "Eğer hızlı olmazsan doktor randevuna geç kalacaksın!" dedi.
Can saati kontrol etti; 5'i 45 geçiyordu. Can hemen ayakkabılıktan beyaz ayakkabısını aldı ve kapıyı sertçe kapatıp koşarak hastaneye varmalıydı. Sanki normal insanlar ona çok yavaş geliyordu. 5 dakikada meydana gelmişti ve arabaların durup ona yol vermesini bekliyordu. Arabalar durduğunda hemen koşmaya devam etti. İnsanlar o koştukça ona şaşkın bir şekilde bakıyordu. 10. dakikanın sonunda hastaneye gelmişti. Saate baktığında 1 dakika kaldığını gördü. Kendine şaşırarak baktı; genelde yürüyerek meydandan hastaneye gitmek 26 dakika sürüyordu ama Can 10 dakikada gelmişti. Yine de şaşırmamak gerekiyordu çünkü doktorunun kapısında adının yazdığını gördü ve hemen içeri girdi. Doktorunun adı Bülent'ti ama Can kapıyı hiç okumamıştı; kapıda Dr. KAYA yazıyordu.
DR. KAYA'NIN ODASINDA:
"Merhabalar Can Bey, ben yeni doktorunuz Dr. Kaya," dedi adam. Can şaşırarak:
"Ben doktorumun değişeceğinden haberim yoktu. Dr. Bülent bir yere mi gitmişti?" dedi. Dr. Kaya hemen ayağa kalkıp konuştu: "A evet, Doktor Bülent başka bir şehre taşınmak durumunda kaldı, onun yerine ben görevlendirildim," dedi ve Can'ı masanın önünde duran sandalyelerden birine oturttu. Dr. Kaya yerine geçerken konuşmaya devam etti: "Dr. Bülent son zamanlarda size bir şeyler söylemiş miydi?" dediğinde Can Dr. Kaya'ya dönüp: "Eğer bana sizin bakmanızı rica ettiyse ve ben de onun hastası olduğuma göre, neyim var ya da neyim yok bunu size söylemiş olması gerekmez mi?" dedi. Dr. Kaya: "Doğru söyledin ama maalesef onunla çok konuşamadık. Çok önemli işi olduğunu söyledi ve bir daha konuşamadık." Can da: "Hayır ama beni yanlış anlamayın; beni size emanet ettiyse eminim iyi bir doktorsunuz ama benim bilgilerimin o bilgisayarda olması lazım. O yüzden bunları bana sormanız biraz garip geldi bana," dedi.
Dr. Kaya masasına oturup sandalyesini çekti, ellerini birleştirip bilgisayarı gösterdi: "Maalesef bilgisayarda pek bilginiz yok, o yüzden size baştan bir sağlık taraması yapmamız gerekiyor." Liste şunları içeriyordu:
• Akciğer grafisi
• Solunum fonksiyonu testi
• GÖZ TARAMALARI: Göz tansiyonu, renk körlüğü, astigmat, göz dibi muayenesi.
• Tam kan sayımı ve ağır metal tayini (Kurşun, fenol, hippürik asit).
• BİYOKİMYASAL TESTLER: Karaciğer fonksiyonu, kan grubu.
• Elektrokardiyografi (EKG)
• Tetanos aşısı ve genel fizik muayene.
"Bunları bugün yaptırmamız gerekiyor. Ben size listeyi vereyim Can Bey, siz testleri yaptırın ve bana gelin. Hatta bütün sonuçları çıkar çıkmaz alın ve getirin. Şimdi gidebilirsiniz, sizin dışınızda bir sürü hastam var, görüşmek üzere," dedi ve Can'ı kapıdan çıkardı.
Can elindeki listeye kapıda bakarken birine çarptı. Kafasını kaldırdığında bunun Kumsal olduğunu gördü.
"Kumsal, pardon görmedim seni, üzgünüm," dedi. Kumsal da: "Biliyor musun, ben de tam küfür edecektim ama senmişsin. Sorun yok, etmedim ve ben de özür dilerim, ben de görmedim," dedi. Can gülümseyip: "Küfür etmediysen iyi bari," dedi. Kumsal: "Doktora mı gelmiştin?" dedi. Can kafa salladı: "Evet, bana bir sürü şey yapmamı söyledi. Ya sen? Sen de mi doktora geldin?" Kumsal: "Evet, Dr. Bülent'e gelmiştim." Can hemen atlayıp: "O konu şey... Dr. Bülent taşınmış, onun yerine Dr. Kaya bakıyor. Aramızda kalsın, biraz tuhaf biri." Kumsal istemsizce gülmeye başladı: "Of neyse, ben de gideyim göreyim şu tuhaf doktoru," dedi ve gitti. Can kağıda tekrar baktı ve işe koyuldu.
Saat 23.30'da:
Can sonunda sağlık taramasını bitirmişti. Tam o sırada Kumsal'ın sesini duydu:
"Hey Can, bitirdin mi?"
"Evet ama zor oldu. Umarım testlerde bir gariplik yoktur. Her yerdeki hemşirelere sordum ama hiçbiri bir şey söylemedi. Dr. Kaya umarım bir şey söyler."
"Bana da aynısı oldu Can ama merak etme, ikimizde de hiçbir şey çıkmayacak, eminim," dedi Kumsal. İkisi de Dr. Kaya'nın kapısını tıklatıp içeri girdiler.
Dr. Kaya raporlara şöyle bir göz attı ve: "Raporlarınızda hiçbir sıkıntı yok gibi görünüyor. Artık hastaneye gelmenize gerek yok, şimdi gidebilirsiniz," dedi. Odadan çıktıklarında Can Kumsal'a: "Eve mi gideceksin?" dedi. Kumsal kafa salladı. Can: "O zaman sana evine kadar eşlik edeyim, hem akşam oldu sokaklarda ne olacağı belli olmaz." Kumsal Can'a bakıp: "Ben de konuşacak biri olsa keşke diyordum, sağ ol Can."
"Ne demek," dedi Can ve yürüdüler.
Yarım saat sonra Kumsal'ın evine ulaştılar. Vedalaştılar. Tam gideceği sırada Kumsal "Teşekkürler Can," dedi ve kapıyı kapattı. Can da hafifçe kafasını salladı. Can'ın evi uzaktı. Evde onu bekleyen Lara hariç kimse yoktu; aylardır ailesine ulaşamıyordu. Santralin patladığı gün iletişim ağı kopmuştu. Şehirler arası arama bile yapılamıyordu. Can inatla her sabah ve akşam ailesini arıyordu. Yine annesini ve babasını aradı ama açan olmadı. Çok yorgun ve halsizdi. Kan tahlili verdiği ya da çok yürüdüğü için olduğunu düşünüp üstünü bile değiştirmeden yatağa yüzüstü yattı ve uyuyakaldı.
Sabah saat 06.00:
"Can hadi kalk, okula hazırlanacaksın!" Can, Lara'nın sesiyle homurdanarak kalktı. Hazırlanıp aşağı indi. Kahvaltısını yaparken Lara, her sabah izlediği Sonsuz TV haberlerini açtı. Haberde: 'POLİSLERE YARDIM EDEN GİZLİ KİŞİ KİM? AZ SONRA' yazıyordu. Can’ın gözleri açıldı.
Spiker anlatmaya başladı: "İki gündür polislere yardım eden kişiyi gören olmadı ama kameraman arkadaşımız görüntülemeyi başardı..." Görüntülerde bir adam, eli kolu bağlı bir suçluyu polislere teslim ediyordu. "Görevinizde başarılar memur bey," diyordu adam. Spiker ona sorular sormaya çalışırken adam: "Üzgünüm gitmem lazım," dedi, aşağı doğru eğildi ve muazzam bir basınçla yukarı zıplayıp gözden kayboldu.
"Gördüğünüz gibi, insanüstü özelliklere sahip bu kişi kesinlikle bir süper insan olabilir. Şimdilik adını bilmesek de polislerimize yardım ettiği kesin..."
Can habere odaklanıp okulu unutmuştu. Hemen toparlanıp formasını giydi, aşağı indi. Kapıda Burak duruyordu. Birlikte yürümeye başladılar.
3 gün sonra Pazartesi okul çıkışı:
"Oh be! Sonunda şu yaşlı bunak Vahap Hoca'dan kurtuldum. Bir de şu Perşembe geçse rahatlayacağım," dedi Burak.
"Dostum, dersi mi sevmiyorsun yoksa hocayı mı?"
"Öncelikle tarih dersini kim sever ki? Ayrıca o yaşlı bunak kesinlikle ölmeyi unuttu! Neyse..."
"Abartıyorsun Burak, hocaya öyle denmez."
Derken yanlarından geçen herkes bir şeyler konuşuyordu:
"Filint'i gördün mü? Mükemmel bir kahraman!"
"Keşke ondan imza alabilsem!"
"O hareket neydi öyle? Sağ, sol ve NAKAVT!"
Burak, Can'a baktı: "Burada ne olduğunu biliyor musun?"
"Kesinlikle bilmiyorum. Gel soralım." Ağacın altındaki çocuklara sordular. Çocuk gülmeye başladı: "Haber izlemiyor musunuz? Sonsuz TV iki gün önce haber yaptı. Adı Filint olan bir kahraman var, herkes onu konuşuyor!"
Can hemen telefonundan arattı. Bir video çıktı.

(Görüntüde Filint, bir uyuşturucu çetesini etkisiz hale getiriyordu.)
Spiker ona ulaştığında Filint şöyle dedi: "Kahraman adım Filint. Kimliğimi saklıyorum çünkü tehlikeli insanlarla uğraşıyorum. Güçler herkesin içindedir; eğer iyilik için kullanırsanız ortaya çıkarabilirsiniz." dedi ve zıplayarak uzaklaştı.
"Vay be, cidden bir kahraman," dedi Burak. Can ise çenesini tutarak: "Mantıken bu güçlerin herkesin içinde olma şansı yok. Bunun arkasında kesin bir şeyin etkisi olmalı," dedi.
Burak göz devirdi: "Dostum her şeyde ihtimal arama. Adam cidden iyi biri işte. Keşke bende de olsaydı!"
Can ekledi: "Sende olsaydı bu gücü kesin boşa kullanırdın Burak."
Aynı günün akşamı hastanede:
Dr. Kaya, Can ve Kumsal'dan aldığı kan örneklerini inceliyordu. Can'ın kanında tuhaf bir şey fark etti.

Cebinden telefonunu çıkardı ve bir numara tuşladı:
"Efendim, aradığımız kişileri bulduk."
(DEVAM EDECEK)