İçeriğe geç

EKİP

Bölüm 3 · 14 dk okuma

EKİP

Bölüm 3

3. BÖLÜM ~ PATLAMA

​"Of! İlk ders matematik, Allah’ım bize yardım et."

"Amin İlmiye, amin," dedi Derin.

"Çok abartıyorsunuz kızlar, altı üstü bir matematik."

"Altı üstü bir matematik mi? Altı üstü bir matematik mi? Ebru sen iyi misin? Sanırım tatil kafasına vurdu. Burada hepimizden fazla matematikten sen nefret ediyorsun," dedi Derin. Ebru ona karşılık:

"Evet Derin, matematik dersini sevmiyordum ama son sınıf olmam ve ailemi gururlandırmam için matematik çok önemli. O yüzden artık matematik hayatıma giriş yaptı," dedi. Kumsal arkadan konuşarak girdi:

"Kızlar matematikten neden bu kadar nefret ediyorsunuz anlamıyorum. Bence çok eğlenceli bir ders, ona bir şans verseniz benim ne demek istediğimi anlarsınız. Değil mi Elif?" dedi ve Elif cevap verdi:

"Aaa sanırım öyledir. Sonuçta ben sözelim, yani sadece temel matematik görüyorum ve onda da pek zorlandığım söylenilemez," dedi Elif. Ardından Ayşegül sevinçli bir şekilde:

"Merak etme Kumsal, ben matematiği seviyorum. Bence çok eğlenceli bir ders, tavşanlar ve köpekler çok tatlılar." Kumsal Ayşegül’e tuhaf bir yüz ifadesiyle bakıp:

"Tavşanlar ve köpekler derken? Nasıl yani?" dedi. Ayşegül de gülerek devam etti:

"Sen hiç 62’den tavşan ya da 61’den köpek çizmedin mi?"

"Çizdim ama matematik çizim yapabileceğin bir ders değil ki Ayşegül." Ayşegül de hemen ellerini arkada birleştirdi ve küçük bir çocuk gibi sallanmaya başladı:

"Biliyorum ama dersleri oyun haline getirmezsem çok sıkılıyorum," dedi ve Elif ekledi:

"Şey Ayşegül, biz aynı sınıftayız yani sen de temel matematik dersi görüyorsun. O kadar zor değil bence, ha ne dersin?" Ayşegül Elif’e dönüp:

"Hiçbir ders kendiliğinden kolaylaşmaz; tabii ben onunla ilgili bir oyun yapmazsam," dedi. Derin Ebru’ya dönüp ellerini kavuşturdu ve:

"Demek sen de matematiği kolaylaştıran bir oyun geliştirdin? Bize söylemek aklına gelmiş miydi peki?" Bunu duyan İlmiye de Derin’in yanına geçip aynı pozu vererek kafasını sallamaya başladı ve Ebru bir anda şaşırarak:

"Tabii ki hayır! Yani oyun falan bulmadım Ayşegül gibi. Sadece derse odaklanmaya başladım, o kadar," dedi. Derin gözlerini kısarak "gözüm üzerinde" işareti yaptı ve okulun yolunu tuttular.

​ERKEKLERİN KULÜBESİNDEN:

​"MATEMATİKTEN NEFRET EDİYORUM! MATEMATİĞİ BULANIN ALLAH BELASINI VERSİN!" dedi Burak isyankâr bir şekilde bağırarak. Ata, Burak’a dönerek konuşmaya başladı:

"Neden öyle diyorsun Burak? Matematiği bulan benim büyük büyük büyük büyük büyük büyük büyük bilmem kaç büyük... Büyük babam," dedi. Ahi, Ata ve Burak sinirle ekledi:

"Allah onun BELASINI VERSİN! Aa dur pardon ya, ALLAH ONUN BELASINI zaten vermiş, ADAM ÖLMÜŞ!" Sözünü bitirir bitirmez Can çantası sırtında salona gelip Burak’a:

"Burak farkında mısın bilmiyorum ama çocuk büyük büyük büyük büyük bilmem kaç büyük babası olduğunu söyledi. Yani teknik olarak adamın yaşama olasılığı zaten yok," dedi. Kaan Can’ın omzuna dokunup:

"Can haklı Burak. Adam zaten yüzyıllar önce ölmüş. Yani adama sövmen hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bana inan, çok fazla denedim ama matematik denilen o illet hayatından asla çıkmıyor," dedi ve Ahi kısık bir sesle kapıya yürüyerek:

"Artık matematiğe lanetler okuduğunuza göre gidelim mi? Yoksa çok geç kalacağız," dedi ve kapıyı açıp gitti. Odada biraz sessizlik oldu ve Ahi:

"Bilin diye söylüyorum şaka yapmıştım," dedi. Herkes "biliyorduk" der gibi hareketler yapınca:

"Hayır ya, hepinizin bildiğini biliyordum sadece söylemek için söyledim," dedi. Ahi onu derken herkes çoktan kapıdan çıkmıştı bile.

​15 dk sonra derste:

​Tahtadaki örnek soru:

Fonksiyonlar

f(x) tek fonksiyon ve

3.f(x) - x = f(-x) + 8x^3 + 3x

Olduğuna göre f(2) kaçtır?

​"Evet tahtadaki soruyu çözün, beş dakikanız var," dedi hoca ve sınıfta hocayı dinleyen sadece belli başlı kişiler vardı. Sınıfın arasından isyan sesleri yükseliyor ama belli etmemeye çalışıyorlardı.

​"Çok sıkılıyorum..."

"Dersin bitmesine kaç saat var Filiz?"

"Bilmiyorum Mehmet, dön önüne."

​"Sessizlik!" diye bağırdı hoca ve herkes kafasını defterine gömdü. Burak o kadar sıkılıyordu ki kafasını kaldırıp önünde oturan Can’ı dürtmeye başladı.

"Can," dedi fısıldayarak. Can soruyu çözmeye o kadar odaklanmıştı ki Burak’ı duymadı bile. Burak yeniden Can’ı dürtüp seslendi: "Can!" dedi. Can’ın sırtı gerildi ve kafasını sinirle kaldırıp Burak’a hafifçe dönüp "Ne var?" diyerek fısıldadı. Burak da: "Can, öğleden sonra ders yok, ormana gidelim mi hepimiz?" "Ormanda ne yapacağız Burak?" dedi Can. Burak da: "Dostum burada boş boş oturup ne yapacağız? Gezeriz işte, temiz hava alırız, fena mı?" dedi. Can da oflayarak: "Of tamam bir öğle arası olsun bakarız," dedi ve Burak yanlışlıkla "OLEY BE!" diyerek bağırdı. Burak sessiz bir şekilde küfretti ve hoca: "Ne oluyor orada? Soruyu çözdün sanırım Burak, söyle bakalım cevap ne?" dedi. Burak da dik oturarak hocaya bakıp "Ne sorusu hocam?" dedi. Hoca da sinirle "Tahtadaki soru Burak!" dedi. Burak tahtaya bakıp güldü ve kafasını yere eğdi. Hoca da: "Gülünecek bir şey yok. Eğer cevabı bilmiyorsan bir daha konuşma," dedi ve sınıfa dönüp: "Evet cevabı bulan var mı?" dedi. Can ve Kumsal parmak kaldırdı. Hoca Can’ı seçti. "Evet Can, cevabın nedir?" Can defterine bakıp "Cevap 16," dedi. Burak gülmeye başladı. Hoca: "Yanlış. Peki ya sen Kumsal? Sen kaç buldun?" dedi. Kumsal kendinden emin bir şekilde: "Hocam cevap 20," dedi. Burak yine gülmeye başladı. Hoca yine "Yanlış," dedi. Hoca Burak’a dönüp "Ne gülüyorsun? Komik bir şey mi var?" dedi. Burak da ekledi:

"Ya iki ekliyorlar ya da iki çıkarıyorlar," dedi. Hoca da:

"Cevabı biliyormuşsun gibi konuşma," dedi. Burak da daha fazla gülümseyip:

"Biliyorum zaten," dedi. Hoca da:

"Çok biliyorsan çık tahtaya da çöz o zaman," dedi. Burak tahtaya çıktı, tahta kalemini eline aldı ve soruyu çözmeye başladı.

​Çözümü:

f(x) tek fonksiyon olduğuna göre f(-x) = -f(x) yazılabilir.

3.f(x) - x = -f(x) + 8x^3 + 3x

4.f(x) = 8x^3 + 4x

f(x) = 2x^3 + x

f(2) = 2.(2^3) + 2 = 18 bulunur.

​Diyerek çözdü, hocaya kalemi geri verdi ve yerine geçti. Sonra hocaya dönüp:

"Eğer izniniz varsa uyuyorum," dedi ve kafasını geri masaya koydu. Dediği gibi de uyumaya başladı. Hoca şaşkınlıkla bir tahtaya bir de Burak’a bakakaldı ve sonra derse devam etti.

​İki ders matematikten sonra iki ders coğrafya ve edebiyat dersi işlemişlerdi ve gerçekten hepsinin uykusu gelmeye başlamıştı. Ta ki o mükemmel sesi duyana kadar; o çalan zil değil de dünyanın en güzel şarkısı gibi geliyordu hepsine.

​Herkes dışarı çıkmıştı. Burak; Ahi ve Ata’ya ormana gideceklerini söylemişti ama onlar kamp ateşinin olduğu yere gideceklerini söyleyip gelmek istemediklerini söylemişlerdi. Kaan kabul etmişti. Can çok istemese de canı çok sıkıldığı için mecbur olarak o da gidecekti ormana. O sırada kızlar da çıkmıştı. Derin, Burakgillerin ormana girdiklerini görmüştü. Kızların yanına barakaya gidip:

"Kızlar ormana gidelim," dedi. Ebru direkt "Olur," dedi. İlmiye:

"Bilmiyorum, benim başım ağrıyor," dedi. Ayşegül ve Elif: "Biz kamp ateşinin yanına gitmek istiyorduk aslında," dediler. Derin de: "Tamam birlikte çıkalım o zaman, biz de ormana gideriz değil mi Kumsal?" Kumsal da:

"Canım sıkılıyordu zaten bana fark etmez," dedi ve kamp ateşinin olduğu yere hep birlikte gidip Derin, Kumsal ve Ebru ayrıldılar. İlmiye yarı yolda "Kızlar ben iyi değilim, ben kulübeye geri gidiyorum," dedi ve gitti. Ayşegül ve Elif kamp ateşinin olduğu yere vardıklarında yanlarında Ahi ve Ata’yı gördüler. Ayşegül, Ahi ve Ata’ya el salladı ve Elif’in elinden tutup onların yanına sürükledi.

(Bu arada bu resim kimin nerede olduğunu gösteren bir çizimdir.)

​"Merhaba Ata ve... Aa seni okulun son zamanları görmüştüm. Merhaba ben Ayşegül," dedi. Ayşegül Ahi’yi görmüştü ama ismini bilmiyordu ama hemen Elif’i gösterip "Bu da Elif Nur," dedi. Ahi: "Merhaba ben de Ahi, tanıştığıma çok memnun oldum Ayşegül ve Elif Nur," dedi ve konuşmaya devam ettiler. O sırada kızlar ormana girmişlerdi ama Derin erkeklerin hangi yönden gittiklerini pek hatırlamıyordu. Kısık bir sesle "Onlar hangi yönden gitmişlerdi ki?" dedi ama Ebru bunu duymuş olacak ki "Kimler hangi yönden gitmişti?" dedi ve Derin panikleyerek: "Kimler? Kimler hangi yönden gitmiş? Sen onu bunu boş ver, bence biz soldan gidelim," dedi ve solu işaret ederek oraya doğru yürümeye başladı ve kızlar da onu takip etmeye mecbur kaldı. Beş on dakika daha yürüdükten sonra Derin nereye gittiklerini artık anlamamaya başlamıştı. Yakınlardan insan sesleri geldiğini duyunca o yöne doğru yürümeye başladı. Derin, Burakgili falan beklerken ormanda ağaç kesmek için orada bulunan oduncuları gördü. Derin biraz üzülmüştü; sonuçta o Burakgili bulmaya çalışıyordu ama önlerinde iki tane orta yaşta adam vardı ve odun kesiyorlardı. Derin yola devam edip etmemekte kararsızdı. Derin bunu düşünürken oduncular kızları fark etti ve aralarından biri kızlara seslendi.

"Kızlar kayıp mı oldunuz?" dedi. Aslında haklıydı, kızlar kaybolmuştu. Genelde buralara gelenler de olmazdı, olsa da turistler olurdu. Ebru:

"Yok teşekkürler, biz öylesine geziyorduk hava almaya," dedi. Adamlardan diğeri:

"Yalnız buradan ilerisi yasaklı bölgedir," dedi. Kumsal şaşırmış bir ifadeyle "Nasıl yani?" diyerek cevap bekledi. Adam tekrardan konuşarak:

"Yani orada nükleer santral var o yüzden bizim dahi oraya doğru gitmemiz yasak. Bence siz buradan geri dönün," dedi. Ama Derin'in aklına Burakgillerin de ormana girdikleri geldi. Kendilerinden önce girdikleri de vardı. Derin panikle kızlara dönüp:

"Kızlar; Burak, Can, Kaan da burada!" dedi. Ebru ve Kumsal aynı anda:

"NE!" diye bağırdı.

​Ormanda erkeklerin yanında:

​"Burak o matematik sorusunu nasıl çözdün?" dedi Can en arkadan, en öndeki Burak’a seslenerek. Burak da yürümeye devam edip cevap verdi.

"Dostum senden baktım," dedi Burak. Ama Can anlamamış olacak ki "Ama Burak benim cevabım yanlıştı, nasıl benden baktın?" dedi ve Burak gülerek ekledi: "İşlem hatası yapmışsın onu düzelttim sadece," dedi. Can da: "Gerçekten mi? Hep unutuyorum hızlı yaparken bazı yerleri," dedi. "Tabii ki de Can. Yani sonuçta matematikten nefret eden ben nasıl çözebilirim o soruyu?" diye ekledi Burak ve yürümeye devam ettiler. Bir on beş yirmi dakika sonra Kaan durdu. Can onun arkasında olduğu için mecburen o da durmuştu. "Ne oldu Kaan?" dedi Can. Burak yavaş yavaş yürümeye devam ediyordu. Kaan etrafa bakıp: "Sanki bir ses duydum. Birileri bizi arıyor sanki. Ya da neyse boş ver, orman boş olduğu için öyle geldi bana sanırım," dedi ve yürümeye başladılar.

​Ama bir anda ortamda büyük bir ses yankılandı. Bizimkiler bunun ne olduğunu fark edene kadar sesin hemen ardından şiddetli bir basınç dalgasıyla birlikte geriye doğru fırlatıldılar ve şiddetli bir biçimde yere yığıldılar.

​Yazardan:

​Nükleer santralin şiddetli patlaması sadece erkeklerin olduğu yerde değil bütün her yerde yankılandı. Enerji dalgası da aynı şekilde yaklaşık 1 km civarındaki herkesi bu yüksek basınçlı hava dalgasıyla ya geriye doğru savurmuş ya da yere sert bir şekilde yığıp kalmıştı. Buna kızlar da dahildir çünkü kızlar erkeklerin yanına yaklaştıklarından erkeklerle aynı şiddete maruz kalmışlardı. Nükleer santralin 1 km uzağında olanlar patlamanın sesini duymuş ama onlara gelen enerji dalgası hafif sert esen bir rüzgâr gibi tenlerine değip gitmişti. Neyse ki patlamayı ve yangının dumanını fark eden bazı kişiler itfaiyeyi aramış olacak ki itfaiye görevlileri 1 saat gibi bir sürede olay yerine gelmişlerdi. Olayın yaşandığı yer insanların piknik yaptıkları bir alan olduğu için ambulans da çağırmışlardı. Kamp alanının çevresindeki herkesi toplamışlar ancak Can, Kumsal, Burak, Ebru, Derin ve Kaan ormanın içinde ve nükleer santrale yakın oldukları için onları yangını söndürmek için giden itfaiye grubu 10 gün sonra bulmuştu. Onları da aynı şekilde ambulansa bindirip hastaneye acil yaralıların yanına götürmüşlerdi.

​OLAYDAN 3 AY SONRA:

​Bu olay bütün dünyayı etkilemişti. Ulaşım, iletişim hatta radyoları bile etkilemişti. İnsanlar ne yurt dışından gelebiliyor ne de gidebiliyordu. Hatta yurt dışı aramaları bile yanıt verilemiyor, sadece yurt içi durumları yanıt veriliyordu 3 ayın sonunda.

​Herkes uyanmıştı; tabii bir kişi hariç, o da Can. Can’dan bir gün önce de Kumsal taburcu olmuştu. Kısacası herkes taburcu olmuş ve okulların açılma günü yarın olarak belirlenmişti. Bu olaydan belli bir bölge etkilenmiş gibi dursa da bütün dünyayı yavaş yavaş etkiliyordu. Zaten herkes uyanmıştı, o yüzden Milli Eğitim Bakanı okulları kapatmak yerine o çevrede olan insanların her hafta ya da her ay doktora gidip sağlık raporu almalarını ve iyileşmiş olanların okula devam etmelerini istemişti. Hatta sağlık raporu kötü olanların bu işleme devam etmesini ama yine de okula gitmelerini istemişti. Bizimkileri santrale çok yakın bir bölgede buldukları için gözetim altında tutmuşlardı ama okulların açılacak olmasından dolayı bugün sorun olmazsa evlerine taburcu edileceklerdi.

​Can’ın ağzından:

​Gözümü yavaş yavaş açmıştım. İlk gördüğüm kişi Kaan’dı; ayakta duruyor, camın önünde dışarıyı seyrediyordu. Yatağın sağ tarafında Burak tekli koltukta oturmuş, sağ kolunda serum duruyordu; uyumuş, kafası düşmesin diye sol eliyle kafasını tutuyordu. Yatağın sol tarafındaki koltukta Ebru ve Ayşegül yan yana uyuyakalmışlar ve üstlerinde battaniye de örtülmüş duruyordu. Bir anda "Uyanmışsın," diye bir ses duydu Can. Kafasını kapıya diktiğinde bu sesin Kumsal’dan geldiğini gördü. Kapıda Kumsal, sağ tarafında İlmiye, sol tarafında Elif duruyordu. Yavaşça Can’ın olduğu yatağa doğru yürümeye başladılar. Can’ın uyandığını duyan ve gören herkes Can’ın yatağının kenarına toplandı. Ardından açık olan kapıdan ellerinde poşetlerle Ata ve Ahi girdi. Can’ın gözlerini açtığını gören Ata ve Ahi koşarak Can’ın yatağına doğru yürüdü. Herkes bir anda konuşmaya başladı:

"Uyanmışsın!"

"Kendini iyi hissediyor musun?"

"Acıktıysan hemen bir şey alalım."

"Ne kadar uyuyormuşsun."

"Ağrıların var mı?"

"Doktoru çağıralım mı?"

"Bundan sonra uyumak yok!"

"Rüya gördün mü?"

"Rüya olarak ne gördün?"

"Seni Lara bile merak ediyor."

"Bir an önce kalk da hava alalım."

"Özledik seni."

"Konuş da sesini duyalım."

​Gibi gibi bir sürü şey söylediler. Can konuşmak için ağzını açtığında bir anda herkes sustu.

"Tek tek konuşun, hepinizi aynı anda duyamıyorum," dedi ve:

"Duydun mu Ayşegül, sana dedi."

"Ne bana mı dedi? Sen önce kendine bak Ahi!"

"Asıl ikiniz de susun!"

"Diyene bak, sen sussan herkes susacak."

"Hepiniz de çok konuşuyorsunuz."

"Diyene bak!"

"Susun ya!"

"Sen de konuşma."

"Ama ben konuşmadım."

​Can gülmeye başladı ve Can’ın güldüğünü gören herkes bir anda gülmeye başladı.

"İyi ki varsınız çocuklar," dedi Can kısık bir sesle.

​Beş on dakika sonra Ayşe ve İlmiye’nin çağırdığı doktor geldi ve kapı tıklatıldı, doktor içeri girdi.

"Can’ın son kontrollerini yapmam lazım," dedi ve Can’ın son kontrollerini yaptı. Doktor her şeyi kontrol edip Can’a: "İyisiniz, sadece her hafta kontrole gelmelisiniz," diyerek onu akşamüzeri taburcu etti. Can Burak’la birlikte eve gitti. Gelir gelmez onları karşılayan yumuşak ve endişeli sesiyle Lara’ydı.

"Can gelmene çok sevindim, nasılsın iyi misin? Sana kahve ya da başka bir şey hazırlamamı ister misin?"

"Çok sağ ol Lara ama gerek yok, sadece yatmak istiyorum," dedi Can.

"Evet Lara, iyice dinlensin. Sonuçta kaç gündür hastanede uyuyor, biraz da kendi rahat yatağında dinlensin öyle değil mi?" dedi Burak, Can’ı yukarı odasına çıkarırken. Lara da:

"Tamamdır Burak, ben Can’a göz kulak olurum. Uyurken nabzını ölçer, beyin fonksiyonlarını, vücut işlevlerini ölçerim. Buradan sonrası bende. Senin de dinlenmen lazım, sen de evine gidip dinlen," dedi Lara. Burak da:

"Vallahi Lara ne yalan söyleyeyim sana katılıyorum. Hastanede doğru düzgün uyuyamadım ve yemekler de sıcak değildi. Evime gidip iyice dinlensem bana da iyi gelir. Can sana emanet, ben gidiyorum o zaman," dedi ve aşağı kata inip kapıdan çıkıp gitti. Can üstünü değiştirip yatağa oturdu ve telefona baktı ailesi aramış mı diye kontrol etti ama kimse aramamıştı. Can biraz korkmuştu sonuçta onları 3 ay aramamıştı. Komada olduğu için kendisi arayamamıştı ama onlar neden aramamışlardı? Can annesini aradı, telefonu açmadı. Babasını aradı ve yine telefonu açmadı. Can korkmaya başlamıştı. Sonra Lara’ya: "Lara, annem ve babam sana hiç sesli mesaj bıraktılar mı? Yani bana ulaşamamışlarsa sana bırakmışlardır falan..." Lara: "Mesaj geçmişini kontrol ediyorum ama bir şey bulamadım. Bana mesaj falan bırakmamışlar ama bıraktıkları an ben sana haber ederim," dedi. Can kafasını salladı ve yatağına yattı. Sonuçta yarın erken kalkmalıydı, okul vardı.

​Sabah saat 06.40:

​Pazartesi haberlerine hoş geldiniz. Gündemden düşmeyen olaylar ve daha fazlasıyla sizlerleyiz.

​"Evet, 3 ay önce patlayan Mersin Akkuyu Nükleer Güç Santrali hâlen daha gizemini sürdürüyor. Neden ve niçin patladığı bilinmese de araştırmalar devam ediyor.

​İkinci günden onuncu güne kadar reaktöre yangını söndürmek ve radyoaktif parçacıkların salınmasını engellemek amacıyla 5000 ton bor, dolomit, kum, kil ve kurşun helikopterler ile yanan çekirdeğin üzerine atılmıştır. Kazadan sonraki 10 gün boyunca havaya büyük miktarda radyoaktif madde salınmıştı.

​Türbin binasındaki yangına müdahale etmek için gönderilen itfaiye üyeleri dahil, çalışanlar ilk gün için tahmin edilen 20,000 mSv doz almıştır. 96 kişi (24 kişi itfaiye personeli) hayatını kaybetmiş.

​2-3 saniye sonra ikinci bir patlama yakıt kanallarının ve sıcak grafitin çevreye dağılmasına sebep olmuştur. İkinci patlamaya neyin sebep olduğu tam olarak bilinemese de Zirkonyum-buhar etkileşmeleri sonucu ortaya çıkan Hidrojen gazının patlamaya sebep olduğu düşünülmektedir. Bu patlamalar sonucu 2 işçi hayatını kaybetmiştir.

​Kaza, nükleer enerjinin sivil amaçlı kullanımı tarihinin çevreye kayıt edilmiş en fazla miktarda radyoaktif madde salındığı nükleer kazadır. Özellikle iki önemli izotop, İyot-131 ve Sezyum-137, halkın önemli miktarlarda doz almasına sebep olmuş. Bu durum ne kadar vahim olsa da yaşamaya ve yaşama devam edeceğiz.

​Biz olaylara sonsuz açıdan bakan Sonsuz TV’yiz. Bizi her sabah bu saatte izleyebilirsiniz. Hoşça kalın."

​(Sonsuz TV’nin logosu)

​Vay be neler olmuş neler, şaşırdım doğrusu diye içimden geçirirken bir anda Lara:

"Burak arıyor," dedi. Can saate baktığında saatin 06.50 olduğunu görünce hemen kirli tabakları ve kaşıklarını makineye attı ve çantasını hazırladı. O sırada da Burak’la konuşuyordu. Kıyafetlerini de giyip aşağıya indi. "Burak hemen çıkıyorum," dediğinde kapıyı açtı ve kapıda hazır bir şekilde elinde telefon Burak duruyordu.

"Hadi Can, hazırsan gidelim," dedi elindeki telefonu kapatıp. Can da ayakkabılarını hemen ayağına geçirip evden çıktı ve iki dost, okulun yolunu tuttu.

​Sohbet ederek okula çok kısa bir zamanda varmıştık. Kendimi o kadar enerjik hissediyordum ki sanki dün hastanede değilmişim gibi. Okulun kapısından girer girmez herkes bizim yanımıza gelip:

"Geçmiş olsun Can, iyi misiniz?"

"Burak eskisinden daha enerjik duruyorsun, sanırım bu durum seni pek etkilemedi," diyorlardı.

"Teşekkürler çocuklar, biz çok iyiyiz," dedi Burak ve sınıfa doğru yürümeye başladık. Çocuklardan biri deyince fark ettim; sanırım Burak da benim gibi çok enerjikti ama bunu pek umursamadım. Sınıfımıza girince sırama geçtim ve her zamanki yerime oturup hocanın gelip dersini anlatmasını bekledim.

​(DEVAM EDECEK)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.