Kadın ve adam, sanki söylediğim sözleri anlamaya çalışıyormuş gibi şaşkın bakışlarla bana bakıyorlardı. Soruma bir cevap beklerken geçen her saniye, aramızdaki gerginliği daha da artırıyordu. Sessizlik dayanılmaz hale geldiğinde tam sorumu yenilemek üzereydim ki, adam başını sallayarak sert ve hayal kırıklığı dolu bir ses tonuyla
“Anlaşıldı..” dedi.
Kadın bir şey söylemek ister ağzını açtı ama adam izin vermeden tekrar konuştu.
-“ Hiç savunmaya geçme. Ben anladım artık. Senin kızının şımarıklıkta haddi hududu yok.”
-“Ne?” diyebildim.
Kadın bu sefer itiraz edebildi.
-“ Dur bi hemen celallenme. Beti benzi attı.. gerçekten hasta gibi baksana..”
ses tonu savunma doluydu.
Adam bir anlık tereddüt etse de yumuşamadı.
-“ Geçen seferki bayılma numarasını ne çabuk unuttun?”
Kadın tereddütle bana döndü.
-“ Dora eğer yine numara yapıyorsan çok kötü olur”
Beni gerçekten Dora sanıyorlardı.Hani şu fotoğraflarda ki bana benzeyen kız..
Sakin kalmalıydım. Bu durumu açıklamak cidden zor olacaktı. Derin bir nefes aldım.
“Bakın… nasıl açıklayacağımı bilmiyorum… Söyleyeceklerim saçma gelecek ama ben sandığınız kişi değilim..” cümlemi tamamlamadan kadın sözümü kesti.
“Dora! ” dedi, sesi sabırsız ve kızgındı. Ona adam da katıldı.
“Hep kardeşin var diye yapıyorsun değil mi?”
Kadın devam etti.
-“ Kızım çocuk zaten 3 günlüğüne geldi daha ilk günden başladın yine”
NE?
Kadın ve adam gerçekten de beni kızları sanıyordu. Ve bu yetmezmiş gibi, beni azarlıyorlardı.
Şaşkınlığımdan sıyrılıp yüzümü sıvazladım.
Derin bir nefes aldım ve titreyen ama kararlı bir tonla,
-“Bir yanlış anlaşılma var diyorum size, ben Dora değilim,” dedim. Ancak sözlerimin onlarda bir etki bırakmadığını hissedebiliyordum.
Adam, sinirle burnundan soluyarak arkasını döndü. Omuzlarındaki kasılmadan, öfkesine hâkim olmaya çalıştığı açıkça belliydi. Kadın ise olduğu yerde kaldı, gözleri inanamayan bir ifadeyle üzerimde geziniyordu.
Bir adım geri çekildim ve tekrar konuşmaya başladım. “Arya benim adım. Beni kızınıza benzettiniz haklısınız da .. bana çok benziyor . Ama ben o değilim.”
Bu cümleleri kurarken, bir ailenin kendi kızlarını bu kadar kolay bir şekilde karıştırmasının ne kadar saçma olduğunu düşünmek beni rahatsız etmişti. Beni sanki bir suçluymuşum gibi izlemeye devam ediyorlardı. Bakışlarında şaşkınlık ya da sorgulayıcı bir ifade olması gerekiyordu, ama bunun yerine bariz bir hayal kırıklığı ve bezmişlik vardı. Gerçekten, benim onların kızları Dora olduğuma inanmışlardı.
Bir an durup durumun tuhaflığını fark etmelerini, "Bu bizim kızımız değil," diye düşünerek şok olmalarını bekledim. Ama hayır. Onlar suçlarcasına bana bakıyorlardı.
Adam derin bir nefes aldı, yüzünde karamsar bir ifade belirdi. Başını yavaşça salladı, sanki artık uğraşmaktan yorulmuş gibiydi. Bakışlarını karısına çevirerek, beni tamamen göz ardı eden bir tonda konuştu:
“Ben çıkıyorum. Sen ne yapacaksan yap.”
Sesi bezginlik ve hayal kırıklığı doluydu. Bu durum, sürekli tekrarlanan ve sonuçsuz kalan bir tartışmanın devamıymış gibi görünüyordu.
Adam sandalyesinde asılı duran ceketini alıp kapıya doğru yöneldi. Hareketleri, bezginliğinin bir yansımasıydı. Gözlerim, son bir ümit kırıntısıyla kadına döndü. Belki o, sözlerimde bir doğruluk payı görebilirdi. Ama kadının kollarını göğsünde bağlayışı ve bana yönelttiği sert bakış, bu umudu da yavaşça söndürdü.
“Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu, sesi sabırsızlık ve öfkeyle doluydu.
Bir kez daha durumu açıklamaya çalıştım, sesime olabildiğince sakinlik ve inandırıcılık katmaya çalışarak:
“Bakın, ben gerçekten Dora değilim. Odada fotoğraflarını gördüm, gerçekten bana çok benziyor, ama inanın bana, ben o değilim. Buraya nasıl geldiğimi de bilmiyorum.”
Ancak cümlelerim daha bitmeden, kadın sinirle beni susturdu:
“Dora, yeter! Bak, beni çıldırtacaksın. Sabrımı sınama. Elimden bi kaza çıkacak.”
Sözleri, üzerime koca bir taş gibi çökmüştü. Şaşkınlıkla ona bakarken, zihnimde dönüp duran sorulara bir yenisi eklendi: Bu insanlar, kızlarına bu kadar sert mi davranıyorlardı?
Kadın, gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan, daha da sert bir sesle devam etti:
“Bana başka bir seçenek bırakmadın. Bugün kampa gitmiyorsun. Şimdi odana çık ve mümkünse uzunca bir süre gözüme görünme.”
Eliyle merdivenleri işaret etti, gözlerinde sadece öfke ve hayal kırıklığı yoktu; aynı zamanda derin bir çaresizlik de okunuyordu. Bu durumun gerçekliğini anlatabilmek için ne yapabilirdim ki? Ona her şeyi açıkça söylemiştim, ama hâlâ söylediklerimi ciddiye almıyordu.
“Ama bakın…” diye itiraz etmeye çalıştım, son bir kez daha.
“DORA! SANA ODANA ÇIK DEDİM!”
Kadının bu yüksek sesi, istemsizce geri adım atmama ve ürkek bir şekilde susmama neden oldu. Bu noktada, artık beni dinlemeyeceği belliydi. Üstelik konuşmaya devam edersem, işin daha da büyümesi, hatta bir tartışmanın şiddetli bir kavgaya dönüşmesi işten bile değildi. İçime bir korku çöktü: Belki de gerçekten beni odaya kapatıp üzerime kapıyı kilitleyebilirlerdi.
Kaçıp gitmek istiyordum ama bedenim hala bitkin ve yorgundu. Kendimi savunacak ya da koşacak gücü bulamıyordum.
İzah etmeye çalışmamın hiçbir anlamı olmadığını fark edince, çaresizce yeni bir plana yöneldim.
Buradan çıkmalıydım ama dışarda kim var beni neler bekliyor neredeyim bilmiyordum. Düşük bir ihtimal de olsa kadına gücüm yetse bile oğlu beni düşündürüyordu.
Beni tek harekette indirebilirdi.
O zaman şimdilik onların istediği gibi davranmalı ve bir fırsatını bulduğumda buradan kaçmalıydım. Bu kızın bir telefonu ya da bilgisayarı olmalıydı.. polisi arayıp yardım isteyebilirdim.
“Özür dilerim…” dedim aceleyle, sesi titreyen bir pişmanlıkla. Gerginlikten kızarmış gözlerim ve titreyen ellerim, bürünmeye çalıştığım zavallı görüntüsünü tam anlamıyla desteklemiş olmalıydı. Yüzüme sahte bir pişmanlık ifadesi yerleştirdim, başımı öne eğdim ve ellerimi birleştirip bekledim.
Yetimhanede büyürken, suç işlediğimizde azarlandığımız anlarda işe yarayan tek şey, boyun eğip sessiz kalmaktı. Açıklamaya izin verilmezdi. Ne olmuşsa, suç bizimdi. Yemekhanede bir tabak mı kırmıştın ya da yaşça büyük biri sana tekme attığı için suratına yumruk mu atmıştın… fark etmezdi. Suçluydun. Başını eğ ve sus.
Sessizlik uzadığında, kadının yüzüne doğru usulca baktım. Gözlerindeki ifade bana hiç yabancı değildi. Açıklama bekleyen birinden çok, suçunu kabul etmeni isteyen birinin ifadesiydi. Aynı yetimhanede Müdire Hanım’ın bakışları gibi…
Kardeşim olduğunu iddia ettikleri ve benim için kılını bile kıpırdatmayan şu çocuk yüzünden garip davrandığımı düşünüyorlardı ve bu yüzden suçlu ilan edilmiştim. Gerçekte ne olduğu umrumda değildi ama o an onların istediğini vermeliydim.
“Kıskançlıktan yaptım,” dedim az önce kadının dediklerini hatırlayarak. Sesime, pişmanlık ve üzüntüyü ustalıkla serpiştirdim. Böyle durumlarda nasıl konuşulması gerektiğini fazlasıyla iyi biliyordum. Bu konuda o kadar çok deneyimim vardı ki, söylediklerimi gerçekmiş gibi göstermek benim için oldukça kolaydı.
Kadın şaşkınlıkla bana baktı. Şaşırmıştı, bu açıktı. Anlaşılan, Dora bu tür durumlarda benim kadar teslimiyetçi değildi ya da böyle bir taktik uygulamıyordu. Kadının gözlerindeki şaşkınlık ve kafa karışıklığı kısa süreli de olsa bana bir üstünlük hissi verdi. Şimdi, planımı uygulamak için doğru zamanı beklemeliydim.
Sözlerimi sürdürdüm, sesimde bir tedirginlik vardı ama aynı zamanda mantıklı görünmeye çalışıyordum:
“Ama siz de o varken beni ihmal ediyorsunuz. O erkek diye ona daha ayrıcalıklı davranıyorsunuz”
Söylediklerimin doğruluğu varmıydı bilmiyordum bile ama her çocuk kardeşini kıskanırdı.. yani öyle olmalıydı değil mi..
söylediklerim kadının zihninde bir yankı uyandırmış gibiydi. Ama ne gariptir ki yüzündeki şaşkınlık, ben Dora değilim dediğimde bile ortaya çıkmamıştı.
Gözlerim sahte yaşlarla dolarken
“Gerçekten özür dilerim. Amacım sizi üzmek değildi.” diyerek sessizliği bozdum. Sözlerim üzerinde düşündüğü kesindi ve kabul etmesi gereken bir gerçeklik vardı.
Yüzündeki sert ifadeden, biraz daha merhamet içeren bir şey doğmaya başlamıştı. Ama hala şüphelerini tam olarak atamamıştı.
"Bu konuda seninle defalarca konuştuk. Babanın sana ne kadar değer verdiğini, benim senin üzerine ne kadar titrediğimi biliyorsun.”
Sesi hâlâ soğuktu, ama yüzündeki yumuşama artık belli oluyordu. Biraz daha doğru yolda ilerlediğimi hissediyordum.
-“ Biliyorum.” dedim.
O sırada, söylemeye hazırlandığım kelime içim kendimi zorladım çünkü durum bunu gerektiriyordu. o kadar eğreti ve tuhaf bir şekilde döküldü ki, kendim bile garipsedim.
“Anne söz veriyorum, bir daha asla yapmayacağım.” dedim, kelimeleri tekrar tekrar doğruluğuna inandırarak.
Dora adına söz vermek ne kadar doğru olmasa da, şu an başka çarem yoktu. Bu, bir tür savunma mekanizmasıydı. Bir yol bulmalıydım, çünkü karşımda durmaya devam eden kadının sert bakışları altında doğru yolu bulmak, her geçen saniye zorlaşıyordu.
“Kardeşimden de özür dileyebilirim,” dedim, son bir ümit olarak. Yumuşama sürecine katkı sağlaması gerektiğini umuyordum. Zaten bir yetimhane çocuğu olarak, karşısındaki kişiden özür dilemek, en basit işlerden biriydi. Bu, belki de kadının kalbini daha da yumuşatabilirdi.
Duruşumu bozmadan, yüzümdeki pişmanlık ifadesiyle, en derin hislerimi yansıtmaya devam ettim. Kadın bana bakarken gözlerindeki yumuşama giderek daha belirginleşiyordu. Ve sonunda, bir anlık bir tereddütten sonra, elimi uzanıp tuttu.
“Kardeşinden de babandan da dilemen gerekiyor ” dedi, sesinde tatmin olmuşluk vardı.
“Dileyeceğim” dedim, içimdeki bütün samimiyetle.
Kadın aniden bana sarıldı, ama hissettiğim duygular karışıktı. Sarmalanmak, bir annenin güvenli kollarında olmak... Hep hayalini kurduğum bir şeydi, ama şimdi, burada, bu kadının kollarında olmak... Kendimi bir parça kaybolmuş, yabancı hissediyordum. İçimde bir boşluk vardı. Gerçekten oraya ait miydim? Kadının bana hissettirdiği şeyler samimiydi, ama bir yandan da benim o kadar kolayca kabul edemediğim bir gerçekle savaşıyordum: O benim annem değildi, ben de onun kızı değildim.
Kollarımı onun beline sardım ama hemen çekildim, bir mesafe koydum. Ama elimi bırakmadı. Sanki beni kaybetme korkusu vardı.
“Hadi gel, bi kaç lokma bi şeyler atıştır sonra da odana gidip üzerini değiştirelim, sonra da konuşuruz biraz,” dedi.
Sadece başımı salladım, ona güvenmediğimi hissettirmemek için gülümsedim. Rolümü gerçekten iyi oynadığımı hissediyordum. Bazen hayatta, gerektiğinde hislerimizi gizlemek, doğru oynamak gerekiyordu. Ne de olsa, bu konuda hayat beni iyi eğitmişti.
Oturduğum masa kahvaltılıklar ile doluydu. Ama hala yiyebilecek halde değildim. Bir simit parçası alarak kemirmeye başladım.
-“ Kuru kuru simit yeme peynirden de al.” dedi tatlı bir azar ile. Çatalına taktığı peynir parçasını tabağıma koymak üzereydi.
-“ yok yiyemem . Hala biraz midem bulanıyor.” dedim.
Gözlerinden geçen huzursuzluğu dillendirmedi. onun yerine çaresiz peyniri geriye bıraktı .
-“ pekala tamam.” dedi.
3 parmak uzunluğundaki simidi hızlıca yiyip ona döndüm.
-“ ben üzerimi değiştireyim”
Ayağa kalktığımda beni takip ederek , az önce uyandığım odaya kadar merdivenlerde beni takip etti. Ayaklarım sanki beni başka bir yere sürüklüyormuş gibi ağır adımlarla ilerliyordu, ama bir şekilde sakin kalmaya çalıştım. Şimdilik Dora olmalıydım.
Kadın odaya girdiğinde gardroba yöneldi, raylı Kapağı iterek iç kısmı gözler önüne serdi. Askıda asılı duran bir sürü kıyafet ve alt raftaki katlanmış pantolonlar bir orduya yetecek kadar çoktu.Kadın bana bir üst ve bir pantolon uzatırken gülümseyerek,
-"Valizin hazır." dedi sanki bir süpriz yapıyormuş gibi edayla.
Kafamdaki karmaşa onu anlamama engel oluyordu. Ne olduğunu çözememiştim. Kadın, bakışlarımın bu boşluğunu fark edip gülümsedi ve devam etti:
"- Valla ne yalan söyleyim sinirle gitme falan dedim ama sonrasında seninle ilk defa kavga etmeden tatlıya bağladık. Bence bir cezayı değil ödülü hakediyorsun"dedi.
Söylediklerini anlamaya çalışırken, bir şeyi farkettim.
Dora bir kampa gitmek üzerdeydi. Yani ben
Dora bu evden şu anda kolayca çıkabilme şansını kazanmıştım ..İçime kocaman rahatlama yayılırken diğer yandan bu kadının ruh halinin ne kadar değişken olduğunu fark ettim. Öfkeyle koyduğu yasağı bir özür karşılığında kaldırıvermişti. Sözlerinde bir sıcaklık, bir kabul vardı. Uzanıp kıyafetleri aldım.
Kapılar sonunda ardına kadar açılmıştı, özgürlüğüme bir adım kalmıştı. Bu fırsatı değerlendirmek zorundaydım.
"Kampa gidebilirim yani. Doğru mu anladım?" diyerek teyit ettim. Kadın başını sallayarak onay verdi ve gözlerinde, rahatlama belirdi. Ama o rahatlama, bir süre sonra kayboldu; gözlerinde, bana ulaşan başka bir duygu vardı. Belki de kaybolan bir şeyin arayışıydı.
Ben de gülümsemeye çalıştım, ama bu gülümseme, kendime bile inandırıcı gelmiyordu. İçimdeki karmaşa, yüzümdeki maskeden sızıyor olmalıydı. Ama o bunun farkında bile değildi. Kadın bir adım atarak bana yaklaştı . elinde ki tişörtü sıkıca kavrasa da titremeyi fark ettim.
"Biliyorum sevmiyorsun ama lütfen bi kere öpeyim mı seni?"
Ne diyeceğimi bilemedim, beklediğim yerden gelmemişti.. o an sessizlik en büyük kurtuluş gibiydi. Kadının bakışları, bir annenin koşulsuz sevgisinin her zerresini taşıyor olsa da, o sevgi bana ait değildi. Gözlerim, onun ellerindeki yorgunluğu, ruhundaki derin boşluğu okurken, kalbimde bir kırık hissi belirdi. Keşke ben gerçekten bu kadının kızı olsaydım diye düşündüm, Kendi annem olsa, sarılıp kemiklerini birbirine geçirene kadar sıkardım. Ama yabancı birine bu şekilde sarılmak... O kadar da kolay değildi. Ne diyeceğimi bilemeden ona bakarken kadın istediğini alamamanın yıkıntısını belli etmemeye çalışarak gülümsedi.
"Tamam tamam, sormadım say." dedi. İsteksiz olduğumu sanmıştı. O an, uzaklaşırken gözlerinde gördüğüm hüzün ve omuzlarındaki yorgunluk içimi sızlattı.
Başını çevirdiği an, ben de ona doğru bir adım attım ama son anda geri durdum. ona sarılmak , belki de o anı gerçek kılacak gibiydi ama bunun bir yanılsama olduğunu da unutmamıştım.. Ben sadece, bir annenin evladının sevgisiyle dolmuş kalbinde, yalancı bir lekeden başka bir şey değildim.
Benim dünyamda çocuklar anne sevgisine aç olurdu ama bu kadın kendi kızına hasretti. Üstelik yanında olmasına rağmen.
Bana benzeyen kızını düşündüm.nasıl biriydi acaba. Şu kısacık anda bile onun için edindiğim izlenimler pek hoş olmasa da içlerinden en acı olanı buydu. Annesine sarılmayı bile çok gören bir kız..
İçimden, annesini sevmeyen bir kızı anlamaya çalıştım ama başaramadım. Oysa anne sevgisi, bence dünyanın en kıymetli şeyi olmalıydı. Her annenin şefkati, çocuğuna sunabileceği en saf, en gerçek hazineydi. Fakat bu kız, annesinin sevgisinin önüne başka şeyler koymuş olmalıydı. Bu, en acı olanıydı. Çünkü sevgi her zaman ulaşılabilir olmalıydı, hele ki bir annenin sevgisi. Ama o, bunun her ikisini de kaybetmiş gibiydi...
Kadın bu arada yatağa yönelmiş ve gri çarşafları düzenlemeye başlamıştı .
Düşüncelerimden sıyrılıp elime tutuşturduğu kıyafetlere baktım. Pembe sweet ve kot pantolon sıradanlıktan çok uzak kalite ve gösteriş korkuyordu..
Kaybedecek zamanım yoktu. Bir gözüm onda hızla üzerimi değiştirmeye başladım. O ise hiç bana bakmadan yatağı dümdüz olacak şekilde düzeltti. Az önce benim kalktığım yatağı..
Sweetin geniş yakası bir omzumu açıkta birakmıştı. Ne kadar çekiştirsem de sanırım böyle durması gerekiyordu ki düzelmedi. Boynumdan geçen sweet ile elektriklenen saçlarım hala dağınık toplanmış şekildeydi. çeki düzen vermek için Titreyen ellerimle saçlarımı serbest bıraktım.
Ben kısa kesilmiş saçlarımı beklerken Omuzlarıma dökülen uzun saçlarım bana kaçıncı şokumu yaşatmıştı bilmiyordum .
çünkü bir ay önce kestirdiğim saçlarım, nasıl olduysa bir gecede sırtıma kadar uzamıştı. Elime aldığım saç tutamına gerçekliğini sorgulayarak baktım.
Rengi olduğundan daha açık bir kahveydi. Odanın geniş duvarının önünde ki boy aynasına hızla yaklaştım ve kendime baktım.
Zaten titreyen vücudum daha da hızlı sarsılmaya başlamıştı. Çünkü o an vücudumda ki birçok değişikliği farkettim.
Olduğumdan neredeyse 5 kilo fazlam var gibiydi. Eskiden çökmüş olan yanaklarım gitmiş yerini şekilli yüz hatlarım ve dolgun dudaklarım almıştı. Daha… bakımlıydım. Böyle söylemek daha uygundu sanırım.
Ayrıca Vera ile yurt duvarından atlarken düşüp çenemi yardığımda geçirdiğim ameliyatın çirkin izi artık çenemin üzerinde değildi. Sanki hiç olmamış gibiydi. Daha garibi giydiğim sweetin açık kalan kısmında ki köprücük kemiğimin üzerinde Dora isminin yazılı olduğu bir dövme vardı. Ellerim dövmenin üstünde gezinirken gözlerim bakımlı ve ojeli tırnaklarıma kaydı. Bunu az önce nasıl farketmemiştim.
Kontrol etmek istediğim bir şey daha vardı. Avuç içimi çevirdim. Sağ avucumda ki kendimi bildim bileli var olan ve bana ailemden kalan tek miras olan daire şeklinde ki yanık izim yok olmuştu.
Gözlerim aynaya kayarken sol tarafında az önce gördüğüm çerçeveli fotoğrafların biri gözüme takıldı. Bana benzeyen kızın geniş gülümsemesinin yanı sıra köprücük kemiğinin üstünde ki Dora dövmesi giderek bulanıklaşmaya başlamıştı. Yere yığılmadan ve karanlığa gömülmeden önce iç önce tek hatırladığım şey farkına vardığım gerçeğin beni ne kadar sarstığıydı. Adam ve kadın beni kızlarıyla karıştırmamışlardı. Ben onların kızıydım! Ya da kızlarının bedenindeydim demek daha doğru olurdu. Zira bedenim dışında hala Arya dan başkası değildim.
Hayatım, hep zorluklarla dolu bir yolculuk olmuştu. Kimsesiz bir çocukluk, soğuk ve yüksek duvarlarla çevrili bir yetimhane dönemi, sonra evlat edinilmek ve ardından acı kayıplarla tekrar o soğuk yetimhaneye dönmek.. Bu kayıplar, hayatımın her bir köşesine dokunmuştu ve küçük ruhumda derin yaralar açmıştı. Hiçbir zaman kendimi bir yere ait hissetmemiştim. Sanki bir fazlalıktım ve insanlara sadece kötü şanstan başka bir şey getirmiyordum. Kimseye, hiçbir yere ait değildim; her şey yabancıydı,
Dördüncü sınıftayken, hayatımda ilk defa gerçekten yakın bir arkadaşım olmuştu. O zamana kadar hep tek başıma, içimdeki boşlukla yaşamıştım . Ama Vera, hayatıma girdiğinde bir şeyler değişmişti. O da tıpkı benim gibi, ailesini yangında kaybetmişti. Ve sonra, çocuk esirgeme kurumuna gönderilmişti. Vera, her ne kadar dışarıdan sessiz ve kırılgan görünse de, içindeki öfke ve kırıklık bir ok gibi herkese saplanıyordu.
Geceleri, onun ağlamalarına uyanır, derin iç çekişlerini duyardım. Bir çocuk, kaybetmenin acısını bu kadar derinden nasıl hissedebilir diye düşünürdüm. Belki sahip olmadığın bir şeyi kaybetmek sahip olduğun şeyi kaybetmek kadar can yakmıyordu. Evet ben de hep anne babamın olmamasının zorluğunu çekmiştim ama onları özlemenin ne demek olduğunu bilemiyordum.. Ne bir fotoğrafları ne de bir hatıraları kalmıştı…
Ama Vera, bunu çok derinden yaşıyordu.. bu sebeble bir duvar örüp herkesten uzaklaşıyordu. O kadar sessizdi ki, sanki kimseyle konuşmamak, kimseye kendini açmamak, onun dünyasında bir kural haline gelmişti. Ona yakınlaşma çabalarımız daha da uzaklaşmasına neden oluyordu. Sanki insanlar onun içindeki boşluğu daha da büyütüyor, ona zarar veriyordu. Bu yüzden kimsenin dokunmasına izin vermiyordu. Zaten kimse de onun huysuz ve agresif hallerine katlanamaz hale gelmişti.
Bir gün, garip bir şekilde, sanki içindeki buzları kırarak benimle iletişim kurmaya başlamıştı. Sonradan söylemişti. O gün benim de ailemi yangında kaybettiğimi öğrenmiş kendince ortak bir payda bulmuştu aramızda. Ama aslında yaptığı şeye iletişim demek pek doğru olmazdı.
İlkinde , saçımda bir böcek olduğunu söyledi ve sonra hiç umursamadan yanımdan geçip gitmişti. Korkuyla, çırpınırken bir yardım beklemiştim ama Vera, hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşmıştı.
Sonrasında, günlerce almak için para biriktirdiğim kitabı yatağımın üzerinde bulduğumda şaşkınlıkla donakalmıştım. O kitabı almak için her kuruşu zorla biriktirmiştim ve şimdi, bir şekilde yerinde duruyordu. Kızlardan biri, kitabı Vera’nın bıraktığını söylemişti. Teşekkür etmek için yanına gittiğimde, hiçbir şey yapmadığını ve kitabı hiç görmediğini söyledi.
Bir keresinde ise yapmayı unuttuğum matematik ödevimi defterimde yapılmış bulmuştum. Öğretmenim, yazının Vera'nın yazısı olduğunu fark ettiğini söyledi ve bana, ödevimi ona yaptırdığım için ceza vermişti. Vera elbette bunu da inkar etmişti ama ben ceza almaktan kaçamamıştım.
Ama bir şekilde onun bu anlamsız gizemli ve kayıtsız tavırları, bana alışma sürecinin bir parçası haline gelmişti.
Bütün bunlar ve bunun gibi anormal davranışları garip bir şekilde üç ay boyunca devam etti. Ama bir gece, haykırarak uyandığım bir rüyanın ardından, sessizce ağlarken Vera yanıma kıvrıldı ve bana sarıldı. O an, içimdeki boşluk, Vera'nın kollarında bir nebze olsun dolmuştu. Bir süre beraber ağlamış ve birlikte uyumuştuk. Ve o günden sonra, hep beraber olmaya başladık. İkiz gibi dolaşmıştık; her an, her yerde birlikteydik. Ben sakin, asosyal ve içe dönük biriyken, Vera hep dik kafalı ve öfkeliydi. Ama tüm bu farklılıklara rağmen, birbirimizi anlamak, kimsenin bilmediği sadece ikimizin konuştuğu bir dil bilmek gibiydi. Ne kadar garip olursa olsun, aramızdaki bağ derinleşmişti. Birbirimizin kaybolmuş hallerini bulmuş gibi hissediyorduk.
7.sınıfa geçtiğimiz yaz, bir aile Vera’yı evlat edinmişti. Artık yurttan ayrılmıştı, bir aileye kavuşmuştu ama bizim bağımız hiç kopmamıştı. Hâlâ her fırsatta birbirimize yakındık. Vera, her zaman beni yeni ailesinin evine götürürdü; onların evine gittiğimizde birlikte vakit geçirir, sohbet eder, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Birlikte gülüp eğlenirken, o yeni hayatına adapte olmasına rağmen, sanki hiçbir şey değişmemişti. Artık geceleri birlikte uyumasak da, gündüzleri her anımızı birlikte geçiriyorduk.
Birlikte okula gider, öğle tatillerinde birbirimize sırlar verir, sonra her akşam birbirimizi görmek için fırsatlar yaratırdık. O kadar yakındık ki, neredeyse her düşüncemizi birbirimize aktarırdık. Vera, bana her zaman hem bir arkadaş hem de bir sırdaş gibi gelmişti. O zamanlar, birbirimizin hayatına hâkim olan tek gerçeklik, arkadaşlık bağımızdı. Her şeyin ne kadar güzel ve yerli yerine oturduğunu hissediyorduk.
Lise son sınıfa kadar, bu özel bağımız devam etti, ama bir noktada aramızda bir mesafe oluştu. Artık eskisi gibi her gün birbirimizin yanında olamıyorduk. Yaşamlarımız farklı yönlere doğru evrilmeye başlamıştı.
Geceleri birbirimize sarılamıyorduk, gündüzleri de yeni arkadaşlar ve yeni hayatlar arasında kaybolduk. Ama bu uzaklığın, değişen her şeyin en büyük nedeni, Vera’nın hayatındaki o devrimdi. Artık bir sevgilisi vardı… Ama malesef bu ilişki asla hakettiği bir ilişki değildi..
Aşkla kör olan gözleri gerçeği görmektense, sadece hayalini yaşamakla meşguldü. Ona sürekli göstermeye çalışıyordum, o çocuk Vera’nın düşündüğü kadar mükemmel ve sadık biri değildi. Ama o, bana kulak asmak yerine, aksine beni kendinden uzaklaştırıyordu.. Bu yüzden sık sık tartışıyorduk. Ben ona doğruyu göstermek için uğraşırken, öfkem kontrolden çıkıyor, gereksiz yere yükseliyor ve onu fazla sıkıştırıyordum.
Ama o öfkenin arkasında, başka bir şey vardı; kıskanıyordum. Vera’yı kaybetme korkusuydu, sahip olduğum tek ailemi kaybediyor gibi hissediyordum. Onun gözlerinde bir yabancı vardı, bir başka hayat, başka bir dünya. O çocukla birlikte, Vera bambaşka biri olmuştu.
Şu an düşündüğümde, o kavgaların yaşanacak olan felaketin habercisi olduğunu anlıyorum. O tartışmalar, birbirimize verdiğimiz acı , bir şeyleri kaybetmenin ne kadar derin bir iz bıraktığının göstergesiydi. Ve belki de o günlerde fark etmediğimiz o küçük boşluklar, sonunda her şeyi içine çekmişti. Kavgalarla derinleşen uzaklaşmalar, sonunda aramızdaki duvarları inşa etmişti.
Ve o gün..
O kara günden sonra yine yalnız kalmıştım. Vera'yı kaybetmiştim, bir zamanlar elimi tutan o güçlü dostumun kayboluşu, sanki bedenimi terk eden bir parçam gibiydi. Aramızda oluşan mesafe, adeta dev bir uçurum gibi derinleşmişti. İçime kapanmıştım, tıpkı yıllarca terk edilmiş bir duvarın ardında karanlıkta yalnız kalan bir çocuk gibi. Her şeyin üstünü örtmüş, duvarlarımı yeniden örmüştüm. Kimseye güvenemedim; dünya bir buzdan kalkan gibi, soğuk ve uzak görünüyordu.
Günler birbirini ardı sıra kovalar, karanlıkla aydınlık arasında sıkışıp kalırken, ben kendimi kaybolmuş hissediyordum.
sanki dünyada bir tek ben zorlanıyordum, bir tek ben kaybolmuştum. Ancak derslerime odaklanmak dışında başka bir şey yapacak gücüm yoktu. Tek bir hedefim vardı: Üniversiteye girmek,ve bir öğretmen olmak. Benim gibi bizim gibi çocuklara sahip çıkan onları gören duyan bir öğretmen..
Her sabah güne başlarken, ellerimde yeni bir umut taşıyarak adım atıyordum. Her gün, gitmek istediğim yere doğru ilerlerken, içimdeki boşluğu dolduracak hiçbir şeyin olmadığını biliyordum. Ama yine de devam etmek zorundaydım.
Üniversite sınavına girmiş ve öğretmenlik bölümünü kazanmıştım. Bu küçük zafer, içimdeki büyük boşluğun karşısında bir ışık gibi parlıyordu. 18 yaşımda, artık kendi ayaklarımın üzerinde durma kararı almıştım. Yetimhanden çıkıp, bir iş bularak kendş bölümümden 3 arkadaş ile eve çıkmıştık. Hem çalışıyor, hem okuyordum. Her şey bir düzene giriyordu gibi görünüyordu, fakat içimdeki eksiklik, bir türlü yerini doldurmayı reddediyordu. Ne kadar ilerlesem de, hiçbir şey bana gerçek bir huzur getirmiyordu.
Bazen düşünmeden edemezdim… Eğer ailem hâlâ hayatta olsaydı, nasıl bir hayatım olurdu?
Belki annemin yumuşak gülümsemesine benzerdi gülüşüm; ya da babamın inatçı bakışlarını taşırdı gözlerim.
Kim bilir, onlar da arada beni kendilerine benzetip didişirlerdi… Sevdikleri yanlarımı sahiplenir, sevmediklerini birbirlerine mal ederlerdi belki.
“Bu inatçılık kesin senin genlerinden,” derdi biri, diğerinin bakışları sertleşirdi.
Belki kardeşlerim olurdu.
Babamın önce hangimize telefon alacağı meselesi bile küçük bir savaşa dönüşürdü aramızda.
Kırılır, küser, günlerce birbirimizle konuşmazdık. Sonra annemle babam zorla barıştırırdı bizi, içten içe gülümseyerek.
Belki de bir sabah, annemin beni okula bırakmasından utanırdım. Camdan dışarı bakıp, “Artık çocuk değilim,” derdim ona, kendimce büyük bir öfkeyle.
Babam, okuldan kaçtığımı öğrendiğinde üç gün telefon yasağı koyardı.
Ben de o bildik isyanımla, “Beni kimse anlamıyor!” diye çıkışırdım.
Ve işin en trajikomik yanı…
Bütün bu “belki”ler, hayallerimi en çok süsleyen anlar oldu hep.
Yaşarken isyan edeceğim ne varsa, yaşanmamışlığın içinde en tatlısı oldular bana.
Çünkü yokluk, en sıradan tartışmayı bile özlemin en güzel rüyasına dönüştürürdü bazen…
Evet… Ben buydum.
Dora ve onun gibilerin sahip olduğu her şeye uzaktan bakan, o hayata duyduğu özlemle büyüyen o çocuk. Küçücük ellerimle erişemediğim bir dünyanın camına yaslanır gibi bakardım onlara; güçlerine, özgüvenlerine, görünmez duvarların ardında saklı duran o parlak hayata…
Ve şimdi… Yıllarca hasretini çektiğim her şey önüme serilmişti. Ama bu sefer kendi bedenimden sürgün edilmiş gibiydim; tanımadığım bir karanlığın içine düşmüş, ayaklarımın altından zemin çekilmişti. Işıkların ardına saklanan cevapları ararken, bilinmezliğin soğuk nefesi omuzlarıma değiyordu.
Hasretini çektiğim dünya karşımdaydı…
Ama ben, kendime en uzak halimle oradaydım.