İçeriğe geç

EKİNOKS

Bölüm 3 · 26 dk okuma

EKİNOKS

Bölüm 3

3.BÖLÜM

Ağır ağır açtım gözlerimi. Güneşin sert ışıkları, gözlerimi kamaştırmıştı. Ellerimi yüzüme siper edip başımı yana çevirdim. Sırtımda hissettiğim sıcaklık, ayaklarımın altındaki kumların ıslaklığıyla birleşince, kendimi bir kumsalda bulduğumu fark ettim. Yavaşça uzandığım yerden doğruldum.

Burası, kendimi dinlemeyi sevdiğim tek yerdi. Issız bir sahildi ve her zaman buraya, içimdeki karışıklığı atmak, düşüncelerimi toparlamak için gelirdim. Saatlerce burada oturur, yalnızlıkla baş başa kalırdım. Tek başıma…

Normalde buralara tek başına gelmek garip olurdu. İnsanlar genelde topluca gelir, kalabalıkla bu huzuru paylaşmaya çalışırlardı. Ama ben o kadar sık gelmiştim ki, artık hangi saatlerde insanların burada olduğunu, hangi saatlerde yalnızlığın hüküm sürdüğünü bilirdim. Ne çok kalabalıkken, ne de çok ıssızken gelirdim. Kuşluk vakti, birkaç balıkçı dışında kimse olmazdı burada. Onlar da beni tanır olmuşlardı, ben de onların varlığından huzur alırdım. Ama aramızda hiç konuşmazdık.

Herkes kendi işini yapar, sonra sessizce giderdi. Sanki bu sahil için yazılı bir anlaşma varmış gibi…

Sahildeki dalgalar, sakin bir şekilde kıyıya vuruyor, her biri diğerini takip ederken suyun sesi huzur veriyordu. Arada bir kaç kuş sesi duyuluyor, hepsi geri kalan sessizliği bozmadan uçup gidiyordu. Yalnızdım. Çevremde kimse yoktu.

Ama ben nasıl gelmiştim buraya? Neden bu saatte buradaydım? Sık çam ağaçlarının arasından geçen, hafif bir esinti yüzümü okşadı. O an, geçtiğimiz ay omuz hizamda kestirdiğim saçlarımı rüzgarın etkisiyle uçuştu. Saçlarım…

"Ohh… şükürler olsun," diye mırıldandım,

-“ rüyaymış..”

Saçlarım eski haline dönmüştü, Kontrol ettiğimde, yara izim yine yerindeydi, Bir ayna olsa, belki eski, sıska ve çelimsiz halimin geri geldiğini de görebilirdim. Ama hala bir bilinmezlik vardı, buraya bu sahile nasıl gelmiştim. Akşam evde uyuduğumdan emindim.. Yaşadıklarımın mantıklı bir açıklaması olmasa da, kendi halime dönmüş olmak, bir şekilde içimi rahatlatmıştı.

Ayağa kalkıp, ellerime ve üzerime yapışan sahil kumlarını silkeledim. Ama bu, canımın yanmasına neden olmuştu. Yıllardır avucumda var olan izim asla acı ya da hassasiyet yaşatmamıştı bana.Ama şimdi , kumları silerken canımı yakmıştı. O yara izi, annemden ve babamdan bana kalan tek şeydi, bu yüzden benim için anlamı çok büyüktü.

Yaşadıkları evle birlikte kendileri de kül olduğu göz önünde bulundurduğumuz zaman bana bırakabilecekleri en mantıklı şey buydu zaten..

O an avucumda ki acıyı bir kenara bırakıp tekrar kendime yoğunlaştım. Üzerimde dün akşamdan gitmek için ütüleyip kenara bıraktığım genellikle önemli bir yere giderken giydiğim ve neredeyse tek düzgün kıyafetim sayılan gömleğim ve kot pantolonum vardı. Bunları ne ara giydiğimi de hatırlamıyordum. Hastaneye gitmiş miydim yoksa giderken mi buraya uğramıştım hatırlayamıyordum. Ayaklarım çıplaktı..

Etrafta ayakkabılarım varmı diye bakınırken,kumda yürüyen birinin ayak sesi sessizliğin huzurunu bozdu . Sesin geldiği yöne döndüğümde derin mavi gökyüzünün tam altında , karşımda gördüğüm kişiyi asla beklemiyordum. Bu imkansızdı.

Yavaşça ilerleyen ayakları kumları içinde gömülürken, sıcak esinti, denizin tuzlu kokusunu burnuma taşıdı..

karşımda duran kişi benden başkası değildi.

İyice deliriyordum belli ki ..

Dalgalı uzun saçlı ve daha bakımlı halim ağır adımlarla yaklaştı .. Dora..

-“ Nasıl olabilir bu? Sen..” Diye mırıldandım.

Rüyadan uyanınca herşeyin eski haline döndüğünü sanmıştım ama hayır hala garip ve imkansız şeyler yaşamaya devam ediyordum.

“- şaşırdın değil mi ?” Dedi kopyam. Uçuşan saçlarını yana savurup gülümsedi.

ama bu gülümseme bana huzur vermek yerine derin bir korku dalgası gönderdi. Sanki karşımda bir yansıma değil de, bir canavarmış gibi hissetmiştim. Saçlarının her teli, rüzgarla savruldukça, sanki bedenimi yavaşça sarıyor, düşüncelerimi bulandırıyordu. Nasıl hissedeceğimi şaşırmıştım. Ürkütücüydü… Aynı zamanda garipti…

Onun ise eğlenir gibi bir hali vardı. bana doğru yaklaştı,. Üzerinde annesinin rüyamda bana giymem için verdiği ve benim de giydiğim swet ve pantolon vardı.

-“ Tanışmamıza gerek var mı?”

sesindeki alaycılıkla bana bakarken. Yüzü, sanki bu olayı çok daha önceden biliyormuş gibi soğuk ve huzurluydu. Cevap alamayınca, kendi kendine konuşmaya başladı.

“-Bence de yok. Zaten ben seni, senin beni tanıdığından çok daha fazla tanıyorum, Arya. Sen de zamanla beni tanıyacaksındır eminim.” Sözlerinin yankısı, içimdeki boşluğu daha da genişletti.

-“ Bu nasıl oluyor? ..Sen ..? “

Sabırsızca konuşmamı kesti.

-“şu an bir rüyanın içerisindeyiz Arya. Senin olmaktan en keyif aldığın yeri canlandırmaya çalıştım ama inan bu kadar sıkıcı biryer olacağını tahmin etmemiştim. “

-“ rüya mı? “

Rüyalar ve gerçekler birbirine karışmış birbirinden ayırt edilemez hale gelmişti.

-“ evet!” dedi gülümseyerek.

Bence yanılıyordu. Rüyalarda olduğundan farklı olabilirdi ama gerçek hayat değişkenlik göstermezdi.. Ve ben az öncekinin aksine şu an kendimden farklı ya da bir başkası değildim.

-“ Hayır şu an rüyada değilim. Asıl az önce bir rüyadaydım ve sen olarak uyanmıştım.. kimsin Sen ? Yani Dora olduğunu biliyorum ama kim olduğunu bilmiyorum. Kayıp ikizim falan mısın?”

dedim, kafam karışmış bir şekilde, her kelimenin ardında sormak istediğim başka bir şey var gibiydi.

-“ hayır!” Dedi Kıkırdayarak. Uzun sorularımın aksine kısa cevaplar veriyordu.

Bense Israrla tezimi doğrulatmaya çalıştım.

-“ Ama bana çok benziyorsun!”

Başını olumsuz anlamda sallayıp cıkcıkladı .

-“İnan bana benzerliğimiz aramızdaki farkların yanında hiç bir şey !“

Derin bir nefes alıp biraz düşünerek konuştu .

-“sen olmanın beni bu kadar zorlayacağını düşünmemiştim”

Bakışları üzerimde gezinirken yüzünde ki tatsız ifade ne anlama geliyordu anlamamıştım.

-“ ben olmak mı?” dedim. Söylediği şey mecazi bir anlam içeriyor olmalıydı.

-“ Evet. Sen ben oldun ben de sen.”

Ben anlamaz gözlerle ona bakarken gözlerini devirdi.

Sabırsızca konuşmaya devam etti:
“Az önce ben olarak uyandığını söylemedin mi ”

Boğazım kuruyarak cevap verdim.
“Evet... Ama rüyamda öyleydim. Uyandım ve her şey bitti. ”

Bakışları keskinleşti, sesi daha da ciddileşti:
“Hayır, bitmedi. Maalesef her şey yeni başlıyor.”

Yüzünde istemsiz bir mecburiyetin izleri dans ediyordu. Söyledikleri tüylerimi ürpertmişti.Neyin içine çekildiğimi bilmiyordum karşımda ki kopyamın gizemli ve aynı zamanda sinir bozucu halleri bunun pek de normal bir şey olmadığını söyledi.

-“ Bak kalıp seninle tanışmak neler olduğunu anlamak isterdim. Ama bu gün yapmam gereken önemli işler var. Ne senin yerine geçmeye ne de başka bir şey yapmaya vaktim yok. Beni bekleyen biri var ve bir an önce gitmek istiyorum!”
Dora derin bir nefes alarak hafifçe başını eğdi, sanki söylediklerimi haklı buluyormuş gibi. Sonra birden kararlı bir sesle konuştu:
“Elbette gideceksin, Arya. Ama önce oturmalıyız. Konuşacaklarımız önemli!”

Daha ne olduğunu anlayamadan sağ elini havaya kaldırıp parmaklarını şıklattı. Her şey bir anda değişti. Şimdi aynı deniz kenarında, ışıl ışıl bir restoranın masasında oturuyorduk. Masa ve sandalyeler insanın içini ürperten bir lükse sahipti. Çevremizdeki deniz mavisi ufuk, yumuşak dalgaların melodisiyle harmanlanmıştı. Fakat asıl sarsıcı olan, bu restoranın sadece bir anda, yoktan var olmasıydı.

Şaşkınlıktan gözlerim irileşti, ağzım istemsizce aralandı. O ise tüm bu sahneyi sanki sıradan bir şeymiş gibi karşıladı. Gözlerimin derin şaşkınlığını ve tepki veremeyen halimi tamamen görmezden gelerek konuştu:
“Çok vasat bir ortamdı. Biraz zenginlik katalım,” dedi, alaycı bir gülümsemeyle.

-“ Hem söylediklerime inanmana da yardımcı olur diye düşünüyorum..” dedi.

Bu gülümsemeyi tanıyordum. Yıllardır bu tür bir ifade ile çok karşılaşmıştım.. küçümseyen, her şeyi bilen bir tavır. Ama şu anda bu detaya takılmak bile anlamsızdı. Gözlerim hâlâ çevremdeki gerçeküstü sahnede geziniyordu.

-“Bu... bunu... nasıl?..."
Kelimeler can çekişerek dudaklarımdan dökülmüştü.

"Şu an yaşadıkların tamamen benim hayal gücümün ürünleri," dedi. "Hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Tabi, uyanana kadar..."

Son cümlesi, istemsiz bir ürperti yaratmıştı. Ardından sanki eğlenceli bir oyuna davet ediyormuş gibi gözlerini kısıp gülümsedi.
"Meselaaa... ne içersin?"

Cümlesini bitirir bitirmez parmaklarını şıklattı. Bir anda önümde geniş ve süslü bir bardakta, üstü özenle hazırlanmış köpük ve kakao desenleriyle kaplı bir kahve belirdi. Hemen ardından yeniden şıklattı. Bu kez zengin bir davetten kopup önüme düşmüş gibi duran, kırmızı meyvelerle bezenmiş, kat kat ihtişamlı bir pasta ortaya çıktı.

Şaşkınlıkla donup kalmıştım. O ise bu durumdan ziyadesiyle memnundu; yüzünde eğlenmekten parlayan bir ifade vardı.
"Daha önce bu kadar iyisini tatmamış olabilirsin," dedi, alaycı bir tınıyla. "Dene bence."

Kesinlikle beni aşağılıyordu. Artık bundan emindim. Yine de takılmadım..

"Bütün bunları nasıl yapabiliyorsun? Anlatacak mısın?" dedim, sesim titrek ve gergin çıkarken.

Gözleri benim üzerimde gezinirken alaycı bir sırıtış yayıldı dudaklarına.
"Aaa ama çok acele ediyorsun," dedi, ağır ve vurgulu bir tonla. "Daha sana göstermek istediğim çok şey var. Sen de bu arada pastanın tadını çıkarsan ne olur? Bir deri bir kemik kalmışsın!"

Beni baştan aşağı süzdü, bakışları keskin ve rahatsız ediciydi. Bu tavrı içimdeki siniri yavaş yavaş alevlendiriyordu. Anlaşılan zayıflığımı yetersiz beslenmeye bağlamıştı. Oysa gerçek bunun tam tersiydi; deli gibi yiyordum ama stres ve yorgunluk vücudumun dengesini tamamen altüst etmişti.

"Başka gerçekleşmesini istediğin bir şey varsa onu da yapabilirim," dedi, sesi bu kez meydan okuyan bir tonda.

Parmağını hafifçe kaldırıp şıklattığında yüzündeki ifadeye dikkatle baktım. Sanki bana sürekli ne kadar güçlü olduğunu göstermek istiyor, bir tür güç gösterisi yapıyordu. Neden bunu yapma ihtiyacı duyduğunu anlamak zordu.

"Mesela görmek istediğin biri varsa onu sana gösterebilirim," dedi ve bu kez sesi şeytanca bir heyecanla titreşti. Bakışları kısılmış, gözleri tehlikeli bir parıltıyla ışıldıyordu.

"Vera’nın senden özür dileyip ayaklarına kapanmasını isterdin, değil mi?" diye sordu alaylı cümlesiyle beni dondurarak.

Vera’yı nereden tanıyordu ki?

Soru zihnimi altüst ederken sessizlik bir anda odaya yayıldı. Derin ve boğucu bir sessizlik... Dora yeniden parmaklarını şıklattı. Tam o anda duyulan ikinci bir ayak sesi, sessizliği yırtarak kulaklarıma ulaştı. Başımı hızla o yöne çevirdiğimde, yavaş ama kararlı adımlarla bana doğru gelen Vera’yı gördüm.

En son gördüğümden beri daha da güzelleşmişti. İnce uzun boyu ve başının üzerinde özenle toplanmış saçları, her zamanki zarafetiyle göz kamaştırıyordu. Ancak gözleri... Onlar farklıydı. Mavi gözleri şimdi üzgün, hatta pişmanlık dolu bakıyordu.

Onu görmek bende bir patlamaya neden olmak üzereydi ama kendimi tutmayı başardım. Yoksa gidip ona sarılmam an meselesiydi. Ama bu kendini beğenmiş klonumun yanında bir tartışma yaşayıp ona küçümseyecek başka bir konu daha vermek istemedim.

Birkaç adımda yanıma ulaştı. Sandalyemin yanına diz çöktü ve ellerimi tuttu. Dokunuşu yumuşak, ama titriyordu. Gözlerinden düşmek üzere olan yaşlar, yanaklarında birer inci gibi parlıyordu.

Vera’yı hiç böyle görmemiştim. Bu hali, bende garip bir his bırakıyordu; hem tanıdık hem de yabancıydı.

Dudaklarından dökülenler beklediğim şeyler değildi.

"- Arya, özür dilerim. Seni yalnız bıraktım ve beni uyarmana rağmen söylediklerini görmezden geldim. Sana sırt çevirdiğim için kendimi affedemiyorum."

Sözleri, içimde yıllardır birikmiş o boşluğa dokundu. Ellerinin sıcaklığını hissedince bir anlığına zamanın geriye aktığını düşündüm. O sıcaklık, eski günlerin silinmeyen bir parçası gibiydi. O benim ailemdi. Aramızdaki soğukluk ne kadar derinleşirse derinleşsin, ona sırt çevirmem mümkün değildi.

Eski günlere dönmeyi hep hayal etmiştim. Ama bu, asla böyle olmamalıydı. Eğer benimle konuşacağını bilseydim, özür dilemesini beklemeden koşar adım yanına giderdim.

"- Yıllardır kendini suçlamana izin verdim , Arya. Ama bu senin hatan değil. Can'ın suçuydu her şey. Zaten başına gelenleri hak etmişti."

Sözleri, kararlılıkla bir nehir gibi aktı. Ama nehrin altındaki kayalar gibi, bu cümlelerin samimiyetsizliği de gizlenemeyecek kadar açıktı. Bu sözler beni gerçeklerle yüzleştirdi.

O sırada kopyama kaydı gözlerim. Alaycı bir ifadeyle, tam karşımızda duruyordu. Bakışlarında görmeye alışkın olduğum o küçümseme vardı. İnsanların trajedileriyle dalga geçmek kadar aşağılık bir şey olabilir miydi?

Öfke, içimde şimşek gibi patladı ve yayıldı.

"Yeter artık!" dedim, sesim odayı dolduran bir yankı gibi yükseldi. Ve o anda Vera, bir sis gibi dağılıp kayboldu. Zaten olan bitenin gerçek olmadığı çok açıktı.

Dora Küstah bir gülümsemeyle beni izliyordu. Kendi gülümsememe aynısı olan bu ifadenin nasıl bu kadar itici olabildiğini düşünürken, içim nefretle doldu.

"Ama söylediklerinde haksız mıydı?" dedi kopyam, sesi bıkkın bir memnuniyet taşıyordu. "Sonuçta o seni dinlemedi, Arya. Haklı olan sendin."

Bir adım attım, ama bu adım daha çok tehditkar bir meydan okuma gibiydi.

"Sana bu konuda ne düşündüğünü soran oldu mu?" dedim, sesim tıpkı çelik gibi soğuktu. "Üstelik o meraklı burnunu her şeye sokmasan iyi edersin. Benim yerime geçmek için her şeyimi deşelemeye nasıl cüret edersin?" dedim öfkeyle..

O ise, her zamanki rahatsız edici sakinliğiyle bana baktı. Ardından başını yana eğerek, dudaklarına yerleşen hafif bir gülümsemeyle konuştu:
“Çok garipsin, Arya. Onca gördüğün olağanüstü şeye rağmen hâlâ geçmişte takılısın.”

Sözleri bir zehir gibi içime işledi. Yüzümdeki öfke ifadesi yerini derin bir şüpheye bıraktı.

“Sen kimsin, söylesene? Benim hakkımda bu kadar şeyi nasıl bilebilirsin?” dedim, sesim istemsizce çatallanmıştı.

Cevabı ise beni hem korkuttu hem de şaşkına çevirdi:
“Rüyaların sayesinde,” dedi.

Bir adım geriledim, vücudumun tedirginliği her halimden okunuyordu.
“Beynimin içine mi giriyorsun?” diye sordum, korku ve şaşkınlık sesimde birbirine karışmıştı.

Omuzlarını silkerek, neredeyse alaycı bir şekilde cevap verdi:
“Bazen.”

Bu kayıtsızlık beni çileden çıkarmıştı. İçimdeki sabrın son ipine tutunarak, bir kez daha dişlerimi sıkarak konuştum:
“Yaptığın bu şey her ne ise bir son ver ve ne olduğunu anlat!”

Sesim bu sefer öfkenin ve çaresizliğin karışımıydı. Gözlerindeki oyunbaz parıltı bir anda söndü, ifadesi değişti. İstemeden de olsa ciddi bir tonda, neredeyse bıkkın bir edayla konuşmaya başladı:

"Tamam, tamam," dedi, istemsizce bıkkın bir ses tonuyla. Gösterisi yarıda kalmış gibi görünüyordu, bu da onun için belli ki can sıkıcıydı.

Bir an sustu, gözlerimin içine baktı ve anlatmaya başladı.

"Pekala, Arya. O halde kulaklarını aç ve beni iyi dinle."

Kollarını birleştirip arkasına yaslandı.. Sanki ne düşündüğümü zaten biliyor ve bu düşüncelerle dalga geçiyordu. Ben ise bir süre onu süzdükten sonra ağır adımlarla tekrar sandalyeye oturdum.

“Bir süre seninle yer değiştireceğiz,” dedi, parmağıyla önce beni, sonra kendisini işaret ederek.

Sözleri odada yankılandı, ama anlamı havada asılı kaldı. Kaşlarımı çattım.

“Bunu yapmayacağımı söylemiştim.” dedim üzerine basarak.

Bu saçmalıktı. Evet, çok benziyorduk, ama aramızdaki farklar göz ardı edilemeyecek kadar belirgindi. En basitinden bariz bir kilo farkımız vardı. Ama esas mesele bu değildi. Hem ben neden onunla yer değiştirecektim ki? Sabah gördüğüm – ya da hayal ettiğim – o rüyada, onun hayatını kısaca tatmıştım . İyi durumda, varlıklı ve istediğim hayata sahip gibiydi. Ama bu, gözlerimi kapatıp bilinmeyen bir karmaşanın içine atlayacağım anlamına gelmiyordu.

“Bir süre.. seninle.. yer değiştireceğiz.” diye tekrarladı cümlesini, kelimelerin arasında ki boşluk bunu yapmaya mecbur olduğumuzu vurgulamak içindi..

-“Bunu kabul edeceğimi kim söyledi ?” dedim, sözlerimi sert tutmaya çalışarak.-“kabul etmek mi? Sana kabul eder misin diye sorduğumu hatırlamıyorum.” dedi.

Bir an sessizlik oldu. Cüretkarlığı cidden çileden çıkartıcıydı.

“Biraz önce odamda ben olarak uyandın ” dedi.

O an içim ürperdi. Sözleri zihnimde yankılandı. Elleriyle kurduğu gerçekliğin içinde kaybolduğumu hissediyordum.

“Evet, ama… o… o bir rüyaydı,” dedim tereddütle. Cümlelerim güçsüzdü, inandırıcı olmaktan uzaktı. Kendimi buna inandırmaya çalışıyordum, ama dudaklarım bile yalan söylediğini biliyordu.

Dora’nın gözleri parladı. “Hayır, Arya. ŞU AN bir rüyadasın. Az önce gerçekten benim bedenimdeydin. Gerçekti bu.”

“Bu imkansız,” diye fısıldadım. Ellerim istemsizce kısa saçlarımı geriye taradı. İçimdeki kaos büyüyordu. Böyle şeyler sadece hayal dünyasında olurdu. Ya gördüğüm her şey bir rüyaydı ya da... ya da ben gerçekten ölmüştüm.

“Ben… öldüm mü?” diye sordum, sesim çatallandı.

Dora, sanki dünyanın en komik şakasını duymuş gibi eğlenceli bir kahkaha attı. Bu kadar umursamaz olması içimdeki korkuyu daha da büyüttü.

“Hayır, ölmedin,” dedi, gülümsemesini dizginlemeye çalışarak.

-“ öyleyse bütün bunlar ne anlama geliyor” dedim huysuzlukla.

Kıkırtıları sinir bozucuydu.

Gülmesini bastırıp ciddileşmeye çalıştı.

“Bak Arya, şimdi anlatacaklarım biraz karışık. Sana ilk başta inanılmaz gibi gelebilir ama hepsi gerçek..”

Gözlerime bakıp tepkimi ölçtü. Bense daha fazla uzatmamak için anlatacağı şeylere odaklandım.

-“ sabah uyandığın beden benim bedenimdi ve gerçekti. Ben de senin bedeninde uyandım. Bir nevi ruhlarımız yer değişti. Benim yaşadığım dünya senin doğup büyüdüğün dünyadan farklı. “

Zihnim anlattıklarını süzgeçten geçirirken yüzüm şekilden şekle giriyor olmalıydı.

-“Şöyle anlatayım.. senin yaşadığın dünyanın bir benzeri daha var. Ve biz bu dünyalar arasında birbirimizin bedenlerini kullanarak seyahat ediyoruz. Çünkü…biz seninle birer Şaya’yız.”

Beynim kelimeyi kavramaya çalıştı, ama ilk defa duyduğum ve ne anlama geldiğini bilmediğim bu kelime kulağa garip geliyordu..

“Ne?” dedim, daha çok içgüdüsel bir tepkiyle.

Dora’nın yüzünde o tanıdık alaycı gülümseme belirdi. kelimenin anlamını bilmememi eğlenceli buluyordu.

-“şaya..” diye devam etti.

-“Yani dünyalarımız arasında geçiş yapabilen ikizleriz.“

Duyduklarımı algılamakta zorlanıyordum. Çünkü olasılığı imkansız bir durum söz konusuydu. Dünyalar derken birden fazla dünyadan bahsediyor olduğunun farkında olmalıydı. Sanki onun ağzından çıkan kelimeler beynimin duvarına çarpıp geri düşüyordu.

-“dünyalarımız? “ dedim. Anlamaya çalışmak bile saçma gelmişti.

Kopyam gözlerini devirdi. Sabırsız bir hali vardı. Tekrar masaya yaklaşıp dirseklerini masaya dayadı.

-“ tekrar söylüyorum. biraz önce benim odamda benim evimde benim bedenimde uyandın. Yani herşey gerçekti. Ve ben de senin odanda senin yatağında uyandım. Ve tahmin et nasıl? Muhteşem bir sırt ağrısıyla. İlk işim o aptal çekyatı yakmak olacak. “

Kendi esprisine kendi güldü. Çünkü ben hala alık alık suratıma bakmaya duyduklarımı hazmetmeye anlamaya çalışıyordum. Sanki beynim, duyduklarımı bir yapboz gibi bir araya getirmek için savaş veriyor, ama parçalar hiçbir şekilde birbiriyle uyuşmuyordu.

Sanki bir rüyadaydım ama bu rüya, farkında olmadan içine çekildiğim bir labirent gibi gerçekçi ve ürkütücüydü. Karşımda duran kopyam, beni hayatımın absürt bir tiyatrosunun içine sürüklüyordu.

“Muhtemelen uyanınca annem ve babamla tanıştın. Ayyy, bir de erkek kardeşim vardı, onu da gördün mü? Baş belasının tekidir,” dedi, yüzünü ekşiterek. Bu tavrı, sanki kötü bir yemekten bahsediyormuş gibi kayıtsız ve küçümseyiciydi. Ama ben hâlâ önceki sözlerine takılmış, aklımda o sözcüklerin yankısıyla boğuşuyordum.

“Sen de... benim yatağımda mı uyandın?” diye sordum, sesim bir fısıltı kadar cılızdı.

“Evet,” dedi, beni işaret ederek. “Dün akşam üzerini değiştirmeden kot ve tişörtle yatmışsın.”

Bunu söylediğinde içimde garip bir ürperti hissettim. Beni gözleriyle incelemesi, bir yabancının özelimi biliyor oluşu tedirgin ediciydi.

“Uyandığım an buz kesmiştim ve sırtım inanılmaz bir ağrı içindeydi. Çok iğrençti. Kalktım, ilk işim kendimi duşa atmak oldu. Pek hijyenik olmayan bir banyo yapmak zorunda kaldım. En kısa zamanda kurtulacağım şeyler arasında o banyo çeşmesi de var...Bi çeşmeden akan su aniden 20 derece nasıl artabilir.. ” dedi, sesi hem alaycı hem de iğrenmiş bir ton taşıyordu. Benden beklediği tepkiyi alamayınca gözlerini devirdi.

Kaşları hafifçe kalktı ve derin bir nefes aldı.

-“Şimdi de seninle iletişime geçtim,” dedi ve bu sözlerle bir noktayı koyar gibi kendini arkaya yasladı.

Anlattıklarını tekrar gözden geçirdim. Deki saçması uçuk kaçık bir şeydi ama bizzat yaşamış olmak inanmak zorunda bırakıyordu beni.

-“Bu… ama… ben…” diye kekelerken cümle kurmayı başaramamıştım. Kelimeler, dilimin ucunda boğuluyordu. O ise bu halime alaycı bir kıkırdama ile karşılık verdi. insanlıktan nasibini almamış bir pisliği andırıyordu ve sabrım tamamen tükenmek üzereydi.

Bu bilinmezlikten bir an önce kurtulmak istiyordum. Son kez şansımı denemek ve bu karmaşadan kurtulmak istedim

-“Ben daha fazla bu saçmalıkları dinlemek istemiyorum. Evime geri döneceğim,” dedim, kararlı bir sesle. Ne de olsa evin yolunu biliyordum. Şu “diğer dünya” saçmalığından kendimi kurtarıp, kendi gerçekliğime dönmeliydim.

Ayağa kalktım ve etrafı lüks ama garip şekilde boş olan restoranın çıkış kapısına yöneldim. Tüm bu yaşananları unutmalıydım ya da bir tımarhaneye gidip erken teşhisle akıl sağlığımı kurtarmalıydım. Ama her iki seçenek de şu an için daha gerçekçiydi ve tek amacım çıkış kapısına ulaşmaktı. Cam kapıya yaklaştığımda, hemen arkamda yankılanan sesi beni durdurdu.

“Arya!”

Duraksadım, omzumun üzerinden ona baktım. Rahat bir şekilde oturuyor, beni izliyordu. “Çıkış bu tarafta!” dedi, parmağıyla sağ tarafı işaret ederek. Ona kuşkuyla baktım, ardından işaret ettiği yere. Az önce önümde duran ve neredeyse çıkmak üzere olduğum kapı şimdi oradaydı. Şaşkınlıkla tekrar önüme döndüm. Karşımda kesik aynalı, dekoratif bir duvar duruyordu.

Kapı yer değiştirmişti.

Aynadaki yansımama takıldım. Parçalanmış cam yüzeyin yansıttığı görüntüde yüzüm, korku ve şaşkınlıkla çarpılmış bir haldeydi. Orada ne kadar süre kendimle göz göze kaldığımı bilmiyorum. Tam o sırada Dora, aniden yanımda belirdi. Yansımasından bana bakıyordu. Bu yansıma, sanki aynanın içinden çıkıp gelmiş başka bir varlıktı. O ve ben… aynıydık ama bir o kadar da farklıydık.

“Bu işe başladık Arya,” dedi, ciddi bir tonla. “Geri dönmek istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın.”

Ona döndüm, yüzündeki ciddiyet beni huzursuz ediyordu. “Bir süre ben, yani Dora olacaksın. Ben de Arya olacağım. Bir süre… çok uzun sürmeyecek, merak etme. Sefil bir hayatı yaşamaya pek meraklı değilim,” dedi ve ardından arkasını dönüp başka bir masaya doğru ilerledi.

Oturduğunda, parmağını şıklattı. Karşısındaki sandalye, bir hayalet tarafından itilmiş gibi kendiliğinden geri sürüklendi. Başıyla bana oturmam için işaret etti. Ancak ben yerimde kalıp öylece ona baktım. Tepkisizliğimden rahatsız olmuş gibi görünmedi. Alaycı bir umursamazlıkla konuşmaya devam etti:

“İnan ki senden daha çok istiyorum geri dönmeyi. Ama önce halletmem gereken şeyler var.”

Sözlerindeki gizem, merakımı cezbetmişti. Yavaş adımlarla ona doğru ilerledim ama oturmadım. “Ne gibi şeyler?” dedim, biraz tereddütle. İçimdeki huzursuzluk, bunun beni tehlikeye atacak bir şey olabileceği düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Dora’nın yüzü, bir an için değişti. Gözlerinde bir kararlılık vardı. “Sana bir şey soracağım,” dedi, sesindeki ton daha derin, daha anlamlıydı.

Gözleri bir an benim avucuma takıldı, sonra sesi beklenmedik bir ciddiyetle yankılandı.

“Sağ avucundaki yanık izi… Bebekken olmuştu değil mi? ”

Sorusu, içimde bir dalgalanma yarattı. Hatırlatmasıyla birlikte, avucum sanki onun varlığını doğrularcasına hafifçe sızladı. Bakışlarımı yavaşça avucuma indirdim. Solgun, yıllardır unutulmuş o iz oradaydı.

“Evet…” dedim, sesim belirsiz ve huzursuzdu. Bu iz hakkında daha önce hiç kimse böyle bir şey sormamıştı.

“Yanık izi olduğunu nereden biliyorsun?”

Bakışlarımı onun gözlerine diktim, açıklama beklerken merakım giderek artıyordu..

-“ sence ? “ dedi cevabı biliyormuşum gibi . Haksız da sayılmazdı. Daha az önce rüyalarıma ulaşabildiğini düşüncelerimi , sırlarımı bildiğini bizzat görmüştüm.

-“Neden sordun peki?” dedim, onun sorusunda saklı olan nedeni çözmeye çalışarak.

-“ Arya olarak uyandığım andan itibaren sürekli sızladı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu kadar hassas olması tuhaf çünkü.” dedi.

-“Bütün bu gördüklerimin arasında benim için en önemsiz detay bu sanırım” dedim kafa karışıklığımı bastırmaya çalışarak.

-“ Daha göreceğin çok şey var ama yara izinin hassasiyetinin anlamı hepsinden önemli. Eğer tahmin ettiğim şey doğruysa.. durum bambaşka bir boyut alabilir.” dedi.

-“ tahmin ettiğin şey neymiş?” dedim.

-“ şimdilik bende kalsın. Zamanı gelince sana anlatacağım söz. Ama senden bir şey istiyorum: asla ve asla bu rüyadan ve avucunda ki yara izinden kimseye bahsetme. “

Tam nedenini soracakken, beni bir kez daha susturdu. Gözleri, derin bir uyarıyı barındırıyordu.

“Ve… Arya olduğunu da kimse öğrenmemeli,” diye ekledi. “Çünkü içinde bulunduğumuz durum, sandığından çok daha tehlikeli. Ölmek gibi bir niyetin yoksa—ki benim yok—söylediklerimi dikkate almalısın.”

“Sen ne dediğinin farkında mısın?” diye sordum dehşetle.

Dora’nın yüzü ciddiyetle kasılmıştı. “İnanması zor biliyorum, ama bunlar gerçek. Uyandığında bir kez daha anlayacaksın neyin içine çekildiğini. Sana tavsiyem, söylediklerimi fazlasıyla dikkate alman.”

Sesi, delici bir gerçeklik taşıyordu.Gerçekten tedirgin olmuştum.

-“ ölebilirim yani?” sesim çaresizlik yumağıyla sarılmış gibiydi

-“ ölebiliriz !” Diye düzeltti ama ses tonu uyuyabiliriz der gibi sıradandı.

-“ bak Arya tekrar söylüyorum. Kimseye anlatamazsın. Sadece bir süre benmişim gibi yaşa. Hem bu fırsat eline bir daha geçmez unutma!”

Anlayamamıştım

-“ ne fırsatı?”

-“ Bir evin olması. Güzel giyinmek. Hatta bir annenin olması..Gerçi anne konusundan pek emin değilim. çok takıntılı ve fazla baskıcı. Beni çok bunaltıyordu ama belki sen hoşlanırsın.”

Yüzünde yine o alaycı gülüş vardı. Az önce olayın ciddiyetinden bahsederken, şimdi o umursamaz ve ukala tavrı geri gelmişti. Gözlerindeki küçümseme, alev alev yanıyordu; bu onun için bir tür oyun gibiydi. oynadığı şey benim hayatımdı ve bunu umursamıyordu.

Beni sefil, aç ve kimsesiz biri olarak gördüğünü, bu yüzden değersiz sayıp keyifle oynamaktan çekinmediğini anlamak zor değildi. Ona göre ben kendi kurallarına göre hareket eden bir piyon başka bir şey değildim. Öfkemi bastırmaya çalışsam da, içimdeki huzursuzluk bir volkan gibi patlamak üzereydi.

Ukala pislik...

Gözlerimi kısarak ona baktım. Gülüşü, bir zafer işareti gibi yüzünde parlıyordu. Ama onun bu ukalalığını daha fazla görmezden gelemezdim. Madem böyle bir oyundayız, o zaman gerçek Arya’yı tanımanın zamanı gelmişti.

Kendimden emin bir şekilde biraz önce sürüklenen sandalyeyi sert bir hareketle çektim, ahşabın zeminde çıkardığı ince gıcırtı odada yankılandı. Otururken arkamda bıraktığım sessizlik, birazdan söyleyeceklerimin ağırlığını önceden haber veriyordu.

Masaya kollarımı dayayıp ona doğru eğildim, gözlerimi onun gözlerine kilitledim. Nefes alışverişim hızlanmış, öfkem yüzüme sıcak bir dalga gibi vurmuştu. Masanın kenarına sıkıca tutunan ellerimden eklemlerimin beyaza döndüğünü hissettim.

-“ Deminden beri bana o kadar çok şey anlattın ve gösterdin ki hepsini algılamam ve sindirmem ve inanmam zor oldu. Bunu kabul ediyorum. Ki hala bir tarafım bütün bunların bir halüsinasyon olduğunu söylüyor. Ama ona şimdilik kulak asmıyorum. Tıpkı zayıflığımdan korkularımdan zevk almana kulak asmadığım gibi . Ama benim de sana söylemem ve senin anlaman gereken bazı şeyler olduğunu farkettim biliyor musun?

Söylerimi beklemiyordu.

-“ neymiş o?” dedi tedirginliğini gizlemeye çalışarak.

-“ Madem bir yer değiştirme yapacağız ki hiç istemeyerek bu işe sürüklendim.

Bütün bunların en kısa zamanda biteceğini söyledin. Peki bittiği zaman senin deyiminle “sefil “ hayatıma geri dönmek isteyeceğimi nerden çıkardın? Sıcak bir yuvanın , baskıcı da olsa gerçek bir annenin tadı ya beni bağımlı yaparsa ve bu hayatı bırakmak istemezsem?”

Yüzünde beliren ifade tam olarak görmek istediğim şeydi.. Korku!

Çünkü içimdeki öfke kadar güçlü bir şey vardı: Kararlılık. Bu oyunda benim de söz hakkım vardı, ve bu kez onun belirlediği kurallara uymayacaktım.

Gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Ben buydum işte. Sakindim sabırlıydım. Ta ki biri damarıma basana kadar.

İşte o zaman içimden tanımadığım bir Arya çıkıyordu. Kontrolsüz, cesur ve keskin. O Arya, hiç yapmak istemediğim şeyleri yapar, söylememem gereken sözleri patlatırdı. Bazen bu yanı işe yarardı; karşısındakini köşeye sıkıştırır, hâkimiyeti ele geçirirdi. Şu an olduğu gibi. Ama bu yönümün beni belaya sürüklediği zamanlar da olmuştu.

Dora boğazını temizleyip sandalyede doğruldu .

-“ sence böyle bir ihtimal olsa bu işe girer miyim?”

Omuzlarını geriye atmış, sanki tehdidim umurunda değilmiş gibi bir tavır sergiliyordu. Ama duruşundaki hafif gerginlik, avuçlarını sıkıca masaya dayaması ve bir anlık nefes alışverişindeki düzensizlik, tedirginliğini ele veriyordu.

Bu anlık fark ediş, içimde küçük bir zafer kıvılcımı çaktırdı. Beni etkilemeye çalışsa da onun zayıf noktasını yakalamıştım. Şimdi, oyunun kontrolü benim elimdeydi.

-“ Yerinde olsam beni hafife almazdım.”dedim gözlerinden gözlerimi ayırmadan.

Dora, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Onu izledim; bu, belki de söylediklerimin etkisini bastırmak için kendini toparlama çabasıydı.

Sessizce konuşmasını bekledim. Ama o, cevap vermek yerine ayağa kalktı. Sandalyesi arkasında hafifçe geriye kayarken, yüzü meydan okuyan bir ifadeyle aydınlandı.

“Madem öyle,” dedi, sesi alaycı bir kararlılıkla doluydu, “dene ve gör!”

Sözlerindeki iddia ne kadar güçlü olsa da, ben tedirginliğini hissedebiliyordum. O, bu oyunda üstün olduğunu göstermek istese de, bir şeyden korktuğu çok açıktı.

“Dora,” dedim sakin bir sesle, “beni tanıdığını söyledin ya... Hayır, sen beni tanımıyorsun. Senin beğenmediğin o sefil yaşantım var ya, işte o bana çok şey öğretti. Bunlardan biri ne biliyor musun?

Başını yana eğerek kayıtsız bir tavırla sordu, “Ne?”

Gözlerim onun gözlerine kilitlenmiş halde devam ettim:
“Korku.. Çünkü öyle çok korku yaşadım ki, kokusunu 100 metre öteden alabilirim.”

Bir anlığına maskesi düştü, ama hemen toparlandı. Kaşlarını hafifçe kaldırıp ilgisiz bir sesle, “Ne alaka?” dedi.

Gülümseyerek, “Korkuyorsun,” dedim.

“Hiç de bile,” diye hemen karşılık verdi. Ancak sesindeki tiz titreşim ve çenesindeki hafif kasılma, söylediklerini yalanlıyordu.

Gülümsedim. Yüzümdeki ifadeden, ona inanmadığımı anlamıştı. Bu da onu daha fazla kızdırmıştı, ama bir yandan da savunmaya zorlamıştı. Son bir kez çabaladı, sanki hâlâ kontrolün kendisinde olduğunu göstermek ister gibi:

“Söylediğin şeyi yapmaya kalktığın an ikimiz de ölürüz.İnan, gebermen umurumda olmazdı. Ama maalesef ki benim hayatım senin hayatına bağlı. Tıpkı seninkinin bana bağlı olduğu gibi. Sen de bunu unutma!”

Sözlerinin ağırlığı hissediliyordu, ama o korkuyu bir kez fark ettiğimde artık geriye dönüş yoktu. Dora, ne kadar inkar etse de, her kelimesinde içinde bir yerlerde korkunun yankılandığını biliyordum.

-“Unutmam tabii,” dedim alaycı bir gülümsemeyle, “ama yayları sırtıma batan çekyatım, rutubetli banyom ve kirasını zor ödediğim fare deliğime geri dönmek, çok da isteyeceğim bir şey olmayabilir. Ölüm ise hayatımın hep ikinci seçeneğiydi. Yabancı değilim bu fikre..” dedim.

Dora’nın gözleri bir anlık sinirle parladı. “Arya, oyun oynamıyoruz!” dedi sert bir tonla.

Ona inanamayan gözlerle baktım

-“ Ama sen buraya geldiğimizden beri oyunlar oynuyordun. Şovlar yapıyordun, hatırladın mı?”

Sözlerim bir anlık sessizlik yarattı. Derin bir nefes aldı, dudaklarını sıktı ve sakinleşmeye çalıştı. Bu hareket, sinirini kontrol etmeye çabaladığının açık bir işaretiydi. Birkaç saniye sonra sesi daha yumuşak, ama hala gergindi:

“Bak, özür dilerim. İyi bir tanışma olmadı, biraz abarttım kabul ediyorum.”dedi.

Özür dilemek sanki onun canını yakmış gibiydi. Bunun kolay olmadığını anlamıştım; böyle bir şeyi nadiren yaptığı belliydi. Zavallı annesinin, onun özür dilemesine ne kadar şaşırıp sevindiğini hatırladım. Kadının yüzündeki mutluluk bir an zihnime doluştu. Oysa Dora... Dora buna rağmen kibirli tavrından vazgeçmiyor, özrünü bile bir lütuf gibi sunuyordu.

Ama yine de konuşmaya devam etti, bu sefer daha ciddi bir ifadeyle:
“Yaşadığın ve yaşayacağın her durumda, ben seninle aynı tarafta olmak zorundayım. Önceliğim kendi hayatım ve güvenliğim. Ve şu an bu, senin ellerinde. Ve biliyorum ki sen başkalarının hayatına değer veriyorsun. Çektiğin vicdan azabını en iyi ben biliyorum. Rüyalarında bunu bizzat gördüm.”

Dişlerim sıkılmıştı çünkü konuyu yine Can a getirmişti.

-“ Üstelik kardeşi için yapacağın şey de çok anlamlı.”

Gözlerimi kısmış, öfkeyle dudaklarımı büzmüştüm.

-“ Kendini düşünmesen de beni düşünecek kadar ince birisin.”

“Öyle miyim?...” dedim, kelimelerimi onun sabrını ölçer gibi yavaşça seçerek.

-“ Evet “ dedi. Ama zorlandığı her halinden belliydi. Aşağılamaya alay etmeye alışkın olduğu için güzel şeyler söylemekte zorlanıyordu.

“Teşekkür ederim,” dedim, geri çekilerek. “Şimdi seni dinliyorum.”

Sözlerim havaya bir barış işareti gibi yayıldı. Dora, gözlerimin içine baktı ve rahatlamayla düşen omuzlarını arkasına dayayıp tekrar konuşmaya hazırlanırken, ikimiz de bu gerilimin bir süreliğine sona erdiğini biliyorduk.

Bir süre bekledi. Konuştuğu zaman sözlerini özenle seçerek kullandığını fark etmiştim. Sessiz bir zafer sevinciyle arkamda bıraktığım tartışmayı zihnimden silip söylediklerine odaklandım.

“Geri döndüğün, yani uyandığın zaman biri gelecek,” dedi, sesindeki ciddiyet belirgindi. “Seni kampa götürmek için geldiğini söyleyecek ama aslında merkeze götürecek. Orada bazı eğitimler alacaksın. Seni tanıyan yalnızca üç kişi olacak.”

Kaşlarımı çatıp sorgulayıcı bir bakış attım. “Yani beni , Dora’yı,” diye düzeltti hızla.

“Kim bunlar?” diye sordum, sesimde bir sabırsızlık tonu vardı.

“Biri Somel Bey. Merkezin sahibi ve eğitim başkanı gibi bir şey. Diğeri Giran, Somel’in sağ kolu ve oğlunun arkadaşı. Sonuncusu ise…” Sesi titredi, bu isim diğerlerinden farklı olmalıydı. “Mihan.” dedi.

“Mihan?” dedim, merakım daha da artmıştı.

“Somel’in oğlu,” dedi nihayet.

Kaşlarımı daha da çattım. Bu isim neden bu kadar önemliydi?

“Somel ve Giran, senin Arya olduğunu biliyorlar. Bana yardım edenler onlar. Ama Mihan… O, seni sadece Dora olarak tanıyor.”

Sebebi bu muydu? Çok mantıklı gelmesede Sözünü kesmeden dinledim. Her kelime daha fazla soruyu beraberinde getiriyordu.

“Diğerleri,” diye devam etti, “hepsi senin gibi Şaya olan öğrenciler ve öğreticiler. Dora’yı yeni tanıyacakları için sorun yok. Ama Mihan… Kafası zehir gibi çalışır. En ufak bir açığında senin Dora olmadığını hemen fark eder.”

Bu açıklamalar da yeterli değildi. Onun söylediklerinden fazlasını bilmem gerekiyordu. “Kim bu Mihan?” diye sordum tekrar.

Dora gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. parmaklarını şıklattı. Yanımızda bir genç adam belirdi. Ensesi dönük olan bu adam güçlü bir hareketle Dora’nın beline sarıldı, onu kendine çekti ve dudaklarından öptü. Dora’nın gözlerindeki delicesine aşkı görmek, içimde garip bir his uyandırdı. O aşık hâli... Onu izlerken istemsizce kendi kendime söylendim:

-“Aşık olunca böyle mi gözüküyorum ?İğrenç...”

Dora’nın gösteri merakı henüz tükenmemişti belli ki..Genç adam sonunda arkasını döndü ve gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. O an, sırtımdan geçen bir ürperti ve midemdeki o garip düğüm beni rahatsız etti. Fazla… yakışıklıydı.

İlk fark ettiğim şey yüz hatlarının ne kadar mükemmel olduğuydu. Yeşil gözlerinde, derin ve etkileyici bir bakış saklıydı. Şekilli burnu, güzel dudakları… Her şey yüzüne inanılmaz yakışmıştı. Ciddi ve soğuk duruşu ona ayrı bir gizem ve çekicilik katıyordu.

“Çok yakışıklı, değil mi?” dedi Dora, hayran bir gülümsemeyle. Hala ona bakıyordu.

Gözlerimi zorlukla adamdan çekip Dora’ya baktım. Bu bir illüzyondu, anlamıştım. Vera’da olduğu gibi gerçek olmayan bir yansımadan başka bir şey değildi. Ama yine de, gerçekten bu kadar yakışıklı mıydı yoksa Dora hayal gücünü abartmış mıydı? Emin olamıyordum.

“Mihan’a yakın durmalısın ama sınırı sakın aşma! Sakın aşık olayım falan deme! ” dedi Dora, uyarı dolu bir sesle.

“Hele de sırrımızı asla ama asla öğrenmemesi gerekiyor .”

Bakışlarımı adamdan kaçırmaya çalışsam da gözlerim beni dinlemiyor, tekrar ona kayıyordu. İlk görüşte bir insandan bu kadar etkilenmek mümkün müydü?

-“ Ne diyorsun be?” dedim sanki Mihan a aşık olmak o an imkansız bir şeymiş gibi. Zaten bu kesinlikle Dora’nın bana hava atmak için yaptığı başka bir zihin oyunu olmalıydı. Bu çocuk bu kadar yakışıklı olamazdı. Aksi taktirde hiç iyi şeyler olmayabilirdi..

-“ Ben uyarayım da. Sonra sen üzülürsün..” dedi ve tam ağzımı açacakken beni susturup devam etti .

-“Somel ve Giran sana ayrıntılar konusunda yardımcı olacaklar. Ama dediğim gibi bu rüyayı ya da yara izini şimdilik onlarla da paylaşmamalısın.”

-“ Daha fazla bilgiye ihtiyacım var.” dedim.

-“ Hayır! Daha fazlasını Somel den öğrenmen lazım. Çünkü öğreneceğim şeyler karşısında gerçek tepkiler vermelisin. Aksi takdirde bunca şeyi nerden bildiğinin peşine düşer. O yüzden bu kadar bilgi yeter sana. “

Elini adamın omzuna koyup yüzünü ona yaklaştırdı.

“Aşkım, gidelim mi?” dedi yumuşak bir sesle.

Adam ona dönüp aşkla baktı, başıyla onayladı. “Gidelim, aşkım,” diye cevap verdi.

Dora’ın neşe dolu kahkahası restoranda yankılandı.Ve, bir kez daha o şıklama sesiyle hareket etti.

“Dur, bekle…” dedim panikle. Ama çok geçti. Dora ve o yakışıklı genç adam, bir anda buhar olup uçmuşlardı.

Bu işin içinde beni en azından biraz mutlu eden tek şey, kısa bir süreliğine de olsa böyle yakışıklı birinin sevgilisi rolünü oynama fikriydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.