İçeriğe geç

EKİNOKS

Bölüm 1 · 12 dk okuma

EKİNOKS

Bölüm 1

1.Bölüm

Çalan alarmın sesi ile bilincim açılırken gözlerim için aynısını söylemek mümkün değildi .

Göz kapaklarımda tonlarca ağırlık varmış gibi açılmakta zorlanıyorlardı. Derin bir uykunun ağırlığından sıyrılıp gerçekliğe kavuşurken odanın serinliği vücudumu okşadı. Üşümüştüm.. Delicesine uykum vardı ama bu acımasız soğuk beni güzelim uykumdan etmişti.

Gözlerimi açmadan el yordamı ile renkleri solmuş battaniyemi aradım. Yine kolayca ulaşamayacağım bir yerlere düşmüş olmalıydı. Uykum ağır basınca büzüştüm ve tekrar uykuya dalmaya çalıştım ama soğuktan diken diken olan tüylerim buna izin vermedi. Öfkeyle doğrulup zorla araladığım gözlerimle yatağın sağına soluna bakındım. Her defasında üzerimden nasıl kaydığını anlamadığım örtüyü aradım..

Ama ani bir adrenalin dalgası uykumu anında uçurmuş , gözlerim tamamen açılmışlardı artık..

Spotçudan aldığım yayları sırtıma batan oturma yerleri aşınmış çekyatım yerine yumuşak geniş bir yatakta olduğumu anlamam 2 saniyemi almıştı . Peynir kutusu kadar küçük ve tavanı rutubetten yeşermiş odama aşina olan gözlerim bu sabah tamamen farklı bir odada açılmışlardı.

Düşünmeden hızla yataktan kalkıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Kesinlikle evimde değildim!

Yabancı olduğum bu oda , gayet güzel dekore edilmiş bir yatak odasıydı ve hiç tanıdık gelmiyordu. Yüzümü sertçe sıvazlayıp gözlerimi açabildiğim kadar açtım.

Kalktığım yumuşacık beyaz çarşaflarla kaplanmış kocaman yatak o kadar genişti ki sanki içinde kaybolabilirdim. Mobilyalar, minimal ama zarifti; her şey birbiriyle uyumluydu. Çalışma masasının ahşap detayları, pencerenin büyük camlarından sızan sabah ışığıyla aydınlanıyordu. Burada anlamlandıramadığım bir huzur vardı, ama aynı zamanda derin bir yabancılık hissinin içinde kaybolmuştum .

Bu oda, benim odamın neredeyse 4 katı büyüklüğündeydi.

Kendimi kontrol ettim.Üzerimde bana ait olmayan yumuşak kaliteli bir kumaştan gri pijamalar vardı.

-“Neredeyim ben ?”

Sesim uykulu ve çatallı çıkmıştı.

Dün akşam yorgun olduğum için eve gelir gelmez kıyafetlerimi bile çıkarmadan uzanmış ve hemen uykuya dalmıştım. Başka da bir şey hatırlamıyordum.

Bulunduğum odaya tekrar göz attığımda gördüğm şeyler daha da dehşete düşmeme yol açtı. Yatağın yanında ki beyaz komidinin üzerinde ,çalışma masasında ,desenli duvar kâğıdıyla kaplı duvarlarda asılmış bir çok çerçeveli fotoğraf vardı.. Ve hepsi bana ait fotoğraflardı .

Ama asla çekindiğimi hatırlamadığım görünüşümün tamamen farklı olduğu fotoğraflar…

Bazılarında tanımadığım bir kadın ve adam vardı yanımda. Fotoğraftaki beni sarmalamış, sanki dünyanın en değerli varlığıymışım gibi sevgiyle gülümsüyorlardı. Hem de öyle içten, öyle mutluyduk ki...

Üzerimdeki kıyafetler, benim gibi biri için ulaşılması imkansız şeylerdi: etiketi bile el yakan cinsten.. Kampüste sadece iyi ailelerin kızlarında gördüğüm ve "Bir gün belki," diyerek iç çektiğim türden kıyafetler... Ve saçlarım... Hiç olmadıkları kadar bakımlıydı. Özenle şekil verilmiş, ışıl ışıldı. Benden beklenmeyecek kadar uzun ve dolgun görünüyordu.

Sonra o küçüklük fotoğrafı... Duraksadım..Yetimhanede büyüyen biriyseniz sahip olduğunuz tek çocukluk fotoğrafınız vesikalığınız olabilirdi. Ama oradaydı işte, küçük bir ben. Sarı saçları olan bir oyuncak bebekle dünyanın en mutlu çocuğuymuş gibi gülümsüyordum.

Şaşkınlıktan açık kalan ağzımı toplayıp pencereye yöneldim. İnce tül perdeyi araladım. Pencereden görünen ağacın üst dalları yüksek bir katta olduğunu gösteriyordu.

Aşağıda, çimlerle kaplı bir bahçe vardı; kenarlarında büyük saksılara yerleştirilmiş minik ağaçlar ve bahçenin tam ortasında duran, ahşap bahçe mobilyalarıyla düzenlenmiş bir çardak... Hiçbiri bana tanıdık gelmiyordu.

Nerde olduğumu nasıl geldiğimi tekrar hatırlamaya çalıştım.

Ama koca bir boşluk vardı.

Oda her ne kadar konforlu, temiz ve zarif olsa da, buraya ait olmadığım kesindi.

Üstelik bugün yapmam gereken gerçekten önemli bir işim vardı. Bana ihtiyacı olabilecek küçük bir çocuk ve ödemem gereken bir can borcum... Bu düşünceler zihnimi kemiren gölgeler gibiydi. Etrafta telaşla kıyafetlerimi aradım, ama yoklardı .

Zaman kaybetmemeliydim. Gözlerim hızla odanın içinde dolandı ve sonunda, çıkış kapısı olduğunu düşündüğüm beyaz ahşap bir kapıya takıldı.

Kararlı adımlarla kapıya yöneldim. Kapı kolunu sıkıca kavrayıp aşağı indirdim; Soğuk metal avucumu doldururken kapıyı yavaşça araladım ve çıkmadan önce dışarıyı dinlemek için bir an durakladım. Ancak kulaklarıma ulaşan tek şey derin bir sessizlikti. Bu sessizlik, sanki görünmez bir girdap gibi etrafı sarıyor ve beni içine çekmeye çalışıyordu.

Kafamı kapı aralığından dışarı uzattım.Uzun ve geniş bir koridorda duvarlar boyunca sıralanmış el yapımı tablolar duvarları renklendirirken, köşelerde duran küçük heykelcikler beni izliyor gibi bir his uyandırıyordu. Sanki beni buraya gizlice getiren onlarmış gibi..

Koridorun ortasında açık renkli örme bir yolluk uzanıyordu.

Gözlerim koridor boyunca ilerledi ve benim bulunduğum kapıdan başka, benzer üç kapı daha olduğunu fark ettim. Biri biraz ilerde, diğer ikisi ise daha gerideydi. Hepsi sımsıkı kapalıydı, hangi kapının ardında ne olduğunu bilmenin imkanı yoktu.

Tam bu belirsizlikle mücadele ederken, alt kattan gelen bir erkek sesi ve metalik bir çatal-kaşık tınısı, evde yalnız olmadığımı açıkça fısıldadı. Bu ses, bulunduğum yerdeki sessizliği adeta bıçak gibi kesmişti.

Kaçırılmış mıydım?

Bir yanım buna alaycı bir kahkahayla karşılık verdi. Beni kim neden kaçırsın ki? dedim kendi kendime. Ne param vardı ne de bir işe yarar özelliğim. Öyleyse neden bilmediğim bir evdeydim?

Bunu anlamanın tek yolu vardı: beni buraya getirenlerle yüzleşmekti. Korkumu dizginleyip bir an önce bu gizemin perdesini aralamalıydım.

Kapının kolunu bırakıp adım atacağım esnada aniden karşı odanın kapısı açıldı. İrkildim ve öylece kaldım.

Çıkan kişi uzun koridora boy gösterirken karışık ve uzun saçları, ve mahmur gözleri yeni uyandığını belli ediyordu. vücudunu saran oversize beyaz tişört ve gevşek gri eşofman onu daha da savruk bir hale sokuyordu.

Kemikli solgun elleri ve yeni terlemiş bıyıklarıyla daha 17 lerinde gösteriyordu..

Bana Hiç bakmadan, umursamaz bir şekilde, ilerlerken, ergen bir sesle:

“– Günaydın,” dedi.

Ve paytak adımları koridorda yankılanarak öylece yürüyüp geçti.

Şaşkınlığımın sınırlarını zorlayan şey evinde pijamalarıyla dolaşan bir yabancı olduğu halde bu onun umrunda bile olmamıştı. Yetmezmiş gibi birde günaydın demişti.

Çocuk, merdivenlerin başında bir an duraksadı. Ayaklarını temkinli bir şekilde basamaklara yerleştirip aşağı inmeye hazırlanıyordu ki ,arkasında hala şaşkınlıkla onu izleyen bana baktı. Gözlerimiz buluştuğu anda yüzüne belirsiz bir ifadeyle, sanki ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi bir soru yerleşti. Dudaklarını hafifçe bükerek sordu:

-“Ne var, abla?”

Abla mı?

Koridorun diğer tarafına göz attım, şaşkın bakışlarım merakla boş duvarlarda dolaştı. Belki de fark etmediğim başka biri daha vardı.

Ama hayır. Koridor bomboştu. Yankılanan tek ses çocuğun rahat nefesi ve kalbimin düzensiz vuruşlarıydı.

Boşluk ve tanımadığım genç arasında gidip gelen bakışlarım onun gözlerinde son bulurken o hâlâ orada duruyordu ve kayıtsız bir şekilde beni izliyordu. Sesimi bulmaya çalıştım ama kelimeler, korkak bir çocuk gibi içime saklanmıştı.

Konuşamadım.

Çocuk mahmur gözlerini devirdi.

-“ of hiç uğraşamam sabah sabah senle .“

Ona kim olduğunu, benim buraya nasıl geldiğimi sormayı akıl edemeden basamaklardan aşağı kaybolmuştu

Öylece ne kadar kaldığımı bilmiyorum.

Sonunda derin bir nefes aldım, ellerimi yumruk yaparak kendimi toparlamaya çalıştım. Kalbimdeki garip bir sıkışmayı yatıştırmaya uğraşırken, adımlarımı merdivene yönelttim. Basamaklara her yaklaştığımda aşağıdan gelen sesler daha da belirginleşiyordu.

-“Ablan nerede?” dedi bir kadın sesi , meraklı bir tını taşıyordu.

Az önce bana “abla” diyen o çatallı ergen ses bir kez daha yankılandı. Bu sefer daha sakin, biraz da bezgin bir tonla:

-“Uyanmış, geliyor.”

Duyduğum kelimeler koridorun boşluğunda yankılanırken bir ürperti tüm bedenimi sardı. Kadının bahsettiği “abla” kesinlikle ben olamazdım. Yine de içimden bir ses, bunun tam da bana işaret ettiğini inatla fısıldıyordu. Birkaç saniye durdum, zihnimdeki karmaşa iyice büyüyordu. Akıl ve duygularım arasında sıkışmıştım.

Kendi kendime mırıldandım:

- “Delirmeme ramak kaldı.”

Temkinli adımlarla ahşap dönen merdivenlerden inmeye başladım. İçimdeki gerginlik, attığım her adımla büyüyordu. Olur da aniden karşıma biri çıkarsa, bu sefer hazırlıksız yakalanmamalıydım. Kalbimin hızla attığını hissediyordum; hatta farkında olmadan nefes almayı bile unutmuş olabilirdim.

Son basamağa vardığımda karşıma geniş bir salon çıktı. Sabah ışıkları, büyük pencerelerden içeri sızarak odayı yumuşak bir altın rengine boyuyordu. Salonun bir tarafında uzun bir yemek masası, diğer tarafında ise oturma grubu ve bir televizyon ünitesi vardı.

Yemek masasında arkası dönük iki erkek oturuyordu. Biri, az önce merdivenlerden inen genç çocuktu. Diğeri ise yaklaşık ellili yaşlarında, saçları hafif kırarmış bir adamdı. Ona dikkatle baktığımda, işe gitmeye hazırlanmış gibi bir hali olduğunu fark ettim. Üzerindeki beyaz gömlek ve koyu pantolon, titizlikle ütülenmişti; kusursuz görünüyordu.

Sesi duyulan kadın ortalıkta yoktu.

Gözlerim, çıkış kapısını aradı. Ama ulaşabilmek için, yemek masasının hemen yanından geçmem gerekiyordu. Kalbim, o masaya yaklaştıkça daha hızlı çarpıyordu. O esnada, masanın diğer tarafında bulunan kapıdan elinde çaydanlıkla bir kadın çıktı.

Bir an için olduğum yerde donup kaldım. Bu kadın, az önce uyandığım odadaki duvarda benimle fotoğrafı olan kadından başkası değildi. Kıvırcık saçları yine başının üzerinde toplanmıştı ve aynı tanıdık gözlerle bakıyordu.

Kadın çaydanlığı masaya bıraktı, üst demliği eline aldı ve yaşça büyük adamın önündeki bardağa çay doldurmaya başladı. Sanki bu, her sabah tekrarlanan sıradan bir ritüeldi. Ancak benim için bu durumun sıradanlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

Tam alt çaydanlığı almak için uzandığı anda, gözlerimiz buluştu.

Kadın anlamlandıramadığım bir bakışla beni süzdü. Ben ise nefesimi tutmuş, hareket edemiyordum.

Bir-iki saniye süren donmuş bakışmamızın ardından sessizliği bozan kadın oldu.

“Ne bakıp duruyorsun ordan, gelsene sofraya...” dedi, sesinde sabahın yorgunluğunu taşıyan bir doğallıkla.

Bu sözler, durumun tuhaflığını bir kat daha artırdı. Kadın, sanki her şey tamamen normalmiş gibi çay doldurmaya devam etti. Çaydanlığın metalik sesi, sabahın sessizliğinde yankılandı. Masadaki adam, ağzının ucuyla belli belirsiz bir “sağ ol” mırıldandı. Ama hâlâ yüzünü bana dönmemişti.

-“ Afiyet olsun “ dedi kadın gülümseyerek.

Kadın, genç çocuğun bardağını da doldurduktan sonra masadaki yerine oturdu. O sırada hâlâ kazık yutmuş gibi öylece duruyor, ne hareket edebiliyor ne de bir şey söyleyebiliyordum. Gözlerim onlara kilitlenmişti, zihnim ise çoktan bir fırtınaya kapılmıştı.

Kadın, ikinci kez başını kaldırıp bana baktı. Ancak bu defa bakışlarında sabırsız bir bezginlik vardı, sanki beni bu hareketsizliğimden kurtarmak ister gibi. Kaşları havaya kalkarken gözleri ile yanında ki sandalyeyi işaret etti. Tepkisizliğim karşısından hareketlerine mübalağa ve biraz da öfke katarak tekrar sandalyeyi işaret etti.

Masadaki adam başını kaldırıp kadının mimiklerini farkedince duraksadı. Kadının bakışlarının yönünü fark etti ve yarı bedeniyle arkasını dönerek bana baktı.

Ve o an gözlerim resimdeki yüzle buluştu. Bu adam... evet, bu adam resimdeki adamdı. Aynı ciddi bakış, aynı yüz hatları... Gözlerimi istemsizce kadına çevirdim. Ve çocuğa. Zihnimde yankılanan o kelime bir kez daha çarptı beni:

“Abla.”

Bu insanları tanımıyordum ama onlarla çekilmiş fotoğraflarım vardı. Ama nasıl? Ne zamandı bu? Ve neden hiçbir şey hatırlamıyordum?

Midemde ani bir bulantı dalgası kabardı. Bütün vücudum istemsiz bir şekilde kasılmıştı. Elim, içgüdüsel olarak göğsüme yerleşti; nefesimi kontrol etmek için uğraşıyordum. Ama olmuyordu. Kalbim, kaburgalarımı bir davul gibi dövüyor, her atışı güçlü bir titreşimle tüm bedenime yayılıyordu.

Ayağım istemsizce bir adım geri çekildi, ama hareket etmek için cesaretim yoktu. Gözlerim tekrar masadakilere kaydı.masadaki adam sert bir ses tonuyla konuştu.

“Dora, kızım, gelsene masaya!”

Sesi otoriter ve sabırsızdı, yankısı salonda keskin bir iz bırakmıştı. Çatık kaşları ve asık suratı, bu cümleyi adeta bir emir gibi kılmıştı. Başını bıkkın bir hareketle çevirip tekrar kahvaltısına döndü.

Kadın ise tedirgin bir halde bana bakıyordu. Yüzündeki sinirli ifade kaldırıp indirdiği kaşları ve oturmamı işaret eden gözleriyle tamamlıyordu. Ama neden? Bu insanlar neden bana bu kadar tanıdık davranıyordu?

Bütün bu olanlar zihnimi bir düğüm haline getirmişti. İçimdeki sesler birbirine karışıyor, mantığımı bulandırıyordu. Eğer bu sahne benim evimde gerçekleşseydi, yabancı biriyle böyle karşılaşmak bende şok ve bir sürü soru yaratırdı. Misafirperverlik ya da merak bu seçeneklerden bir kaçıydı. Ama bu insanlar...

Onlar beni tamamen normal karşılamışlardı. Sanki bir yabancı değilmişim gibi... Sanki hep buradaymışım gibi.

Otoriter adam, çatalının ucunu masaya vurarak ritim turuyor, kadının bakışları ise beni daha da baskı altına alıyordu. Yine de hareket edemiyordum. "Dora" adı zihnimde yankılanıyordu. Bu ismi sahiplenmem isteniyordu, ama bu isim benim değildi...

"Nasıl olur?" diye mırıldandım kendi kendime.

Kafamda yankılanan sorular beni delirtmek üzereydi. Neden? Neden ben? Bu aile beni bana benzeyen kızları sanıyor olamazlardı değil mi?. Peki öyleyse kızları neredeydi , bir şekilde ortadan kayıp mı olmuştu ? Peki ben nasıl onun yerine geçmiştim?

Yenilenen kusma isteği, midemde adeta bir düğüm gibi büyürken baş dönmesi tüm bedenimi esir almıştı. Gözlerimin önünde her şey bulanıklaştı, dengemi kaybetmemek için bir yerlere tutunmaya çalıştım ama ayaklarımın altında zemin kayıyormuş gibi hissediyordum. Nefesim hızlanmış, kulaklarımda kendi kalp atışlarım yankılanıyordu.

Sendeleyip yere düşmemek için dizlerimin üzerine çöktükten kısa bir süre sonra yanımda bir hareket hissettim. Kadının eli, hızla kolumu kavradı. Dokunuşu hem destekleyici hem de biraz fazla sıkıydı, sanki kaçmamdan korkuyormuş gibi. Eğildiğinde, yüzü o kadar yakınıma geldi ki nefesini yanağımda hissettim.

“Dora, iyi misin kızım?” Sesinde gerçek bir endişe vardı.

Kadının hemen arkasında beliren adamın yüzü beni daha da huzursuz etti. Gözlerindeki sertlik yerini, şaşırtıcı bir şekilde endişeli bir ifadeye bırakmıştı. “N’oldu, neyin var?” diye sordu, sesi önceki haliyle çelişecek kadar sakindi.

Kocaman elleriyle saçlarımı geriye okşayıp yüzümü açığa çıkardı ve dikkatle bana baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi..

-“ Yüzü bembeyaz oldu Keram.” dedi kadın tedirgince.

-“ Dur panik yapma hemen. Bi yüzünü yıkayalım.” dedi adam otoriter bir tavırla. Ama o da tedirgindi.

Adam, kolumdan ve koltuk altımdan destekleyerek beni ayağa kalkmam için yönlendirdi. Bunu yaparken hiç zorlanmayacak kadar da güçlüydü. Bedenim bir kukla gibi kontrolsüzce hareket ederken, onların talimatlarına karşı koyacak gücü bulamıyordum. Midemdeki rahatsızlık ve baş dönmesi beni adeta teslim almıştı.

“Gel, bir tanem, bir yüzünü yıkayalım, ferahla,” dedi kadın. Sesindeki yumuşaklık, beni kandırmaya çalışan bir avcının fısıltısını andırıyordu. Bir yandan da elimi sıkıca tutmuş okşuyordu. Onların rehberliğinde merdivenlerden aşağı inerken, içimde beliren bir başka his tüm rahatsızlığımı bastırıyordu: Kaçıp kurtulmam gerekiyordu. Ama şu an, bedenim buna izin verecek gibi değildi.

Bulantımı bastırmak için derin nefesler almaya çalıştım, tam o sırada, mutfaktan yayılan ağır kızartma kokusu burnuma doldu. Koku öyle yoğundu ki midemdeki rahatsızlık katlanarak arttı, kendimi tutamadım ve öğürdüm.

Masanın başında oturan, şimdiye kadar bir heykel kadar hareketsiz duran genç adam, aniden çatalını masaya sertçe fırlattı. Metalin masayla buluşma sesi odada yankılandı. Yüzünde belirgin bir tiksinti vardı, kaşlarını çatıp hızlı bir şekilde yerinden kalktı.

-“ Hefan!” dedi kadın uyaran bir sesle.

Ama çocuk ona ters bir bakış atıp

-“ Doydum ben!” dedi.

Ve öfkeli adımlarla homurdanarak merdivenlere yönelip hızla yukarı çıktı ve gözden kayboldu.

Kadın, kolumu çekerek beni adamdan ayırıp odanın diğer köşesinde bulunan lavaboya sürükledi. Çekiştirmesi öylesine aceleciydi ki ayaklarım istemsizce hızlanmıştı . Lavabonun başına vardığımızda çeşmeyi açıp geri çekildi. Soğuk suyun şırıltısı bir an olsun kafamın içindeki uğultuyu bastırdı.

Titreyen ellerimle yüzümü yıkadım. Su, cildime değdiği an biraz olsun ferahlamış hissettim ama zihnim hâlâ karışıktı. İçimdeki bu yabancı hissi tarif edemiyordum. Gerçeklikle rüya arasında sıkışmış gibiydim. Bu bir rüya mıydı? Öyleyse neden uyanamıyordum?

"İyi misin?" diye sordu kadın, sesi alçak ve tereddüt doluydu.

Daha iyiydim. Başımı hafifçe sallayarak kadına onay verdim. Elime tutuşturduğu yumuşak, güzel kokulu havlu ile yüzümü kuruladım ve kadına geri uzattım. "Teşekkür ederim," dedim, sesim biraz çatallıydı ama daha sakinleşmiş hissediyordum. Kadın, havluyu sessizce askıya asarken sırtıma koyduğu eliyle beni tekrar yönlendirdi. Hareketi, kibar bir yardımseverlik ve kontrol arasında bir yerdeydi.

-“ Gel canım .”

Lavabodan çıkıp yeniden salona geçtiğimizde, ortamın havası değişmişti. Bunda adamın açtığını tahminim ettiğim pencerelerden içeri dolan temiz havanın etkisi büyüktü. Salona temiz hava dolarken ağır kızartma kokusu yavaşça dağılıyordu. Ferah bir rüzgâr yüzüme çarptı, bu beni biraz daha rahatlatmıştı.

Ancak zihnim hâlâ bulanıktı. Burada olan biten hiçbir şey mantıklı gelmiyordu. Derin bir nefes aldım ve boğazımı temizleyerek sesimi topladım. Artık cevapları öğrenme zamanıydı.

"Affedersiniz," dedim, sesim biraz kararsız ama kararlı bir tondaydı, "siz kimsiniz? Ve ben... neredeyim?"…..

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.