Belki de Kimatsulu adamın sabrını zorluyordum. Ama umurumda değildi. Kimatsulu adam tekrardan yanıma geldiğinde elinde bir bez vardı. Adam elindeki bezi ağzıma bağladı ve masanın arkasına geri döndü. Orada ne yapıyordu? Muhtemelen birazdan bu sorunun cevabını öğrenecektim. Odanın sıcaklığı yavaş yavaş artmaya başladı. Keşke bir pencere olsaydı ya da Kimatsulu adam ellerimi bağladığı ipin bir kısmını duvardaki askılık gibi bir şeye bağlamasaydı güzel olurdu. Adam kısa süre sonra elinde kızmış bir kılıç ile geri geldi. Yanıma geldi ve kılıcı tam göğsümdeki yaranın üstüne bastırdı. Bağırdım ama ağzımdaki kumaş sesimi boğdu. (Kızmış kılıcın kanamaları durdurmada kullanıldığını biliyordum ama bu adam bana bunu ceza amaçlı mı yapıyordu yoksa kanamanın durması için mi?) Adam kılıcı bir süre göğsümden çekmedi. Acıdan gözlerim sulanıyordu. Adam kılıcı üç - dört saniye sonra göğsümden çekti (nedense bu süre bana üç – dört saatmiş gibi geldi) ama kılıcı elinde tutmaya devam etti. Diğer eliyle ağzımdaki bezi gevşetip çeneme indirdi ve sakin bir ses tonuyla ‘’Baştan başlayalım. Adın ne?’’ diye sordu. Bu sefer de duyduğum acı yüzünden cevap veremedim. Adam sesli bir şekilde (benim onu duyabileceğim şekilde) nefes alıp verdi ve ‘’Bak delikanlı, vücudunda çok sayıda kanayan yara var ve benim elimde de kızmış bir kılıç var. Şimdi tekrar soruyorum, adın ne?’’ Adamın neyi ifade etmek istediğini (sözündeki tehdidi) anlamıştım. ‘’David.’’ dedim. Adam:
-Güzel, dedi (l harfini uzatarak). Kaç yaşındasın?
-Yirmi bir.
-Kimatsu ülkesinin sınırları içinde ne yapıyordun?
-Sırtlanlardan kaçıyordum, demem üzerine adam tek kaşını kaldırdı. Ben:
-Sırtlanlardan kaçarken bir yarıktan aşağı düştüm -sayılır-. Yarığın sonuna varmadan taşlara -ve kayalara- tırmanarak yarığın güvenli kısmına çıktım, diye açıkladım. Adam kafasını -tamam anlamında- salladı. Ben (biraz fazla yüksek bir sesle):
-Sen kimsin, diye sordum.
-Burada soruları sen değil ben sorarım, dedi adam. Ayrıca sen diğer Pagmelilerden daha dayanıklıymışsın ama aynı zamanda daha aptalmışsın, diye ekledi.
Kendime hakim olamayıp (ve bağırarak):
-Diğer Pagmeliler?
Adam vahşice sırıtarak:
-Evet, diğer Pagmeliler. Yani Kimatsu ülkesi sınırlarına giren diğer Pagmeli askerler -veya komutanlar-Hiçbiri bu evden sağ çıkamadı. Belki bunun nedeni onlara yaptıklarımdır veya onların dayanıklı olmamalarıdır. Ama şimdi dayanıklı bir asker buldum.
Elimde olmadan hırıltılı bir ses çıkardım. Bu adam diğer Pagmeli askerlere -veya komutanlara- neler yapmıştı? Adamın ‘’Hiçbiri bu evden sağ çıkamadı.’’ Sözü zihnimde yankılandı. Kısık bir sesle ‘’Bana ne yapacaksın?’’ diye sordum. ‘’Eğer bu soruyu sormasaydın sana hiçbir şey yapmayacaktım. Dedi alaycı bir sesle. ‘’Yalancı.’’ dedim bağırarak. Adam kıkırdayıp hâlâ elinde olan kılıcı demir masanın üstüne bırakıp odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Adamın odadan çıkması ile ellerime ve ayaklarıma bağlanan ipleri çekiştirmeye başladım. Kendimi savunma ve koruma hakkım yoktu ama bu adam… Bu adam Pagmelilerden bile daha acımasız olmalıydı. Buradan kaçmalıydım, hem de hemen. Ama nasıl? Odada hiç pencere yoktu ve tek çıkış yolu az önce adamın çıktığı kapıydı. Ve eğer ben oradan kaçmaya çalışırsam beni kesinlikle görür ve yakalardı. Ayrıca daha ipleri çözmeyi bile başaramamıştım. Adam tekrardan gelinceye kadar ipleri çözmeye çalıştım ama hiçbir işe yaramadı. Tek yaptığım kendimi yormak ve kanayan yaralarımı daha fazla kanatmak olmuştu. Adamın içeride olduğunu gördüğümde hareket etmeyi bıraktım ama adam çoktan görmüş olmalıydı, bu da demek oluyordu ki daha fazla acı çekecektim. Adamın elinde bir şey vardı ama ne olduğunu göremiyordum. Adam yanıma çömelip ‘’Ağzını aç.’’ dedi. Başımı iki yana salladım. ‘’Sen bilirsin.’’ dedi adam. Hayatım boyunca bu sözü duyduktan sonra hep kötü şeyler olmuştu. Muhtemelen yine kötü bir şey olacaktı. Belki de ağzımı açmalıydım. Ben bunları düşünürken adam sırtımdaki yaralarımı incelemeye başladı. İplerden kurtulmaya çalışırken duvardan ayrılmış olmalıydım. Bu da adamın işini kolaylaştırmıştı. Adam elini sırtımdaki bir yaranın üstünde gezdirince acıyla tısladım. Adam bir süre daha yaralarımı inceledikten sonra yine demir masanın yanına gitti. Az önce masaya koymuş olduğu kılıcı alıp masanın arkasında kayboldu. Odaya tekrardan normal bir sıcaklık çökerken başıma ne geleceğini anlamıştım. Ben duvara yaslanmaya çalışırken adam ‘’Duvara yaslanmayı aklından bile geçirme. Duvara yaslandığın an daha fazla acı çekmeyi kabul etmiş olursun.’’ Dedi. Adamın sözlerine aldırış etmeden sırtımı duvara yasladım. Adam elinde kızmış kılıçla geri geldiğinde duvarın yanından ayrıldım ve öne doğru ilerledim. Adam elindeki kılıcı hiçbir uyarıda bulunmadan sırtımdaki bir yaranın üstüne bastırdı. Bağırdığımda adam elinde tuttuğu şişedeki sıvıyı ağzıma döktü. (Bu sıvının tadı berbattı!) Kısa bir süre sonra da kılıcı sırtımdan çekti. Eğer beni tutan ipler olmasaydı yere yığılacaktım. Acı içindeydim. Ama bu adam karşımda durmuş beni alaycı bakışlarla süzüyordu. Kısa bir süre geçmişti ki midem yanmaya başladı. Adamın bana içirmiş olduğu sıvıyı yere kustum. Bunu yapmam ile boğazım ve ağzımın içi yanmaya başladı. Ayrıca midemdeki yanma şiddetlenmişti. Bu adam bana ne içirmişti? Adam hiçbir şey demeden odadan çıktı. Adam kısa bir süre sonra (elinde başka bir şeyle) geri döndü. Tam o sırada tekrardan kusmaya başladım. Kusmam bitinceye kadar adam çıt çıkarmadan beni izledi sonra (elinde tuttuğu şeyi bırakmadan) yanıma gelip çömeldi. Elindi tutuğu bardağı ağzıma yaklaştırıp ‘’Ağzını çalkala.’’ dedi. Başımı ‘’Hayır’’ anlamında iki yana sallamam üzerine adam ‘’Bu sadece su.’’ Dedi. Umurumda değildi, o sıvı su olsa da olmasa da o sıvıyla ağzımı çalkalamayacaktım. Başımı yine iki yana sallamam üzerine adam bardaktaki sıvıyı kustuğum yere döktü. ‘’Burayı temizlemeyecek misin?’’ diye sordum. Adam ‘’Hayır, temizlemeyeceğim.’’ diye cevap verdi. ‘’Neden?’’ diye sordum adam ayağa kalkarken. Adam ‘’Çünkü seninle işim bitinceye kadar daha çok kusacaksın.’’ diye cevap verdi ve odadan çıktı. Belki on belki yirmi dakika geçmişti ki ağzım, boğazım ve midem çok kötü bir şekilde yanmaya başladı. Su istiyordum. Ayrıca ağzımda hâlâ adamın içirdiği sıvının tadı olduğu için olduğu için midem bulanıyordu. Tekrardan kusmaya başladığımda ağzıma kan tadı geldi. Yere baktığımda kan kustuğumu gördüm. Midem çok fazla yanıyordu. Keşke adam elinde bir bardak suyla geri dönseydi. Kusmam bir süre sonra durdu ama içimdeki yanma giderek artıyordu. Zamanla ne kadar süre geçtiğini unuttum. Ağzım artık hem yanıyordu hem de kupkuruydu. Başım da şiddetli bir şekilde ağrımaya başlamıştı. Tam o sırada kapı açıldı ve adam içeri girdi. Bu sefer iki elinde de bir şeyler vardı. Yavaş adımlarla yanıma geldi ve elindeki kaplardan birini yanıma koyup çömeldi. ‘’Su.’’ Diyebildim artık fısıltıdan bile az çıkan sesimle. Muhtemelen adam beni duymamıştı. ‘’Su mu istiyorsun?’’ diye sordu. Zorlukla başımı aşağı yukarı salladım ve yere kan tükürdüm. Adam kahkaha atıp ‘’Korkarım su içindeki yanmayı şiddetlendirir..’’ dedi alaycı bir tonla. ‘’Yardım et.’’ Dedim duyulmayan sesimle. Sonra kan kusmaya başladım. Adam da duvara yaslanıp beni izlemeye başladı. Kusmam bittiğinde yalvaran gözlerle adama bakmaya başladım. Adamın yüzünde hâlâ bir gülümseme vardı. Sakin sesiyle ‘’Kusmanı ve içindeki yanmayı engelleyebilirim. Ama ben bunu yaptıktan sonra ne istersem yapacaksın, kabul mü?’’ diye sordu. Başımı aşağı yukarı sallamam ile başım daha kötü ağrımaya başladı. Adamın gülümsemesi silinip yerini ciddi bir ifade aldı ve ‘’Yemin et.’’ dedi. Yemin edip adamın yüzüne bakmaya devam ettim. Adam elindeki bardağı ağzıma yaklaştırıp ‘’Ağzını çalkala ve yere tükür. Yutarsan daha kötü olursun.’’ dedi. Kafamı biraz eğip bir yudum aldım. Ağzımı çalkalayıp yere tükürdüm. ‘’Bunu iki kez daha yap.’’ dedi. Adamın söylediğini yaptım. Bu sefer adam elindeki bardağı yere koyup diğer kabı yerden aldı ve ağzıma yaklaştırıp ‘’Ağzını çalkala ve yere tükür.’’ diye az önce söylediği şeyi tekrarladı. Kaptaki sıvıdan bir yudum almam ile zaten yanan ağızımın ve dilimin yanması arttı. Sıvıyı direkt yere tükürdüm. Adam ‘’Ağzını çalkala.’’ dedi. Başımı hafifçe iki yana salladım. Adam ‘’Kusmaya devam mı etmek istiyorsun?’’ diye sordu. Başımı yine iki yana salladım. ‘’O zaman ağzını çalkala.’’ diye yineledi adam. İstemeye istemeye bir yudum daha aldım ve ağzımı çalkalayıp tükürdüm. ‘’Şimdi iç şunu.’’ dedi adam kabı bana biraz daha yaklaştırarak. Sıvıyı yuttuğumda midem ve boğazım öyle bir yandı ki içimden acı dolu çığlıklar attım. Adam bana bir süre baktıktan sonra iplerimi çözdü ve bardağı ile kabını alıp odadan çıktı. Ben ise iplerimin çözülmesi ile taş zemine yüzüstü düştüm. Uzun bir süre acı dolu zamanlar geçirdim. Ama yavaş yavaş içimdeki yanma azalmaya başladı. Artık midem de bulanmıyordu. Ama hâlâ ağzım kupkuruydu. Adam tekrardan gelinceye kadar yerde yüzüstü yattım. Kulağıma kapı açılma sesi gelince sırtüstü yatar konuma döndüm. Kulağıma ayak sesleri geliyordu. Bir süre sonra adam görüş alanıma girdi. Benim yattığım yere gelince hafifçe çömelip ‘’Oturabilir misin?’’ diye sordu. Yavaşça doğrulup sırtımı duvara yasladım. Sırtımdaki yaraların ağrıması ile acıyla gözlerimi kapatıp inledim. Adam bir eliyle kafamı okşamaya başlayınca ‘’Kimsin sen?’’ diye sordum kısık bir sesle. Adam ‘’Sam’’ dedi. Bu cevap üzerine gözlerimi açıp karşımdaki yüze baktım. Adam ‘’Adın Sam mi?’’ diye sordum. Adam başını evet anlamında salladı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Başımı okşamayı bırakıp bir bardağı yüzüme yaklaştırdı ve ‘’Su. Yavaş iç.’’ dedi. Bardaktaki suyu yavaş yavaş içerken değişik bir duygu tüm benliğimi ele geçirdi.
