İçeriğe geç

EFSANELERİN HAYATLARI 1

Bölüm 7 · 7 dk okuma

EFSANELERİN HAYATLARI 1

Bölüm 7

6. Bölüm - David

Kül Kalesi'ne giden yolu yarılamıştık. Mike hafifçe kımıldandı. Acaba gözleriniz, elleriniz, ayaklarınız ve ağzınız bağlı uyanmak nasıl bir histi? Daha doğrusu bunu ''Mike'' olarak yaşamak nasıl bir şeydi? Kılıcımı Mike'ın beline değdirerek (istediğim zaman Mike'ın sırtını yaralayabileceğim bir pozisyonda) ''Eğer biraz daha hareket etmeye devam edersen yolculuğu at üstünde değil de yerde bizi takip ederek geçirirsin.'' dedim. Mike aniden hareket etmeyi bıraktı. Bu bana garip geldi. Eskiden olsa Mike hareket etmeye devam ederdi. Şimdi ne değişmişti? Kılıcımı belime asıp atın üstünde biraz eğildim ve Mike'ın gözlerini bağlayan bezi çözüp aldım. Mike'ın alnı hafifçe elime değdi. Tekrardan doğrulduğumda bezi cebime koydum. Bir elimle atın kayışını tutup diğer elimi Mike'ın sırtına koydum. Bu hareketimde küçümseme yoktu. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Belki de Mike'a acıyordum. Acımak? Mike? Ben Pagmeliyim ve kimseye merhamet etmemeliyim, diye hatırlattım kendime. Ayrıca Mike bizim düşmanımızdı. Acaba Mike'ın gözlerini geri bağlamalı mıydım? Zaten görebildiği (ve görebileceği) tek yer atın karnıydı. Mike'ın yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Hâlâ dün gecenin etkisi altında mıydı? Eh, Gölge Avcısı'nın Mike'a söyledikleri o kadar da iç açıcı değildi belki ama... ''Mike'' dedim onun beni işitebileceği bir sesle. Sesimde hiçbir duygu yoktu. Mike gözlerini araladı. Gözlerinde o her zaman gördüğüm ışıltı yok denecek kadar azdı. Gözlerinde yorgun bir ifade vardı. Ve gözünün çevresinde hafif bir ıslaklık var gibiydi. Ne olmuştu da Mike'a böyle olmuştu? Dün gece... O adam (tahminimce) onunla göz göze geldikten sonra Mike bayılmıştı. Ve sabah (şafak vaktinde) bana Mike'ı Kül Kalesine götürme emri verilmişti. Acaba bu emre uymakta hata mı yapıyordum? Andrew (ustam) zaten benim 21 yılımı zehir etmişti. Bir de Mike'ın hayatını mı zehirleyecekti? Andrew'nun Mike'a neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyordum. Atın tökezlemesiyle düşüncelerime bir ara verdim. At durunca ne olduğuna bakam için aşağı atladım. Hiçbir problem yoktu. Neden durmuştu ki bu at? Kayışları tutarak atı yürütmeye başladım. Birkaç tereddütlü adım sonrasında yine durdu. Atın kayışını biraz daha çekiştirdim. Bir süre sonra atı tekrardan yürütmeye başladım. Mike hiç hareket etmemişti ve şimdi de hareket etmiyordu. Gözleri kapalıydı. Benim yere atladığımı duymuş olmalıydı ve bu da ona kaçması için zaman veriyordu. Yoksa Mike kaçmaktan vaz mı geçmişti? Nereye gittiğimizi biliyor muydu? Muhtemelen evet, dedim içimden. Atın üstüne atlayıp atı biraz hızlandırdım.

Güneş tepede parlarken kalenin kapısının yanına varmıştık. Mike'ın el ve ayaklarına bağlanan ipleri çözdüm. Mike'ı (kollarını arkasında ellerimle tutarak) indirdim. İlk başta tökezleyip yere düşer gibi oldu. Sonrasında ise kendini topladı. Kapıya doğru yürümeye başladık. Son bir adım kalınca durdu ve bir adım geriledi. Gözlerini yerden ayırmıyordu. Onu biraz ittim ve sol ayağını kalenin içine attı. Böylece ilerlemeye devam ettik. Mike kesik kesik nefes alıp veriyordu. Bir süre ilerledikten sonra Andrew ile karşılaştık. Mike'ı hafifçe öne ilerlettim. ''Bırak onu.'' dedi Andrew. Mike'ı orada (Andrew'nun yanında) bırakıp kaleden çıktım. Atıma atlayıp sınırın yanındaki kamp alanının yolunu tuttum. Daha yolun yarısına gelemeden at huysuzlanmaya başladı. Yine ne olmuştu? Etrafımıza bakınca sorunun ne olduğunu anladım. Atı dörtnala sürmeye başladım. At var gücüyle koşuyordu. Ama sırtlan sürüsü çok hızlıydı. Normalde burada hiç sırtlan olmazdı. Nereden çıkmıştı bu sırtlanlar? Kan... Mike'ın kan kokusunu takip etmişlerdi... Ve şimdi ben onların avlarıydım. Sırtlanlar bizim arkamızdan koşuyorlardı. Aramızdaki mesafe çok azdı. Yol ayrımına az kalmıştı. Sola dönersem engebeli taşlık arazi, sağa dönersem kamp alanına gidecektim. Atı sola döndürdüm. Kamp alanına geç dönsem de olurdu, canım daha kıymetliydi. Sırtlanlardan biri üstüme atladı. Eğilmeseydim sırtlanla beraber aşağı düşecektim. Ama bir sorun vardı: Sırtlanın dişleri atın boynunu yaralamıştı. At şaha kalktı ve üstüme doğru atlayan sırtlan dişlerini sol koluma geçirdi. Kolumu bırakmıyordu. Ayaklarımı atın karnına bastırmam ile at koşmaya devam etti. Önümüzde bir yarık vardı. Hem de büyük bir yarık. Yarığa ulaşmamıza on metre ya vardı ya yoktu. Sırtlan sürüsü hâlâ peşimizdeydi. Aramızdaki mesafe kapanmak üzereydi. Yarığa son dört metre... İçlerinden iri bir tanesi üstüme doğru atlıyor... Yarığa son üç metre... Kılıcımı çektim ve sırtlanın boğazını kestim. Yarığa son iki metre... Dayanmak zorundaydım... Son bir metre... Atın ayakları yerden kesildi ve... Ve... Yarığın karşısına geçmiştik. Kolumu ısırmakta olan sırtlan yarıktan aşağı düşmüştü. Arkama baktığımda sürünün önündeki sırtlanların yarıktan aşağı düştüğünü gördüm. Ama o da ne? Sırtlanların yarığın karşısına (benim bulunduğum tarafa) atlamaya başladıklarını gördüm. Başımı geri yola çevirdim. Yol çok kıvrımlı bir hal almıştı şimdi. Önce sağ, sonra sol... Atın yönünü sürekli değiştirmekte zorlanıyordum. Tekrardan arkama baktığımda deminki sürüden az ama kılıcımla avlayamayacağım kadar çok sırtlanın peşimizde (at ile benim peşimde) olduğunu gördüm. Dikkatimi tekrar yola verdim. Önümüzde yine bir yarık vardı. Ama bu yarık gerçekten çok büyüktü. At, atlamadan hemen önce tökezledi... İşte o an bu atlayışta başarılı olamayacağımızı anladım. Yarığın karşı tarafına geçmemize az kalmıştı ki atın üstünden atladım. Tam o sırada at düşmeye başladı. Kendimi ileriye attım. Bedenim kaya parçasıyla çarpıştı. Ellerimle taşlara, oluklara tutunmaya başladım. Eğer yukarı tırmanabilirsem güvendeydim. Atın acı dolu kişneyişinin duydum. Sonra da sırtlanların acılı bağırışlarını duydum. Yavaş yavaş ellerim kayaların üstünde kaymaya başladı. Kayalar yavaş yavaş kan rengini alıyordu ve ben artık tutunmakta zorlanıyordum. Ellerim kayaları daha fazla tutamadı ve düşmeye başladım. Kılıcımı iki kaya arasındaki boşluğa soktum. Düşerken bir kayaya çarptığım başımdan kan akıyordu. Kılıç boşluktan çıkmaya başladı. Kılıcı atıp elimi boşluğa koydum ama geç kalmıştım... Elim büyük bir acıyla çok kötü bir şekilde kesildi ve düşmeye devam ettim. Taşlara sürten giysilerim yırtılmaya başlamıştı. Kıyafetlerim kana bulanıyordu. Son bir umutla ayaklarımı ve ellerimi kayalara doğru uzattım. Tutunmayı başarmıştım ama kayalar derimi çok kötü kesmişti. Acı dolu bir çığlık koptu boğazımdan. Bir süre o pozisyonda kaldıktan sonra kalan gücümle yukarıya tırmanmaya başladım.

Yarığın üst kısmındaki güvenli bölüme ulaştığımda yorgunluktan olduğum yere yüzüstü düştüm. Orada yalnız olmadığımı ve artık Kimatsu ülkesinin sınırları içinde olduğumu biliyordum. Kahretsin, sırtlan sürüsü tarafından kovalanırken arkama baktığımda at yanlış yere dönmüş olmalıydı. Ve işte sonuç olarak şuanda Kİmatsuluların topraklarındaydım. Kendimi savunma gibi bir hakkım yoktu. Adam sertçe beni sırtüstü yatar konuma getirdi. Acıyla tısladım. Sert bir şeyin sol göğsüme değdiğini hissettim. Hafifçe başımı döndürünce bu şeyin bir kılıç olduğunu gördüm. Adam duygusuz bir sesle:

-Burada ne işin var, diye sordu ortak dilde.

-Kötü bir amacım yok, dedim acı dolu ve fısıltı şeklinde çıkan sesimle. Kılıç yavaşça benden ayrıldı. Sert bir el benim yakamı tuttu ve yürüme sesleri duydum. Sonra da sırtımda çok kötü bir acı hissettim. Acı artarak devam etti. Adam beni nereye götürüyordu? Bir süre sonra gözlerimin yanmasıyla gözlerimi kapattım. Biraz ilerledikten sonra durduk ve adam beni ayağa kaldırdı. Sert bir sesle ''Yürü!'' dedi. Hiç gücüm kalmamıştı ama zoraki bir iki adım attım. Adam yakamdan tutup beni peşi sıra sürüklemeye başladı. Bacaklarım yanıyordu. Bir süre sonra gözlerimi hafifçe araladım ve ahşap bir ev gördüm. Adam beni bu eve soktu ve bir odanın içine itti. Artık yerdeydim. Her yerim yanıyordu. Acıyan gözlerimi tekrardan kapattım. Kulağıma tekrardan ayak sesleri geldi ama gözlerimi açıp bakamadığım için adamın ne yaptığını göremedim. Ve sonra mucize gibi bir şey oldu: soğuk bir sıvı (su) yüzüme dökülüyordu. Dudaklarımdan bir inilti koptu, su çok güzeldi. Yanan yüzüme değen buz gibi suyu hissetmek çok hoş bir duyguydu. Ama birden su akmamaya (yüzüme su değmemeye) başladı. Hafifçe aralamış olduğum dudaklarıma bir şey dayandı. Sanki bir mataranın ağzıydı bu... Ağzıma değen şeyin içindeki sıvıyı hafifçe içtiğimde bunun su olduğunu far ettim. Yavaşça içmeye başladım. Su kurumuş boğazımdan geçerken düşüncelerim beynimi ele geçirmeye başlamıştı. Matara benden uzaklaşırken yaptığım tek şey yutkunmak oldu. Adam beni oturur pozisyona getirirken ses çıkarmadım. Adam el ve ayaklarımı bağlarken hiç hareket etmedim. Gözlerimi açtığımda adamın kollarını kavuşturmuş bir şekilde beni izlediğini gördüm. Adam:

-Adın ne, diye sordu. Cevap vermedim. Uzun bir süre adamın bana, benim adama baktığım bir sessizlik oldu. Sonra adam hafifçe eğilerek yaralarımı incelemeye başladı. Ben de kafamı hafifçe yaralarımı görebileceğim şekilde eğdim. Kazağımda (tam göğsümün üstünden geçen) bir yırtık vardı. Yırtığın kenarları kanımla boyanmıştı. Anlaşılan yaralanmıştım, tam da göğsümün üstünden. Yara büyük olmamalıydı. Eğer yara büyük olsaydı çoktan ölmüş olurdum. Ama bir süre sonra kan kaybından ölebilirdim. Keşke şu adam bana ne yapacaksa çabucak yapsaydı. Bir süre sonra adamın gözleri de kazağımdaki yırtığa takıldı. Yavaş ve temkinli hareketlerle kazağımı çıkarttı. Yara fazla derin değildi ama uzundu. Bir süre sonra adam ayağa kalktı ve demir bir masanın yanına doğru yürümeye başladı. Masanın arkasında yani benim göremediğim kısımda bir şeyler yapmaya başladı. Farklı sesler geliyordu... Odunun taşa sürtme sesleri, çeliğin taşa sürtme sesleri... ''Kimatsu ülkesi sınırları içinde ne işin vardı?'' diye sordu adam. Benden uzakta olduğu için sesi boğuk gelmişti kulağıma. Yine cevap vermedim. Bir süre sonra odayı normal olmayan bir sıcaklık kapladı. Kulağıma (odun yanarken çıkan) çıtırtılar geldi. Ama duman yoktu. Sonra adam demir masanın üstündeki bir şeyi (sanırım kılıç) eline aldı ve tekrardan masanın arkasına geçti. Kısa bir süre sessizlik olduktan sonra adam ''Kaç yaşındasın?'' diye sordu. Yine benden bir cevap alamadı. Belki de ona bu bilgileri ona verirsem bir sıkıntı olmazdı ama... Emin olamıyordum... Bu adama güvenemiyordum...

Bölüm sonu

1 yorum