Robbert'ın sırtında çok kötü yaralar vardı. Elime aldığım temiz bir bezle(mataramdaki su ile ıslattığım bezle) Robbert'ın yaralarını temizledim. Robbert'ın gözlerinde bir boşluk var gibiydi. Bir süre sonra o boşluğun yerini bir keder aldı. Bu gözlerde bir de utanç mı vardı? Robbert'ın yanakları hafifçe kızardı. Evet, kesinlikle o gözlerde biraz da olsa utanç vardı. Robbert utanmadıkça yanakları kızarmazdı. Ama sanki Robbert bu anı yaşamıyordu. Geçmiş anılarına dalmış gibi görünüyordu. Hiç olmazsa sırtındaki yanmayı hissetmiyor gibiydi. Hayır, bu düşüncemde yanılıyordum. Çünkü Robbert acıyı hissediyordu. Ceplerimi yokladım. Patuka hâlâ cebimdeydi, rahatladım. İçinde mavi sıvı bulunan şişeyi cebimden çıkardım ve tıpasını açtım. Bir anlık tereddüt ettim. Bu mavi sıvıyı (Patuka) Robbert için harcamak iyi sonuçlanır mıydı? Bu şifalı mavi sıvıyı zaten zor elde ediyordum. Bir günde Robbert'tan daha fazla yara alıyordum. Ayrıca Liam bu şifanın yaraları iyileştirdiğini biliyordu ve bu kampta zehirler ve şifalar hakkında en bilgili olan kişi bendim. Yani Liam benim Robbert'ı iyileştirdiğimi kolayca fark ederdi. Ve şuanda en son isteyeceğim şey buydu. Eğer Liam bunu anlarsa (isterse) beni o acımasız kralın (kral Edward) yanına gönderebilirdi. Eski günlere tekrar dönmek istemiyordum, o acı geçmişe... Burada kalmaya devam edersem hâlâ bir kaçış şansım olurdu. Ama eğer yakalanırsam... İşte o zaman (kesinlikle) sonum gelirdi. Ve zaten (kesin olarak) yakalanacaktım. Çünkü o adam (Gölge Avcısı) benim izimi kolayca sürüyordu. Tam kaçtım diye düşünürken o maskeli adam önümde beliriyordu. Son uyarısı hâlâ aklımdaydı ''Eğer seni bir daha kaçmaya çalışırken yakalarsam kralın önünde derini yüzerim. Tabi bu benim cezam ve bu ceza kralın cezasına kıyasla merhametli kalır.'' demişti. Tüylerim diken diken oldu. Herhalde Liam beni o adama teslim etmezdi. Ama şuanda Liam beni göremezdi. Aptal. Tam anlamıyla aptallık ediyordum. Evet, belki Liam beni görmezdi ama ya Gölge Avcısı? O adamın her yerde gözü vardı. Peki ya Robbert? Ona hayatımı borçluydum. En azından beni yavaş ve acılı bir ölümden kurtarmıştı ve ben şimdi ona olan borcumu ödemezsem o bu şekilde ölecekti. Zehirler onu yavaş yavaş ve çok acı vererek öldürecekti. Eğer Patuka'yı kullanırsam kanındaki zehir oranı azalacaktı. Son anda karar verip Patuka'yı Robbert'ın yaralarına sürmeye başladım. Robbert biraz titredi. Sanki artık şimdi bulunduğumuz zamana geri dönmüştü. Kafasını bana doğru (yavaş bir şekilde) çevirdi. Elimle yüzünü ittim. Kafasını önüne eğdi. Bana sadece ''Mike...'' dedi. Sesi boğuk çıkmıştı ama ben bu kelimenin altında yatan soru anlamını fark etmiştim. Sert bir sesle:
-Ne var, dedim.
-Sana bir soru sorabilir miyim?
-Zaten bu kurduğun cümle de bir soru. Yani zaten bir soru sordun.
Robbert bir şeyler mırıldandı ama sesi çok alçak olduğu için ne söylediğini duyamadım. Bir süre sonra:
-O gün...Yarışmadan sonra... Beni niye tedavi ettin?
İşte bu soruyu (hiç) beklemiyordum. Duraksadım. Robbert bu süre zarfında tekrar ''Niye?'' diye sormadı. Benden korkuyordu. Kılıcım artık boğazında değil de yerde olsa bile hâlâ korkuyordu. Aklıma yarışta Robbert'ın yüzüne tekme attığım geldi. Omzunun nasıl taşın üstüne geldiği, kralın karşısında nasıl rezil olduğu... Aklıma Robbert baygınken yaşananlar geldi... Robbert'a cevap olarak:
-Seni tedavi etmek zorundaydım, dedim.
-Peki neden, dedi Robbert titrek sesiyle.
-Eğer seni tedavi etmeseydim askerler bana daha kötü davranacaklardı. Ayrıca bana eğer seni tedavi edersem cezalarımın daha az can acıtıcı olacağını söylediler.
-Peki...
Robbert'ın omzuna (biz yarıştayken taşın üstüne gelen yere) dokunmam ile Robbert sustu ve tısladı. Tam da omzunun o kısmında canavarın pençesinin izi vardı. Dört uzun kesik... Robbert'a:
-Yara hâlâ etkisini gösteriyor mu, diye sordum. Robbert sadece başını (aşağı yukarı) salladı. Mavi sıvıyı omzuna sürerken tıslayıp durdu ama hiç hareket etmedi. Dişlerinin arasından:
-Peki niye senin beni tedavi etmeni istediler?
-Babam şifacıydı. Onun yeteneğini ne kadar aldığımı merak etmişlerdi.
-Yalancı, dedi Robbert çok kısık bir sesle.
Herhalde Robbert'ın kolunda bir kesik olsa kimsenin umurunda olmazdı. Canavar yapmış gibi bir izlenim vermek ise çok kolay olurdu. Sabırlı ol, dedim kendi kendime. Robbert bira daha ileri gidip:
-Peki o adam... O gün biz odadan çıkınca sana ne yaptı?
''Bu seni ilgilendirmez.'' demek istedim ama bu cümle... Onun yerine:
-Bu soruları zamanında sormak yerine neden şimdi soruyorsun, dedim.
Robbert'tan ses çıkmadı. Aradan altı yıl geçmiş olmasına rağmen o odada yaşananları kimseye anlatmayacaktım. ''Şuanda hayatın benim ellerimde. Sözlerine dikkat et.'' demek istedim ama bunu da söyleyemezdim. Robbert'ın inlemesi üzerine bir süredir omzuna bezle bastırdığımı fark ettim. Yüzüme şeytani bir gülümseme ve umursamaz bir ifade geldi. Robbert:
-Sana şişenin içindeki sıvıyla beni iyileştirebileceğini söylemişlerdi. Peki neden sana böyle bir soru surdular?
Robbert sabrımı mı zorluyordu? O gün hakkında konuşmak istemiyordum. Ama Robbert bunu anlamıyor veya anlamak istemiyordu ve eğer Robbert biraz daha ileri gidecek olursa kılıcımla kolunu kanatmaktan haz alacaktım. Tabi bu bana yeterli gelmeyecekti ama kendimi tutmalıydım. Aklıma gelen bir fikir ile:
-Önce sen benim soruma cevap ver. Sonra da ben senin soruna cevap vereyim. Ama eğer bana yalan söylersen istediğin yanıtlara ulaşamazsın. Şimdi, o gün içinde Mroxla bulunan şişeyi sallayark benimle dalga geçen adamın adı neydi?
Robbert şaşırmıştı. Duygularını gizlemekte (tam anlamıyla) berbat olduğu için duygularını kolayca yüzünden okuyabiliyordum. Bir süre sorumu kendi içinde tartışıyormuş gibi göründü. Sonra:
-Sebastian, dedi.
-Sebastian ne?
-Sebastian Kırmızıkan.
Robbert artık başını o kadar çok eğmişti ki başı neredeyse yere değecekti. Başını eğdiği için de sırtı yamuk bir pozisyondaydı. Dirseğimin iç kısmıyla onu boğazından kavrayıp geriye doğru çektim. Kolumu boğazından çekmeden sırtındaki diğer yaralarla ilgilendim. Onu dik tutmanın tek yolu bu olmasaydı bunu yapmazdım. Bu sefer:
-O ''Sebastian'' nasıl bir adam, diye sordum.
-Bir Pagmeli, dedi Robbert.
Ahh, Robbert gerçekten sabrımı zorluyordu. Kafasına uyarı maliyetinde bir tokat atıp:
-Öyle değil! Onu ben de biliyorum herhalde! Kırmızıkan soyunun efsanesi saçmalığını da anlatmaya çalışma! Ben adamın kişilik özelliklerini söylemeni istiyorum, diye köpürdüm. Sesimi yükseltmem ile korkan Robbert'ın gözlerinde adamakıllı bir korku vardı şimdi. Deminki korkusu şimdiki korkusuyla kıyaslanacak olsa zayıf kalırdı. Robbert cılız bir sesle:
-Sana ne yaptılar Mike? Seni nasıl bir canavara dönüştürdüler böyle?
Robbert'ın sözleri bir yumruk şiddetinde karnıma indi sanki. Ama yine de cevap olarak şunu dedim:
-Sen benim, ben senin düşmanınım. Sen nasıl bana merhamet etmeye -veya acımaya- gerek duymuyorsan ben de sana karşı merhamet etme gereği duymuyorum. Ayrıca altı yıl boyunca -kimsenin beni umursamadığı, en küçük bir hatamla her yerimden kan gelinceye kadar dövüldüğüm koskoca altı yıl boyunca- nasıl hayatta kaldığımı bilmek ister misin? Beni ayakta tutan sendin Robbert. İçimdeki umut sendin. O altı yıl boyunca seni bulacağımı ve öldüreceğimi düşünerek hayatta kaldım ben. Tek umudum buydu. Sonra da tüm Pagmeyi yok edecektim. Bana yaptıklarının karşılığı olarak. Annemin büyü gücü bana geçmiş olsun ya da olmasın. Hiç fark etmez. Burayı her türlü yok edeceğim. Öğrenmek istediğin buydu değil mi? Ailemden birinin büyücü olduğunu, eğer ailemde büyücü olmasaydı hiç birinin ölmeyeceğini biliyordun. Ama kimin büyücü olduğunu bilmiyordun. Şimdi öğrendin işte! Hadi, başıma bela ol, tüm sırlarımı açığa vur, küçük düşür beni! Vur, döv sömür, yok et beni! Nasıl mı canavara dönüştüm? İşte böyle! Tam sekiz yıldır imdat çığlıkları attım, sırf bana merhamet etsinler diye ayaklarına kapanıp ağladım. Ama tabi, kim küçük bir çocuğu umursar ki? Onlar için bu utanç kaynağı bir olay, değil mi? Tam da Pagmelilere özgü bir şey. Ne yaparsam yapayım onların bana zarar vermesini engelleyemedim. Ailem benim için canlarını feda etti, peki ben ne yaptım? Aptal gibi o katillere yerimi belli ettim! Duymak istediklerin bunlardı değil mi? Berbat bir geçmişimin olmasını diliyordun, değil mi? Eh işte, al öğrendin geçmişimi! Senin hayal bile edemeyeceğin şeyler yaşadım ben! Çocukluğum mahvoldu! Ailem, evim, her şeyim! Artık kaybedecek hiçbir şeyim yok. Bir dostum bile! Dur daha bitmedi bile! Her kaçma denememde beni yerde sürüyerek geri getirdiler. Yürümeyi kabul etsem, yalvarsam bile! Kırbaçlar sekiz yıl boyunca kulağımın dibinde şakladı, oklar derime saplandı, bıçaklar etimi kesti, zehirler kemiklerimi eritti! Tüm bunlar yaşanırken bana merhamet eden tek bir kişi bile yoktu. O gün gözlerimdeki acıyla sana yalvardım ama sen ne yaptın? İşe yaramaz ve değersizmişim gibi davrandın bana. Beni kölen yapmak istedin! Seni ilk gördüğümde beni anlarsın sanmıştım! Ama yanılmışım. Sana her yardım ettiğimde teşekkür şöyle dursun, yüzüme en iyisinden tokatlar attın. Benim taş bir kalbim olduğunu, canımın yanmayacağını mı düşündün? Ben insan değil miyim? Benim de yaşamaya hakkım yok mu, işte yedi yıldır içimde tuttuğum o öfke ve nefreti kusuyordum. Artık dayanamıyordum. Robbert'ın beti benzi atmıştı ama umurumda değildi. Haykırıyordum, tüm dünyaya sesimi duyurmak istermişim gibi. Hışımla çadırdan çıktım. Daha kötü ne ki yani Robbert'a geçmişimi bağırarak anlatmam dışında daha kötü ne olabilirdi ki? Bir daha asala ''Daha kötü ne olabilir ki?'' demeyecektim çünkü daha kötüsü olmuştu: David çadırın önünde beni bekliyordu. ''Vay, vay, vay. Ne cesaret ama! Pekala şimdi cezanı şunları göz önünde bulundurarak karar vereyim: Liam'ın ceza verdiği Robbert'ın yaralarını tedavi ettin, bir askere karşı -özellikle benim komutam altındaki bir askere- bağırdın, ailenden birinin gerçekten büyücü olduğunu doğruladın, Pagmelilere gereksiz bir suçlamada bulundun, gelecek planlarını söyledin ve -en önemlisi- Pagme ordusunu yok edeceğini söyledin.'' sözleri David'in ağzından dökülüverdi. Sadece ''David...'' Şimdi Robbert'ın yerinde ben vardım. Söyleyecek bir şeyim olmadığı için ağzımı geri kapattım. Bu sefer gerçekten suçluydum. Daha bir adım gerilemiştim ki David üstüme atladı. Beni yere mıhlıyordu sanki. Alaycı bir ses tonuyla ''Sana neden mi merhamet etmiyoruz Mike? Sen bizim için beş kuruş kadar bile değerli değilsin. Sen bizim düşmanımızsın. Bizim önümüzde diz çökeceksin. Bize hizmet edeceksin. Ve asla ve asla hata yapmayacaksın. Çadırdaki konuşmandan sonra artık tek bir hatan bile ölümcül olacak.'' dedi. ''Bakalım Gölge Avcısı bu söylediklerini duyunca ne tepki verecek?'' dedi David. ''David, lütfen! Ona söyleme, yalvarırım.'' diye inledim. Ama David bana aldırış etmeden ''Senin de dediğin gibi biz acımasızız Mike. Ve ayrıca bana yalvarmana bile gerek yok çünkü o her şeyi duydu zaten.'' dedi. İşte o zaman David'in arkasındaki karaltıyı fark ettim. Simsiyah figür yani Gölge Avcısı bana bakıyordu. ''Onu bırakabilirsin. İşin bu kısmıyla ben ilgilenirim.'' dedi sert ve ölümcül ses tonuyla. David emre uyarak oradan uzaklaştı. ''Ne kadar da nankörsün. Senin için yaptıklarımı çoktan unutmuşsun. Belki de seni eğitirken Andrew'nun söylediklerini uygulamalıydım. Ayrıca sana Liam'ın önünde eğileceğini ve ona ''efendim'' diye hitap etmen gerektiğini öğrettim sanıyordum. Ama artık ona ismiyle sesleniyormuşsun. Bunu nereden mi biliyorum, bazen bizim kardeş olduğumuzu unutuyorsun. Hiç merak etme, unuttuğun her şeyi sana tekrardan hatırlatacağım. Daha sekiz yılda sızlanmaya başlamışsın. Ne kötü, Andrew'yla yapacağınız eğitimlerle geçireceğin daha on altı yılın var. Andrew öğlenleri seni bana bırakacak. Böylece sana unuttuğun şeyleri hatırlatabileyim. Ve hiç merak etme, artık daha gaddar ve acımasız davranacağım sana. Çünkü sen artık on yaşında küçük bir çocuk değilsin.'' dedi o acımasızlığını belli eden ses tonuyla. O gözlerde karanlık vardı, yavaş yavaş içimi kemiren bir karanlık. Büyük bir acı dalgası kalbimden vücuduma yayıldı. Karanlık... Karanlık her şeyi yutuyordu. Nefes alamıyor, göremiyordum. Bir süre sonra önümdeki geceden bile karanlık renkte olan siluet kayboldu ve ben acılarım arasında boğuldum...
