Korktuğum başıma gelmişti. Liam acımasız bir katildi. Ve düzenini bozan kişiler ile arası...
Ormanın girişindeki iki siluet farklı yerlere yöneldiler. Yeşilli-kırmızılı şekil kamp alanına giderken siyah siluet ateşin yanına gelmeye başladı. Siyah pelerinli kişi yaklaştıkça pelerinin altındaki kişinin Liam olduğunu görmek beni şaşırtmadı. Birden geçmiş anılarıma daldım...
Köyümüze (daha doğrusu kasabamıza) Pagmeliler saldırmaya başlamıştı. Ailem çok tedirgindi. Babam kapının arkasında durmuş anneme yaklaşıp yaklaşmadıklarını haber veriyordu. Annem beni kucaklayıp dolabın içine koydu ve ''Ne olursa olsun bu katiller gidinceye kadar hiç sesini çıkarmadan dolapta kal!'' diye tembihledi. Başımı sallayıp onayladım. Annemin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bir süre sonra bir kapı kırılma sesi geldi. Bu sesi çığlıklar takip etti. Annem dolabın kapağını kapatıp odanın kapısına doğru ilerlemeye başladı. Tam o sırada Pagmeliler odadan içeriye girdiler. Annem geri geri giderken elleri bacaklarının yanında ''dur'' işareti yapar gibiydi. Adamlar siyah pelerin giyiyorlardı ve yüzleri pek görülmüyordu. Adamlardan biri annemi yere yapıştırıp kollarını tutmaya başladı. Adamlardan biri kılıcını çekip elinde döndürmeye ve anneme yaklaşmaya başladı. Annem ''Hayır!'' diye bir çığlık attı. Adam kılıç ile...
Bir çığlık attım. Pagmeliler acımasızlardı belki ama bu kadarını beklemiyordum. Annemi öldürmekten de beter ediyorlardı. adamlardan biri dolaba doğru ilerlemeye başladı. Kılıcı kınındaydı ama bu katiller çıplak elle bile adam öldürebilirlerdi. Korkuyla dolapta geriledim. Tahtaya çarpmam ile bir takırtı sesi geldi. Adam temkinli bir hareketle dolabın kapağını tuttu ve yavaş yavaş kapağı açmaya başladı. Ya şimdi ya hiç! Eğer kaçmazsam bana da aynısını yapacaklardı. Dolabın kapağı açılır açılmaz son hızımla fırladım. Adam şaşkınlıkla yere düştü. Adamın kanlı kolunu gördüm sonra...
Sert bir el bileklerimi kavrayıp ellerimi arkamda tuttu ve anneme yapılacakları (ve yapılanları) görebileceğim şekilde beni döndürdü. Artık gözlerimden oluk oluk yaş akıyordu. Koşmaya çalıştım, yerimde kaldım... Ellerimi kıpırdatmaya çalıştım, beni tutan eller bileklerimi daha sıkı kavradı... Beni tutan ellerden kurtulmaya çalıştım, imkansızdı... Ben biraz daha kıpırdamaya çalışınca sert bir tekme bacaklarıma, sert bir yumruk (ya da onun gibi bir şey) kollarıma indi. Öyle sertti ki kemiklerimin kırıldığını hissettim. Ayaklarımın artık beni tutacak kadar gücü kalmamıştı. Yere yığılırken eller beni tutmayı bıraktı. Yere düştüğüm an beni yere yapıştırdı. Eller beni omuzlarımdan tutup yere itiyordu. Omzum kırılacakmış gibi hissediyordum. Karşımdakinin yüzünü 3-4 saniye de olsa gördüm. Kömür karası saçlar, deniz mavisi gözler, hiçbir duygu olmayan (hiçbir insani duygu olmayan) genç bir yüz. Sonra yüzüm de yere itildi. Tam o sırada annem ''Mike!'' diye bağırdı ve tam kalbinin olduğu yere kılıç indi. ''Mike!'' sözü annemin söylediği son söz olmuştu. Artık her şey gözyaşlarım yüzünden bulanık bir hâl almıştı. Bir süre sonra beni yüzüstü yere yapıştırdılar. Ellerimi sırtımın arkasında sıkıcı bağladılar. Ardından beni ayağa kaldırdılar. Bu gücü nereden buldum bilmiyorum ama ayağa kalkar kalkmaz annemin yanına koştum. Ölmüş olamazdı, yaşıyordu... Annemi kaybetmiştim. Buna inanmak istemiyordum ama gerçekti işte... Ya babam! Ona ne olmuştu? Yoksa bu katiller onu da mı öldürmüştü? Katillerden biri yanıma yaklaşıp omzumu okşadı, bana yüzünde acı bir tebessümle bakıyordu... Hayır, bu adam beni tutan adam değildi, annemi tutan adamdı. Nazikçe ellerimi çözdü. Ne yapıyordu bu adam? Ellerimi tutmaya ve gözlerime bakmaya başladı. Ellerimi dizlerimin üstünde tutuyordu. İpleri ben fark etmeden ellerime bağladı. Hâlâ gözümün içine bakıyordu. Yine hiç hissettirmeden ellerime bağlanan iplerin arasında kalıp sarkan ipe uzunca bir ip bağladı. İpleri iyice sıktı. Ama benim ruhum bile duymadı. İşte tam o sırada adamın yüzündeki acı gülümseme vahşice bir sırıtışa dönüştü. Tam da ''Acaba bu adama da mı işkence ediyorlar? Bu adam da mı sevdiklerini kaybetti acaba?'' diye düşünmeye başlamıştım. Adam ayağa kalkıp ipin ucunu demin beni tutan adam olduğunu düşündüğüm birinin eline verdi. O da ipi alıp eline doladı. Benim aklıma daha yeni ellerime bakma fikri gelmişti ki çok sert bir çekiş karşısında yere düştüm. Adamlar odadan çıkarken odadan çıkarken ipi tutan adam ipi çekmeye başladı. Onlar ilerledikçe ben yerde sürünerek onları takip ediyordum. Yüzüm evin ahşap zemini yüzünden kıymıkla dolmuştu. Evden çıkarken babamın yerdeki kanlı ve cansız bedenini gördüm. Sonunda evden çıktığımızda beni sürümeye devam ediyorlardı. Ben hareket edemiyordum çünkü yediğim yumruk ve tekmenin acısını yeniden hisseder olmuştum. Yüzüm yavaş yavaş kanamaya başladı. Kollarım ve bacaklarım da... Canım acıyordu. Lakin onlar bunu umursamıyordu. Gözyaşlarımdan ve kandan dolayı tozlar yüzüme yapışıyordu. Yolda ara sıra taşlar çıkıyordu. Hiç mola vermeden uzunca bir süre yürüdüler. Bu sırada kumlu, taşlı, çamurlu ve ağaç dallarıyla kaplı yerlerden geçtik. Artık yüzüm fena kanıyordu. Ama canımın yanmasına rağmen hiç ağlamıyordum. Ağlamayacaktım da. Anne ve babamın ölümü beni çok sarsmıştı. Bu olaydan sonra kimse benim canımı daha fazla acıtamaz ve beni üzemezdi. Ne olursa olsun ağlamayacaktım. Bir süre sonra kafile durdu ve kulağıma at kişnemeleri geldi. Kısa bir aradan sonra yolumuza dört nala devam ettik. Çok uzun bir süre sonra kafile yeniden durdu. Ama sonra biri beni sürümeye devam etti. Bir süre sonra biri beni oturttu. Sırtımı bir şeye yasladı. Gözlerimi açamıyordum. Her tarafım yanıyor ve ağrıyordu. Yüzüme soğuk bir şey çarptı. Bu suydu. Döküldüğü gibi aniden durdu. Yüzümde hâlâ toprak ve kan vardı. Gözlerimi zorlukla araladım. Adamın eline baktıktan sonra zorlukla yutkundum. Adamın elinde kırbaç vardı! Beni yakamdan tutup düzlük bir yere getirdi. Etrafta biraz daha adam vardı. Birkaç kişi hariç herkes pelerinini çıkarmıştı (bu adam çıkarmamıştı). Adam kırbacı kaldırıp ''ŞLAP'' sesiyle bana vurdu. Ve tekrar tekrar. Kırbaç sayısı otuzu geçmiş ve ben kendimden geçmişken vurmayı bıraktı. Adamın yüzüne baktığımda kesinlikle evimizdeyken beni tutan adam olmadığını gördüm. Adam pelerinini çıkarttı ve kumral saçları ile ele gözleri ortaya çıktı. Beni (yine) sürükleyerek iki ağacın ortasında yanan ateşin yanına getirdi. Bir iki adam ayağa kalktı ve ellerinde iple yanıma geldiler. Ayaklarımı bağlayıp arada kalan ipe uzun bir ip bağladılar. Ellerime bağlı olan ipi ateşin yanındaki bir ağaca bağladılar. Biri beni kaldırdı ve bir diğeri ayaklarıma bağlı olan ipi diğer diğer ağaca bağladı. Ellerim ve ayaklarım ateşe yakın yerlere bağlandığı için kızarmaya, kabarcık kabarcık olmaya başladı. Kendimi zorlayarak bedenimi yukarı çektim. Ellerim ve ayaklarımı bağlanan iplerin sıkılığı yüzünden hareket ettiremiyordum...
Kısa bir süre sonra katiller oradan ayrıldı. Ama gölgelerde beni izleyen biri veya bir şey vardı. Bu bir canavar mıydı? Bu katiller beni canavara mı yem edeceklerdi? Hayır, bunları düşünmemeliydim. Tüm gücümü bedenimi yukarıda tutmak için harcamaya başladım. Gücüm bir süre sonra tükenmeye başladı. Gölgelerdeki mavi gözler beni izlemeye devam ediyordu.. Dayanmalıydım, dayanmak zorundaydım...
Gözlerimi açtığımda güneş çoktan doğmuştu. Ne olmuştu? Sadece dün gece ateşe karşı direndiğimi hatırlıyordum. Ateş! Hemen aşağıya baktım. Yanmış bir ateşin közleri vardı. Sanki... Sanki suyla söndürülmüşlerdi. Peki canavar? Kafamı kaldırıp etrafa baktım. Mavi gözler... İşte o zaman onu gördüm. Kömür karası saçları, deniz mavisi gözleri ile genç bir adam. Kollarını kavuşturmuş beni izliyordu. Yüzü hissizdi. Ne düşündüğünü anlamak imkansızdı... Kafamı anılarımdan kaldırıp gerçeğe döndüm ve yine o gözlere baktım: o mazi gözlere.




